Avrupa Nereye?

Avrupa Nereye?

Gürcan Banger

George Soros, Yahudi kökenli ABD’li bir girişimci, finans uzmanı ve spekülatördür. Uzmanlığı ve çalışma alanları ise ismi kadar yaygın bilinmez. Para konusunda uzmanlığına ek olarak dünya kapitalizminin çağdaş ideologlarından birisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Genelde onunla ilgili değerlendirmeler, ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi’ olunarak yapılan kaba yargılamalar şeklinde bir görüntü verir. “Açık Toplum” isimli kitabıyla tanınan ünlü düşünür Karl Popper’in öğrencisi olmakla başlayan bir siyasal, ekonomik ve ideolojik düşünce yapısı oluşturduğu anlaşılıyor. En azından kendisi böyle söylüyor.

Soros, “Soros Fund Management LLC” isimli, çeşitli fonlara finansal hizmetler ve yatırım stratejileri sağlayan bir kuruluşun kurucusudur. 1992’den bu yana sivil toplum alanında çalışmalar yapan Açık Toplum Enstitüsü de Soros tarafından kurulmuştur.

George Soros, seveni ve sevmeyeni ile çok tartışılan bir isimdir. Zaman zaman kendi yönetimindeki gücün ve finansın yeteneklerini kullanarak ülkelerin iç işleyişine müdahale ettiği konusundaki spekülasyonlar asla gündemden düşmez. Onun hakkında söylenip yazılanların doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak; Soros, Batının ve kapitalizmin dikkatle izlenmesi gereken bir simgesidir. Onunla ilgili olumlu veya olumsuz düşünce vazetmeden önce onun söylediklerini ve söyleminin arka planını doğru anlayıp anlamadığımızı sorgulamamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Gerçekten Soros bir simgedir ve ülkeleri, toplumları ve çevreleri için kaygı duyanların öncelikle onu iyi anlamayı denemeleri daha uygun olur.

Bu uzun girişi neden yaptığıma gelelim. Geçtiğimiz günlerde George Soros, “The European Council on Foreign Relations” isimli kuruluşun bir toplantısında bir sunuş yaptı. Kısa adı ECFR olan örgüt, Avrupa eksenli dış ilişkiler konusunda araştırmalar ve tartışmalar yapan (think-tank denen türde) bir düşünce kuruluşudur.

Avusturya’nın başkenti Viyana’da ECFR için yaptığı sunumunda Soros, Dünya ve özellikle Avrupa ekonomisi konusunda önemli ipuçları verdi. Öncelikle küresel krize işaret ederek ”Yaşanan dramda ikinci perdeyi açtık” cümlesi gelecek tahmincileri için önemliydi. Avrupa’da yaşanan borç krizi nedeniyle alınan önlemlerin avro bölgesindeki ekonomilerde 2011’de resesyona neden olabileceği yaptığı öngörülerden en önemlisiydi.

Kısa bir değerlendirme vermem gerekirse; Avrupa’da yaşanabilecek ekonomik durgunluğun avro bölgesine olan ihracatımızı olumsuz etkileyeceğini ilk elde söyleyebiliriz. Bu da 2011’de seçim sürecine girecek olan Türkiye için bir tehdit olarak algılanmalıdır. Sanayimizin çok ciddi bir bölümünün Avrupa endüstrilerinin tedarikçisi olarak çalıştığı hatırlanırsa, henüz küresel krizin etkilerini atlatamadığımız bu dönemde yeni sorunlarla karşılaşabiliriz demektir.

Soros, avro bölgesinde yaşanabilecek resesyonda Almanya’nın ayrıcalıklı bir yere sahip olabileceğine işaret ediyor. Onun öngörülerine göre Almanya’nın güçlü ekonomisi bu durgunluk döneminden kârlı çıkabilecektir. Bu da; kısa ve orta vadede Alman ekonomisi ile ilişkilerin düzenlenmesi ve sınaî tedarikçilik açılarından bir diğer önemli ipucu olabilir.

Bildiğiniz gibi; ekonomi, fizik ya da kimya gibi deneyleri olan ve denetlenmiş laboratuar çalışması yapılabilen bir bilim dalı değildir. Her ne kadar bilgisayarın gelişmesi, benzetim (simülasyon) gibi yöneylem araştırması ve endüstri mühendisliği tekniklerinin çok gelişmiş olmasına rağmen ekonominin en önemli veri kaynağı, geçmişte gerçekleşmiş ekonomik olaylardır. Bu bağlamda 1930’larda meydana gelen Büyük kriz ve devamındaki gelişmeler, dünya kapitalizminin en önemli deneyimleri arasında yer alır. Bu nedenle Soros da bugünün küresel krizini ve bunun yansımalarını değerlendirip öngörürken bu deneyimden yararlanıyor.

Bu konuda söylediklerine baktığımızda; “küresel ekonomide yaşanan durumun ‘ürpertici’ bir biçimde 1930’lardaki dönemle benzerlikler gösterdiğine” dikkat çektiğini izliyoruz. Büyük Kriz sonrasında da ekonomideki toparlanmanın zayıf olduğuna ve hükümetlerin bütçe açıklarını azalma baskısı yaşadığına dair işaretlerini görüyoruz. Soros’un “Finansal piyasalar ülke borçlarının kredibilitesine yönelik güven kaybı yaşamaya başladığında, Yunanistan ve avro en çok öne çıkan unsur oldu, ancak bunun etkilerinin dünya genelinde görülmesine yönelik eğilime” işaret eden tespitini de önemli buluyorum. Kendi tespit ve öngörülerimle de birleştirdiğimde 2011’in, ülke ekonomisi için tehditler ve zorluklar içeren bir yıl olabileceği yorumunu yapıyorum.

Önümüzde 2011 yılında genel seçim var. Şimdiden bir seçim iklimi oluşmaya başladı. Hiç kuşkusuz; başta iktidar olmak üzere tüm siyasal parti ve adaylar, seçim kaygısıyla bol keseden (sanki kendi ceplerinden veriyorlarmış gibi) vaatleri savurmaya yakında başlarlar. Ama dışarıdan bakıldığında; Soros’un (şu veya bu mantıkla) öngördüğü bir manzara var. Ayrıca benzeri tespitleri yapan ve öngörüler geliştiren sadece Soros da değil. Acaba yaklaşan seçim sürecinde kimin yanında olacağız? Vaatlerin mi, gerçeklerin mi? Yoksa neyin yanında olduğumuz sonucu hiç değiştirmeyecek mi?

Biz Bu Yarışta Nal Toplarız

Biz Bu Yarışta Nal Toplarız

Gürcan Banger

Hürriyet’in İnternet sitesinde haber şöyle verilmiş: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz ayı geçici dış ticaret verilerini açıkladı. Türkiye’de, Temmuz ayında, 2009′un aynı ayına göre ihracat yüzde 6 artarak 9 milyar 597 milyon dolar, ithalat ise yüzde 24,6 artışla 16 milyar 13 milyon dolar olarak gerçekleşti. Temmuz ayında geçen yılın aynı ayına göre, dış ticaret açığı yaklaşık yüzde 70 oranında bir artış kaydederek, 3 milyar 796 milyon dolardan 6 milyar 417 milyon dolara ulaştı. 2009 Temmuz ayında yüzde 70,5 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2010 Temmuz ayında yüzde 59,9′a geriledi.”

2009 yılı krizin daha yoğun yaşandığı bir yıldı. İthalatın daha düşük olmasını olağan karşılamak gerekli… Buradaki ihracatın ithalatı karşılama oranının düşmesinden kaynaklanıyor. Gelişen bir ekonomide artan ithalatla birlikte ihracatın daha fazla artması ve yurtiçinde katılan değerle ülke ekonomisinin kazancının yükselmesi beklenir. Hâlbuki Türkiye’de birim ihracat içinde ithalatın payı neredeyse yüzde 85’lere dayandı. 100’e sattığımız bir malın yaklaşık 70 – 85’ini zaten dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla bir yandan ithalat artıyor, diğer yandan bizim kattığımız değer azalıyor. Bunun adı da ‘dışa açık ekonomik büyüme’ oluyor. Bunu anlayan varsa beri gelsin.

Dünyada bilim ve teknolojide hızlı gelişmeler var. Eğer bir yarışta hızlı ve gelişmiş otomobile sahip olan siz değilseniz, otomobil teknolojisinin geldiği üst düzey nokta konusunda fazla sevinmenize gerek yoktur. Çünkü yüksek nitelikli otomobile sahip olan yarışta sizi geride bırakır gider. İşte; bilimsel ve teknolojik gelişme de buna benziyor. “Oh, ne güzel! Dünya, bilim ve teknoloji alanında gelişmeler kaydediyor” dediğinizde, kendinize dönüp “Bu arada ben ne yapıyorum?” diye sormanız gerekir. Çünkü bilim ve teknolojide “dünya” diye söyleyebileceğimiz bir olgudan daha çok, bu gücü ve gelişimi elinde tutan gelişmiş ülkeler var. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişme için ülke olarak gerekli vizyona ve yapılanmaya sahip değilsek; “Gelişiyor” dediğimiz şey, bizi gerilerde bırakmaya aday olan şeydir.

Bilimsel ve teknolojik buluşlar, gelişmiş ülkeleri daha ilerilere götürürken, ekonomik gelişimini tamamlayamamış ülkelerin daha da geri kalmasına neden oluyor. Gelişmiş ekonomilerde bilime, teknolojiye, araştırmaya, geliştirmeye ve yenilikçiliğe verilen önem, bu ülkelerin pek çok açıdan gücü ellerinde tutmalarına neden oluyor. Geri kalmış olanlar ise ancak büyük bedeller ödeyerek bu gelişimin ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Gelişmişlerin geri kalmışlardan elde ettikleri artı değer ise yeni atılımlar için taze kaynak oluşturuyor. Bugün az gelişmiş ülkelerde yaşanan zulmün ve zilletin arkasında, geri kalmışlığın bilim ve teknoloji alanında gerekli model ve söylemi oluşturamamış olması var.

Az gelişmiş ülkelerin en temel sorunlarından birisi sermaye birikimi konusundaki zafiyetidir. Sermaye birikimi sağlanamayınca veya sağlansa bile bu birikim gerekli hedefler için uygun kanallara akıtılamadıkça, geri kalmışlık sarmalını aşmak mümkün görülmüyor. Büyük oranda ithalata dayalı ekonomik yapılanmalara dayalı IMF ve Dünya Bankası politikaları ile az gelişmişliği kıracak gerekli kalkınma sürecinin sağlanamayacağı her gün bir kez daha kanıtlanıyor.

Gelişmiş ülkelerin katma değer yarattıkları sektörlere baktığımızda; genelde bunların arkasında bilim, teknoloji, yenilikçilik ve ar-ge gibi unsurların varlığı dikkati çekiyor. Bugüne kadar fasoncu işgücü, hammadde ve düşük teknoloji içeren malların ihracatı ile hiçbir ülkenin az gelişmişlik zincirlerini kıramadığını görüyoruz. Belli dönemlerde kısmî iyileşmeler sağlansa bile; ekonomik ve sosyal kalkınma, sürdürülebilirlik niteliğine sahip olamıyor.

Okumuş ve elit çevrelerde bilim ve teknolojik gelişimi alkışlamaya benzer bir diğer eğilim de küreselleşmenin yüceltilmesi olarak görülüyor. Hâlbuki küreselleşmenin sonuçlarının farklı ekonomik kalkınma düzeyindeki ülkelere farklı biçimlerde yansıdığını biliyoruz. Örneğin küreselleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan küresel bütünleşme biçimleri, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin dünya ekonomisi içindeki güç ve etkinliğini giderek azaltıyor. Bu durum, bir başka boyutta siyasal ve askersel alandaki güç ve etki kayıpları olarak yansıyor.

Küreselleşme süreci, bir anlamda gelişmiş ülkelerin taleplerinin her an daha fazla küresel bir nitelik almasına neden oluyor. Küreselleşme ile sınırlar belirsizleşirken, gelişmiş devletler başka ülkelerin sınırları içinde kalan her türden kaynak için daha fazla talepkâr olmaya başladılar. Örneğin Ortadoğu’nun petrol kaynakları üzerinde gözlediğimiz saldırgan emeller bu olgunun örneklerinin başında geliyor.

Bir noktayı vurgulayarak bitirmek istiyorum. IMF ve Dünya Bankası politikalarının hedefi, az gelişmiş ülkelerin dışarıdan daha fazla küresel kaynak sağlamaları gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Hâlbuki bu politikaların uygulamasına finans sektörü ve dış ticaret açısından baktığımızda; az gelişmişlerden gelişmişlere doğru giden kaynak akışının, gelenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Özetle; bugün gelişmişlerin geri kalmışlardan beslenmesinin sadece farklı bir görünümünü yaşıyoruz. Çözüm ümidi var mı? Ne yazık ki; buna kısa vadede olumlu bir cevap vermek zor.

Özetle; ülke ekonomisinde ne tutsan elinde kalıyor. İşte; artan ithalat, katma değerli olamayan ihracat, yükselen cari açık… Bilimsel çalışma, ar-ge, ür-ge, teknoloji geliştirme bu ülkenin ufkunda yükselir mi, bilen yok. Bilen olmadığı gibi sorunlara sahip çıkıp çözecek gibi bir rüzgâr da esmiyor.

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak

Gürcan Banger

Bölgesel kalkınma ajansları konusu uzunca bir süredir ülkenin ve ekonominin gündem konularından birisi… Ama bölgesel kalkınma ve ajans konusunda farkındalığın çok yüksek olduğunu söylemek de mümkün değil. Bursa, Eskişehir ve Bilecik illeri birlikte TR41 bölgesini oluşturdular. Türkiye’de 26 tane olan bölgesel kalkınma ajanslarından birisi de bu üç ile destek vermek üzere kuruldu. Yakında açılacak destek programlarından kobi’ler, üniversiteler, yerel yönetimler, kamu kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları (STK’lar) gibi yerel ve bölgesel kuruluşlar yararlanabilecek. Dolayısıyla önümüzdeki günlerin önemli konularından birisi bu destek programlarına proje yazarak daha fazla kaynak sağlamak olacak. Bu vesile ile bölgesel kalkınma konusuna kısaca göz etmenın yararlı olacağı kanaatindeyim.

Gelişme özlemi olan bir bölgenin / yörenin kalkınmasını tartışırken dikkate alınması gereken üç ilkeden söz edebiliriz: Sosyal kârlılık ilkesi, kalkınma kutbu ilkesi, halkın katılımı ilkesi… Bir ilçe veya belde (hatta pek çok örnekte il) ölçeği, ciddi bölgesel kalkınma projeleri için uygun ve yeterli değildir. Küçük ölçeklerde kaynakların tam ve etkin kullanımı zorlukla sağlanır. Kalkınma için bulunan çözümün sürdürülebilirliğinin sağlanması zordur; genelde büyüme sorunu çözülemez.

Küçük ölçekte başlıca amacı ekonomik kâr olan işletmeler bölgesel kalkınma için yatırım yapmak istemezler. Çünkü ekonomik işletmeler, sosyal kârlılıkla fazla ilgilenmezler. Sonuçta bu tür bölgelerin kalkınması işi, devletin bir görevi olarak kalır. Diğer yandan devletin kaynakları da sınırlı ve kısıtlıdır. Devletin kaynaklarını kullanmak üzere pek çok il, ilçe ve belde yarış halindedir. Küçük ölçekli yerleşimler için bu yarış içinde ön sıralarda yer almak hiç kolay değildir. Çünkü devleti yönetenlerin de hizmet karşılığında oy beklentileri vardır. Devleti veya özel sektörü bölgesel kalkınma için ikna etmenin birinci koşulu, “Bölgede dayanışma, dışa karşı rekabet” anlayışının geliştirilmesi ve benimsenmesidir. Bu amaçla komşu yerleşimlerin öncelikle bir iletişim ve bilgi ağı kurmaları gereklidir.

Komşu veya benzer sorunu paylaşan yerleşimler, değişik düzey ve içeriklerde bilgi alışverişlerini sağlayacak mekanizmalar yaratmalıdırlar. Ortak çalışmanın birimler arası protokollerle yazılı hale getirilmesinde yarar vardır. Bu tür birlikteliklerle oluşturulacak çözümler ve projelerde ölçek sorunu çözülmüş olduğundan Ankara’dan kaynak bulmak üzere savunulması daha kolay olacaktır. “Ortak çalışma” ifadesi sadece birimlerin bir araya gelişlerini ifade etmemektedir. Kurulan ağın işleyişi için uzman destek alınmalıdır. Bu konuda katkı sağlayacak STK’lar kolaylıkla bulunabilir. Çalışmaların iyi tanımlanmış yöntem ve tekniklere bağlı olarak sürdürülmesi sağlanmalıdır.

Kaynaklar kısıtlıdır. Bu nedenle kalkınma için çok sayıda sektöre yatırım yapılması beklenmez. Kalkınmanın kutbu sayılabilecek bir sektör bulunmalıdır. Bu sektörde oluşacak kalkınmanın sürdürülebilirlik ve yayılma özelliği olması gerekir. Gelişmenin, bir sürükleyici unsurun varlığıyla ortaya çıkması beklenir. Kalkınmanın ilk örneklerini yaşatacak olan bu unsur, diğer konulardaki gelişmeden daha yüksek bir hız ve ivmeye sahip olmalıdır.

Bölgede bir kalkınma kutbu yaratılırken, yatırım çabasının tüm sektörlere birden değil; tohum sayılabilecek bir tanesine (belki bir ikincisine) yapılması gerekir. Söz konusu sektörün diğer bölgelere oranla üstünlükleri olan ve farklılık yaratabilecek bir sektör olması gerekir. Kalkınma kutbu ilkesinin önemli anlamlarından birisi de şudur: Seçilen kalkınma kutbu sayesinde bölgede yaşayan halkın girişimcilik ve yatırımcılık konusunda iç dinamiklerinin ve kendi başına (ya da birlikte) iş yapabilme becerisinin gelişmesi gerekir. (Yarın bu konuya devam edeceğim.)

Ekonomi Dün de Vardı Ama…

Ekonomi Dün de Vardı Ama…

Gürcan Banger

İş dünyası, genelde yüksek tempolu bir yaşam alanıdır. Finansmandan pazar arayışına, müşteri ilişkilerinden üretime kadar günlük yoğun işleyiş bu dünyanın yaşadığı temel yönelimleri gözlerden saklayabilir. Gerçekten son çeyrek yüzyılda yaşanan değişim, iş dünyasını önemli ölçüde değiştirdi. Örneğin üretimde ve rekabette çalışma alanının ölçeği ulusaldan küresel boyutlara doğru değişikliklere uğradı. Günümüzde işin küresel boyutlarını dikkate almadan bir başarıya imza atmak mümkün değil.

Kitlesel üretimin yerini daha esnek bir üretim biçimlenmesini aldığını mağaza vitrinlerine baktığımızda kolayca görüyoruz. Eski ekonominin klasik sezonları kalmadı. Bir yandan sezonlar daha kısa olurken, diğer yandan ürünlerin hedef aldığı müşteri kümeleri daha özgün ve seçilmiş hale geldi. Herkes için ürünler yerine gelir, beğeni ve ilgi alanlarına yönelik ürün grupları oluştu.

İşin niteliğindeki değişim, faaliyetlerin gerçekleştirildiği yapıları da etkiliyor. Örneğin işletme yapıları hiyerarşik (alt-üst) ve bürokratik olmaktan vazgeçerek ağlara ve şebekelere dönüştü. Bir anlamda yeni iş yapıları, eskiye oranla emir-komuta ilişkisinin daha az oranda görüldüğü yatay ilişkiler düzenine doğru değişti. Geleneksel organizasyon şemaları yerine birden fazla disiplinden oluşan takım faaliyetlerini daha sıklıkla gözlüyoruz.

Eski ekonomide üretim için gerekli olan faktörler sermaye, emek, doğa ve girişimcilik olarak sayılırdı. Yeni ekonomi, bu saydıklarıma önce bilgiyi, daha sonra ar-ge ve yenilikçiliği (inovasyonu) ekledi. Günümüzde –büyük ya da küçük ölçekli– ar-ge ve inovasyon yapamayan işletmelerin yaşam şansı hızla azalıyor. Bunlara teknoloji kullanımı ve geliştirmeyi de eklemeliyiz. Sanayi Toplumunun makineleşme yöneliminin yerini Küresel Çağda sayısal teknolojiyi ve buna ilişkin teknolojik araç gereçleri kullanmak aldı.

Yakın zamana kadar karşılaştırmalı olarak üstün olmanın yolu ölçek ekonomisine ve düşük üretim maliyetlerine bağlı idi. Aslına bakarsanız; dünyanın ötesine geçtiği bu durumu mevcut ekonomimiz hâlâ aşabilmiş değil. Dünyada yeni ekonominin şartlarında ise kapsam ekonomisi ile yenilikçilik ve buna bağlı kalite anlayışı öne geçti. Bu yeni şartlarda yeni ekonominin şartlarını kavramış şirketler, bir alandaki ya da pazardaki güç ve yeteneklerini başka alan ya da pazarlarda da kullanarak maliyetlerini düşürüp daha yüksek katma değer elde ediyorlar. Bir anlamda ölçek ekonomisi anlayışı ile ürün çeşitliliği ve işletmenin iç yetenekleri birleşerek yeni katma değer imkânları yaratıyor.

Yukarıda yeni ekonominin özelliklerinden birisinin ağ ve şebeke yapıları olduğunu söylemiştim. Son dönemde bu konuyla ilgili olmak üzere kümelenme sözcüğünü de sıklıkla duyar olduk. Eski ekonomide firmaların tek başlarına çalışma alışkanlığı yaygın idi. Küresel Çağda ise birlikte çalışmanın yarattığı enerji ve sinerjiyi fark ettik. İşbirlikleri ve kümeler halinde çalışmanın bir yandan üretim maliyetlerini düşürürken, diğer yandan yatırım konusunda da kolaylaştırmalar yaptığını (birlikte çalışmasını henüz tam olarak kavrayamamış olsak da) öğrendik sayılır.

Yeni ekonominin istihdam (işsizliğin önlenmesi) konusunda iyileştirmeler getirip getirmediği ise kanımca tartışmalı bir konu… Eski ekonominin varsayımlarından birisi tam istihdam idi. Bu varsayım yeni dönemde düşük istihdamla büyümeye ve işçilik maliyetlerinden daha fazla tasarruf etme anlayışına dönüştü. Bu süreçte üst düzey beyaz yakalılar ile mavi yakalılar arasında ücret farklılaşması da uçurum haline geldi. Nitelikli beyaz yakalılar ise bilgili, deneyimli, çok yönlü beceri sahibi, yaratıcı ve yenilikçi olanlar arasında seçilir hale geldi. Bu çerçeveyi kavrayınca yaşam boyu öğrenim ihtiyacının yeni ekonomi döneminin gereklerinden birisi olması hiç şaşırtıcı değil.

Yaşadığımız dönemde iş yapmanın koşullarından birisi, bizi etkileyen faktörlerin iyi anlaşılmasına bağlı… Bu doğru kavrayış sadece iş dünyasında yer alan kişi ve kuruluşlar için geçerli değil. Bu dönemi ve onun bütünsel yönelimlerini ülke ve kentin yöneticileri ile siyasetçiler de doğru ve zamanında anlamak zorundalar. Anlaşılmadığı zaman ne olduğunu gözlemek için; ülkenin ve yaşanan yerleşimin yönetim biçimi ile orada işlerin yürütülmesine bakmak yeterli…

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak – 2

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak – 2

Gürcan Banger

Bölgesel kalkınmanın anahtar terimlerinden birisi, halkın katılımı ilkesidir. Bölgesel kalkınma planlarının başarılı olması, ancak o bölgede yaşayan insanların doğrudan kararlara ve faaliyetlere katılmasının sağlanması ile elde edilir. Katılım sağlamayan projeler, genelde sürdürülebilme ve yayılma özelliğine sahip olmaz.

Halkın katılımı, bölgenin yönetiminden sorumlu kamu birimleri yanında burada yaşayan insanların katılımını ifade eder. Eğer varsa, bölgeyle ilgili sivil toplum örgütlerinin de kalkınma karar ve faaliyetlerine katılması sağlanmalıdır. (Yeni müttefikler…) Düzenli ve üretken çalışma biçimlerine alışkın olmayan topluluklarda geniş katılım, genelde verimsizliğe ve sonuçsuzluğa neden olur. Bu nedenle katılımlı etkinliklerde faaliyetin nasıl yönetileceği, sürdürüleceği, sonuca nasıl ulaşılacağı ve katılımcıların nasıl katkı koyacağı belirlenmelidir.

Bölgesel kalkınmanın makro (büyük) ve mikro (küçük) ölçekli olmak üzere iki boyutu vardır. Makro ölçekli kalkınma yaklaşımı, merkezî devletin sorumluluğunda olan bir konudur. Mikro ölçekli kalkınma ise doğrudan o bölgede mevcut yönetim birimleri ve halkla ilgilidir. Bölgede yaşayan insanlar olarak; bizim sorumluluk alanımıza giren konu, mikro ölçekli kalkınmadır. Ama makro ölçeği göz ardı ederek, sadece mikro önlem ve projelerle bölgesel kalkınmanın gerçekleşeceğini de hayal etmemek gerekir. Bugüne kadar dünya ölçeğinde yapılmış mikro ölçekli kalkınma yaklaşımlarından edinilebilecek bazı dersler vardır. Mikro çalışmalardan sorumlu olan kişi ve kuruluşlar kendileri de kaynak yaratmaktan halkın yeni katılım modellerini bulmaya kadar kendi deneyimlerini üretmelidirler.

Buraya kadar anlattıklarımı özetleyen bazı ilke ve faaliyetler vereyim. Taktik değil, strateji geliştirin. Stratejilerin nasıl üretilebileceğini öğrenin. Stratejilerin üretilmesine bölgesel kalkınmada yer alacak tüm unsurların katılmasını sağlayın. Halk adına değil, halkla birlikte ve onların anlayacağı bir dil ile yapılmasını sağlayın.

Değişim için planlamayı ve yönetimi geliştirin. Analiz etme, planlama, iletişim kurma, görüşmeler yapma, amaç belirleme, kaynak yaratma, bütçeleme gibi unsurları tam olarak yönetip denetlemeden bölgesel kalkınma projelerinin başarılı olması beklenemez. Mevcut yapıyı güçlendirin. Merkezî yönetimin yerel yapısı veya yerel yönetim, bölgesel kalkınma gerekleri için yetersiz olabilir. Halkın ve sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile alternatif yapıların oluşması sağlanabilir. (Meclisler, konseyler, komiteler…)

Yeni müttefikler / katılımcılar bulun. Kimlerin bölgesel kalkınmanın ortağı olabileceği (paydaş analizi), üzerinde özel olarak düşünülmesi gereken bir konudur. Herkesin rolünü doğru tanımlayın. Bölgesel kalkınmada yer alacak tüm kişi ve kuruluşların rolleri doğru tanımlanmalı ve bu role ikna edilmelidirler. Yeni ortaklıklar geliştirin. Yeni ortaklar; hibe / kredi fonları kaynaklı projelerinize destek olabilecek kuruluşlar olduğu gibi özel sektör firmaları da olabilir. Sosyal sorumluluk denen yeni bir anlayış, özel sektör kuruluşlarını daha fazla etkilemeye başlamıştır. İkna edebileceğiniz büyük şirketler bulabilirsiniz.

Bölgesel kalkınmayı kendi koşullarınızda yeniden tanımlamayı düşünün. Kendi bölgenizle / yörenizle ilgili yaratıcı yaklaşım ve çözümler bulmanız muhtemeldir. Bunu başarabilmek için konuya farklı bakış açıları ve farklı sorularla yaklaşmak gerekir. Farklılık yaratmanın, bu çağın anahtar kavramı olduğunu hatırlayın.

Sürtünmesiz Ekonomi

Sürtünmesiz Ekonomi

Gürcan Banger

Sürtünmesiz ekonomi; bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi gibi kavramlara yabancı olmayanlar için tanıdık bir kavram… 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte bilişim ve iletişim teknolojilerinin ekonomiye yeni bir yörünge çizmesiyle birlikte ortaya çıktı. Sermaye, işgücü, girişimcilik ve doğa gibi klasik üretim faktörleri arasına bilginin eklenmesiyle sürtünmesiz ekonomi kavramının geliştirilmesi için uygun zemin oluşmaya başladı. Müşteri sadakatinin zayıflaması, pazarlama ve satış fonksiyonlarının üretim fonksiyonunun önüne geçmesi, inovasyon (yenilikçilik) ve ar-ge ile teknoloji geliştirme yaklaşımlarının daha fazla ilgi görmeye başlaması bu zeminin oluşmasında etkili oldu.

Sanayi Toplumunu da içine alan dönemin sonuna kadar ekonomik sistemin ana ekseni, mal ve hizmetlerin yeniden ve giderek daha fazla (tabii ki daha ucuza) üretilmesi idi. Sanayi Toplumunun son dönemi ile birlikte ekonomik sistemde önemli bir değişim oldu. Bu yeni süreçte sistem, mal ve hizmetleri yeninden üretmek yanında ‘yeni ihtiyaçların üretilmesi’ gibi yepyeni bir fonksiyon edindi. Örneğin daha mutlu olmak için ünlü markalara sahip gazlı içeceklerin tüketilmesi bir ihtiyaç haline dönüştü. Mesela şimdilerde bir cep telefonunu bir yıldan fazla kullanmak bir ‘insanlık ayıbı’ haline dönüştü. Öyle ki; kullandığımız eşyaların markası ve modeli, eşyanın kendisinden ve kullanımından daha önemli hale geldi. Bu süreçte firmaların (pazarlamacıların ve satışçıların) daha yüksek katma değer elde edebilmek için tüketim eğilimlerini ‘pompalamaya’ çalıştıklarını gördük.

İş dünyasının temel ekseninin üretimden pazarlama ve satışa kayması ile teknolojik ilerlemeler sayesinde maliyet düşüşü ve kalite artışı ‘müşteri sadakati’ olarak isimlendirdiğimiz kültüre ciddi bir darbe vurdu. Açıklıkla biliyoruz ki; yaşadığımız yüksek rekabet dünyasında artık ‘müşteri sadık değil’. Bir başka deyişle; firmalar için bir yandan müşterisini elde tutmak, diğer yandan ağır şartlar altında rekabet dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak çok ciddi bir sorun haline dönüştü. İşte; ‘sürtünmesiz ekonomi’ ya da ‘kapitalizmin sürtünmesiz maliyetleri’ gibi kavramlar böyle bir noktada oluştu.

Konuyu bir örnekle kolaylaştırmaya çalışayım. Dondurmayı çok sevdiğinizi düşünelim. İlk önce büyük bir iştahla yemeye başlarsınız. Zaman içinde belli bir doyuma ulaşıp daha fazla yemekten istemez ve bir zaman sonra yeniden ihtiyaç oluşuncaya kadar bırakırsınız. Bu, eski (geleneksel) ekonominin bakış açısıdır. Bir başka deyişle; müşterinin sürekli açlık halinin olmayacağını, zaman zaman tüketime karşı doygunluk hissedeceğini varsayar.

Sürtünmesiz ekonominin yaklaşımı ise müşterinin açlığının (tatminsizliğinin ya da ihtiyaç halinin) sürekliliği üzerine kurulmuştur. Bu varsayımın bir başka ifadesi, müşteri sadakati yaratmanın daima yeni (bağımlılık yaratıcı) yolları bulunabileceği şeklindedir. Örneğin ofisinizde iki tane lazer yazıcı varsa, bunların aynı marka ve model olmasına özen gösterirsiniz. Çünkü böyle davranmak, aynı tür toner kartuşunu kullanarak daha tasarruflu ve daha düşük maliyetli olmanızı sağlayacaktır. Diğer yandan söz konusu marka ve model lazer yazıcıyı kullanıyor olmak, ofisteki çalışanlarda bir alışkanlık yaratacağından bundan sonraki yazıcı alımları da aynı markanın (belki de aynı modelin) tercihi şeklinde olacaktır. Bu yaklaşım, firmada bilgi birikimi ve deneyimin sürekliliğini sağlarken, yazıcıyı üreten (veya satan) firma için de yeni türden bir müşteri sadakati oluşturmaktadır.

Sürtünmesiz ekonominin çok sık verilen örneklerinden birisi, bilgisayar yazılımlarıdır. Örneğin ofis yazılımları konusunda Microsoft alışkanlığı olan bir kişinin, bu şirketin yazılımlarını kullanmaya devam edeceği (sürekli yenilenen versiyonları tercih ediyor olacağı) kolayca gözlenen bir durumdur. Bir yazılımdan bir başkasına geçilmesi, o yazılımı kullanan kişilere yeniden eğitim verilmesi anlamına gelir. Bu da ek maliyet yükü demektir.

Son verdiğim örnekte bir noktaya dikkat etmek gerekir. Ofis çalışanlarının bir yazılım konusunda bilgi sahibi olmaları ve bir başkasını öğrenmek için ek maliyet (sürtünme maliyeti) gerekmesi, Küresel Çağda bilginin önemini farklı biçimde ortaya koymaktadır. Bu tür marka bağımlılığından insanların nasıl kurtulabilecekleri ve gerçek anlamda özgür tüketiciler haline gelecekleri ilginç bir soru olarak karşımızda duruyor. Hiç kuşkusuz; sürtünmesiz ekonomi mantığını genişleterek siyasal bağımlılık yaratan örnekler de bulabiliriz.

Yeni Ekonomide Yeni İş Modelleri

Yeni Ekonomide Yeni İş Modelleri

Gürcan Banger

Bilişimin hız kazanması 1970’li yılların başlarında oldu. O zamandan bu yana gündeme gelen bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, iş kültüründe çok önemli değişimlere neden oldu. Söz konusu değişiklikler, konuyla ilgili diğer kavramlarla etkileşimli olarak gelişti. Bu süreçte yönetim hiyerarşisi daha yalın ve sade bir hale geldi. “Yalın yönetim” işletmelerin gündelik yaşamlarının bir parçası haline dönüşmeye başladı. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemi arttı. Hiyerarşisiz ve dağıtık yönetim sistemi anlayışı genel kabul gördü. Yeni çağın işletmelerinin odak noktası, ‘müşteri’ olarak benimsendi; bu politika, sıklıkla “Önce insan” olarak ifade edildi. Müşterinin ve dolayısıyla kalitenin önemsenmesi, toplam kalite adı verilen yeni bir yönetim anlayışına yol açtı. Böyle çalışanlar açısından sürekli eğitim (yaşa boyu eğitim) ihtiyacı ortaya çıktı. Yaşam boyu sürecek değişmeyen iş (meslek) yerine sürekli yenilenen geçerli iş kavramı ön plana geçti.

Bu arada küreselleşme ve tek merkezliliğin (ana fikir olarak) ortadan kalkması, işletmeleri herhangi bir yönden gelebilecek rekabete açık hale getirdi. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler önem kazanırken bilişim ve iletişimdeki gelişmelere bağlı olarak hiper marketler aracılığı ile üretici ve tüketicinin yüz yüze geldiği yeni bir pazar anlayışı oluştu. Yönetimdeki değişime iş yapma usullerindeki değişim eşlik etti. Pazarlama ve satış bu değişimden fazlasıyla payını aldı.

Dünya’da bu gelişmeler olurken Eskişehir, (özellikle 1970-1990 diliminde) bu döneme hazırlıksız ve aymaz biçimde yakalandı. Yöredeki devlet işletmeleri, yüzyılın ortasındaki üstün niteliklerini çoktan kaybetmişlerdi ve zamanın değişen ruhunun pek de farkında değillerdi. Geleneksel sektörlerde yığılmış olan sermaye, yeni işletme modellerine gerek duyacak yeni sektörlere hareket etmekte hevesli değildi. Ticaret ve sanayi konularında yol gösterme ve özendirme işlevlerini yerine getirebilecek toplumsal örgütlenmeler de atıl kalınca Eskişehir işletme modeli, 2000’leri tanımlayan gelişmenin biraz uzağında kaldı. Bu nedenle ya değişim ihtiyacı oluşmadı ya da değişik nedenlerle engellendi.

Eskişehir’in demografik olarak incelenmesi, kentimizin Antalya, Kocaeli, İstanbul, Diyarbakır, İzmir veya Gaziantep gibi Türkiye’nin önemli çekim merkezleri kadar göç almadığını ifade ederken bir gerçeği gözlerden saklamaktadır. Eskişehir önemli ölçüde göç alan ve aynı oranda göç veren bir ildir. Bir başka deyişle; Eskişehir’de göç çok yönlüdür. Kent dışından gelenler yanında köy ve ilçelerden kent merkezine yoğun bir akış vardır. Kentte iki üniversitenin bulunması göç trafiğini daha karmaşık hale getirmektedir. Kentin nüfus yapısının sürekli değişikliğe uğraması, kentlilik kültürünü olumsuz yönde etkiler. Çağdaş işletmelerin önemli yapı taşları olan girişimcilik, diğer birey ve kuruluşlarla birlikte iş yapma becerisi ve takım ruhu, problem çözme performansındaki yükselme eğilimi kent kültürüne özgü kavramlardır. Kent kültürü, doğrudan örgüt kültürüne etki yapar. Kent kültürünün gelişmesi, işletme ve iş dünyası kültürünü de olumlu yönde etkileyecektir.

Çağdaş işletme anlayışı, e-işi de içine alan bilişim ve iletişim altyapısı ile inovasyon ve ar-ge alanlarına yatırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla işletme içi bazı parasal kaynakların bu alanlara yatırılmak üzere ayrılması gerekmektedir. Ayrıca gerek donanım gerekse yazılım olarak bilişim altyapısının sıklıkla yenilenmesi zorunluluğu da ortadadır. Diğer yandan Eskişehir iş dünyasının temel sorunlarının başında yatırılabilir kaynak kıtlığı gelmektedir. Söz konusu kaynaklar ise ancak kent dışı potansiyellerden aktarılabilir. Kısaca söylenirse; Eskişehir işletmelerinin çağdaşlaşması, Eskişehir’in kendi sınırları dışından kazanacağı maddi kaynak ile çok yakından ilgilidir. Bu nedenle Eskişehir, kendine uygun yeni iş fikirleri ve iş yapma biçimleri üretmek zorundadır.

Yeni işletme anlayışının temel öğesi, “Önce insan ve sınırsız kalite” belgisi üzerine kurulmuştur. Ülkemizde ve kentimizde işletme kültürünün temel sorunlarından birisi, bu noktada açığa çıkmaktadır. İnsanımızı başarıyı engelleyen bireysellik ve baş olma sevdası, kadercilik, yetinmecilik, plansızlık, saldırganlık, içe kapanıklılık, tedbirsizlik ve ihmalkarlık, hilekar kurnazlık, kıskançlık, gösterişçilik, inisiyatif eksikliği gibi değer ve özelliklerden kurtarmak bir toplumsal görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi, üstün nitelikli işletme kültürünün oluşmasına katkı koyacaktır.

Diğer yandan kentimiz üniversiteleri ile iş dünyası arasında stajyer değişiminin ötesinde iletişime, işbirliğine ve ortak çalışmaya ihtiyaç var. Bilimsel bilginin uygulama ile buluşması, özlenen işletmelerin oluşmasına etki yapacaktır. Eğer fazlasıyla ihtiyacımız olan istihdam yaratıcı kalkınmayı istiyorsak, kentin ekonomisini oluşturan unsurların bilim ve teknoloji odakları olmasını beklediğimiz üniversitelerle buluşması kaçınılmaz…

Enerji ve Kalkınma – 2

Enerji ve Kalkınma – 2

Gürcan Banger

Dünyada değişen küresel, bölgesel ve yerel yönelimler var. Genel anlamda ucuz ve kolay petrol dönemi sona erdi. Petrol arz piyasalarını üretim kadar arz kesintileri, siyasi riskler ve terör tehditleri belirliyor. Yeni üretim imkânları için yatırım maliyetleri karşılanması zor düzeylerde. Üretici şirketler de uzun vadeli yatırımlar konusunda isteksiz; ya işi ‘ucuza kapatmak’ istiyorlar ya da risk almak istemiyorlar. İran, Irak, Venezuela, Nijerya, Rusya ve Suudi Arabistan gibi ülkelere petrol yönünden bağımlılık artacak. Kaynakların üçte ikisi Körfez ülkelerinde… Bu bölge için savaş sürmeye devam edecek. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkeleri ve ABD, tüketim yapısını belirlemeye devam edecekler.

Güvenlik ve sigorta başta olmak üzere üretim maliyetlerinde artış gösteren kalemler var. Geleneksel enerji türlerinden ve fosil yakıtlardan vazgeçmenin zamanı geldi. Yeni ve alternatif enerji kaynakları konusunda daha fazla yatırıma ve çalışmaya ihtiyaç var. Dünyada hızlı gelişme gösteren ekonomilerin temel özellikleri: Ucuz işgücü, çevre konusunda duyarsızlık, ucuz enerji. Bugünkü enerji politikası ve fiyatları ile Türk şirketlerinin dış dünya ile rekabeti çok zordur.

Sürdürülebilir kalkınma sağlayabilmek için zamanında, kesintisiz ve düşük maliyetle enerji sağlanması, bir ülke ekonomisi açısından yakıcı önemdedir. Bugün ulusal enerji politikalarını ve kalkınma yaklaşımlarını, dünyada gelişen enerji yönelimlerinden bağımsız olarak konuşmak mümkün değildir.

Enerjide kritik unsurlar var. Bugün enerji konusunda önemli dış dinamikler olarak şunları saymak gerekir: Kaynak savaşlarının küresel stratejilere konu olması, üretici ülkelerdeki istikrarsızlık, terör ve bölgesel çatışmalar, aşırı artan enerji talebi, projeler için finansman sıkıntısı, ticaret yolları üzerindeki yoğunlaşmadan kaynaklanan arz kesintileri, çevre korumacı baskılar, petrol fiyatlarındaki artış; istikrarsız dalgalanmaların ekonomik planlamaya olumsuz etkileri…

Ne yapmalı? Enerji sektörü, küresel etkilerin ulusal ve bölgesel düzeylere en kolay ve en hızlı yayıldığı bir alandır. Kalkınma bağlantılı enerji planlarının bu noktayı özellikle dikkate alması gerekir. Bu nedenle ulusal ve bölgesel enerji planlarının şu ana noktalar üzerine kurulması gerekir:

Ana enerji politikaları politikalarımız neler olmalı? Öncelikle; enerji kullanımında verimliliğin ve (enerjide ve genel anlamda) tasarrufun öğrenilmesi gereklidir. Bu amaçla başta sanayi olmak üzere tüm sektörlerde sıkı önlemler alınmalı; kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üreten yaklaşımlar geliştirilmelidir. Enerji alanında en önemli sorunlardan birisi kaçaklar ve kayıplardır. Bu konu, bir yanıyla denetimle ilgilidir. Diğer yandan kaçak ve kayıpların azaltılması için yeni iş modelleri üretilmek zorundadır. Ana planlara bağlı olarak bölgesel ve yerel düzeylerde enerji planları yapılmalıdır. Yerel düzeyde enerji envanteri çıkarılmalı; yerel verimlilik ve tüketim tasarruf modelleri üretilmelidir. Yerel düzeylerde ulaşım modelini değiştirebiliriz.

Küresel ısınma, bugün karşı karşıya olduğumuz bir küresel tehdittir. Ama biliriz ki; tehditler, kimi zaman fırsatlara dönüştürülebilir. Küresel ısınmanın enerji tüketimimizi ve planlamamızı nasıl etkileyeceğini hayal etmeye başlamamız gerekir. Stratejik petrol ve doğalgaz depolama kapasitesinin artırılmak, bağımlılığı ve riski azaltmak üzere ithalat konusu olan enerji türlerinde çeşitlemeye gitmek, yerli kaynakların kullanımı ve geliştirilmesine öncelik vermek, farklı teknoloji ve yaklaşımlar kullanarak yerli üretimi artırmak, “enerji ana yolu” olma özelliğinden maksimum düzeyde yararlanmanın politikalarını geliştirmek, talep yönetimi anlayışını ulusal, bölgesel ve yerel düzeylerde geliştirmek, alternatif enerji türlerine yönelerek ikameci yakıt esnekliği sağlamak, enerji sektörünün kamusal özelliğini dikkate alarak buna uygun yapılanmasını sağlamak, bölgesel işbirliği projelerine katılmak, yerel düzeyde (havza / bölge temelli) ortak projeler yapılmasını sağlamak, enerji kullanımın çevresel etkilerini dikkate alarak çevre korumaya önem vermek ana enerji politikalarımız olmalıdır.

Özelleştirmeyi ve serbestleştirmeyi bir yana bırakırsak; hâlâ 30 yıl önceki sorunları konuşuyor ve benzer politikaları öneriyorduk. Sanki 30 yıl sonra daha ‘iyi’ bir noktada değiliz. Dilerim; yıllar sonra aynı ‘hikâyeleri’ anlatmak zorunda kalmayız.

Çift X Ekonomisi

Çift X Ekonomisi

Gürcan Banger

Önce “çift X” ifadesinin nereden kaynaklandığı ile başlayalım. Kadının yumurtası erkeğin spermi tarafından döllendiği anda doğacak bebeğin cinsiyeti de bellidir. Cinsiyeti belirleyen erkekten gelen spermin taşıdığı X veya Y kromozomudur. Çünkü anne, XX kromozom yapısına, baba ise XY kromozom yapısına sahiptir. Anneden her zaman X kromozomu gelir. Babadan gelen sperm X kromozomlu ise doğacak bebek XX yani kız olacaktır. Eğer erkeğin spermi Y kromozomu taşıyor ise doğacak bebek XY yani erkek olacaktır. Dolayısıyla “Çift X Ekonomisi” ifadesi ile ekonominin kadınları ilgilendiren veya etkileyen bölümünden söz edilmektedir. “Çift X Ekonomisi” ifadesini “Kadın Ekonomisi” olarak da okuyabiliriz.

Çift X Ekonomisi, Oxford Üniversitesi’nden Prof. Linda Scott’un yaptığı bir isimlendirmedir. Prof. Scott, tüketici ürünlerinin küresel pazarlarda yönetimine kültürün etkileri konusunda uzmanlığa sahip ve bu konuda dersler veren bir bilim insanıdır. Çalışmaları arasında ekonomide kadınların konumu ve kadın girişimciliğinin geliştirilmesi önemli yer tutmaktadır.

Ülkemizde kadın girişimciliği konusu son yıllarda daha sık dile getirilmekle birlikte alınan önlemler kozmetik faaliyetlerin ötesine geçemiyor. Adeta yapılan işin kendisinden daha fazla konunun gevezeliği yapılıyor gibi… Bu çerçevede ekonomik literatürümüzde yeterince tanınmayan Prof. Scott’un ve onun isimlendirmesiyle Çift X Ekonomisi’nin kısaca da olsa ele alınmasında yarar var. Kadın çalışmalarında yeni örneklere yol verebilir.

Çift X Ekonomisi, çerçeve olarak kadınların küresel ekonomisini tanımlamak amacıyla geliştirilmiş bir kavramdır. Hiç kuşkusuz; tüm çağlarda olduğu gibi kadın, günümüzde de ekonomik faaliyetlerin içinde yer alıyor. Fakat kadının ekonomik etkinlikleri ve bunun sonuçları yeterli ölçüde dikkat çekmiyor, ölçülmüyor ve kayıt altına alınmıyor. Çünkü geleneksel iktisat öğretilerinin kabul ve kısıtları kadını dışarıda bırakmaya devam ediyor.

Kadının bir olgu olarak iktisat öğretilerinin ve kültürel yapıların dışında kalmasının önemli bir nedeni var. Kadın emeği genelde ücretsiz olarak algılandığından izleyen, ölçen ve düzenleyen çalışmaların dışında kalmış. Ücretli emek verimlilik açısından dikkate alınırken, ücretsiz kadın emeğine gerekli ilgi ve özen gösterilmemiş. Kadınların kayıtdışı veya ücretsiz çalışmaları, sadece parasal karşılığı olan hareketleri dikkate alan değerleme sistemlerinin içinde yer alamamış.

Günümüzde kadının ekonomik olarak konumu geçmiş dönemlerden biraz daha farklı. Az ve orta derecede gelişmiş ülkeler de dâhil olmak üzere ücret ödenen kadın emeği oranı giderek yükseliyor. Kadınlar kazandıkları gelir ile kendi adlarına yatırım yapmaya başladılar. Değişik türdeki fonlardan geçmişe oranla daha fazla destek ve katkı alıyorlar. Ailelerininki yanında kendi bireysel ihtiyaç ve seçimleri için kendi harcamalarını yapmakta biraz daha ileri konumlar kazandılar.

Diğer yandan küresel ve ulusal ölçeklerde kadın dayanışması konusunda önemli gelişmeler oluşmaya başladı. Görece daha fazla gelişmiş toplumların (veya bölgelerin) kadınları, daha düşük yaşam koşullarına sahip kadınlara destek vermek için değişik örgütlenme ve işbirliği faaliyetleri geliştiriyorlar. Bu süreçte kadınların kurup faaliyette bulundukları sivil toplum kuruluşlarının önemli yeri var. Tüm bu çalışmaların uzun vadede (şeklini şimdiden yeterince öngöremediğimiz) bir kadın ekonomisinin oluşumuna katkı vereceği anlaşılıyor.

Son olarak; 2009’da ABD’de Pennsylvania Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmadan söz edeyim. Araştırma sonuçlarına göre kadınların mutluluk göstergeleri (erkeklerinkine oranla) son 35 yılda düşüş göstermiş. Geçmiş dönemlere oranla erkekler de daha az mutlu olduklarını ifade etmekle birlikte kadınlardaki düşüş çok daha yüksek oranda imiş. Bu araştırmayı yukarıda sözünü ettiğim kadın çalışmaları ile birleştirirsek; ekonomi de dâhil olmak üzere kadın çalışmalarına daha fazla ağırlık vermek gereği bir kez daha ortaya çıkıyor.

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 1

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 1

Gürcan Banger

Yakın dönemde Eskişehir, günübirlik ziyaretçi akımına uğradı. Köprübaşı’nda, Odunpazarı’nda, Haller Gençlik Merkezi’nde veya kentin büyük parklarında şehrin günlük konuları ile karşılaşmak mümkün. Bu değişim, gazete manşetlerinde okumaya başladığımız bazı yeni soruları da beraberinde getirdi. Turizm adına bu sorunların en önemlisi, günübirlik ziyaretçilerin Eskişehir turizmi için yeterliliği ve kent turizminin sürdürülebilirliğine ilişkindir.

Diğer yandan Eskişehir’i gözlemek, kent turizmini günübirlik olmanın ötesine taşıyabilecek cevabı veriyor. Kent merkezinde iki tane üniversite var. Bu yaklaşık olarak 50 bin öğrencinin 10 ay gibi bir süreyle şehirde yaşaması anlamına geliyor. Bir başka deyişle; Eskişehir’in 10 ay konaklamalı 50 bin ziyaretçisi (turisti) var. Bu durumu var eden ise bu kadar kişinin bu kadar uzun süreyle kalması için üniversite (eğitim) gibi ‘iyi’ bir neden olmasıdır. Demek ki; ziyaretçiyi kentte günübirlik olmanın ötesinde tutabilmek (bir günden daha fazla konaklatabilmek) için önce ‘iyi’ nedenleriniz olmalıdır. Tabii ki; bu nedenlere bağlı olarak gerekli ve yeterli altyapınız da bulunmalıdır.

Turist çekiciliği, bugünün kentleri için (dolayısıyla Eskişehir için) istenen bir özelliktir. Bir kentin bu niteliği edinebilmesi için bazı koşulları yerine getirmesi gerekir. Bu koşullar üç başlık altında toplanabilir: Kentin imajı, kentin özgünlüğü, kent turizminin sürdürülebilirliği.

Bir kentin dışarıdan nasıl göründüğüne o ‘kentin imajı’ adı verilir. Bir kentin imajı, o kentte yaşayan yurttaşların kendilerini nasıl niteledikleri değil, o kente ziyaretçi olarak bulunan kişilerin ne gördükleri ve nasıl bir izlenim aldıklarıdır. Öncelikle bir kentin çekici bir imajı olmalı; turistler bu kentte ‘iyi’ zaman geçireceklerine inanmaları gerekir. Eskişehir, henüz olgunlaşmakta olan imajının olumlu yönde sürdürülebilir gelişmesi için çaba harcamalıdır. Sürdürülebilirlikle güçlendirilerek yeterince olgunlaşmamış (bir başka deyişle kadük ve akim kalmış) bir imaj, ‘kötü’ ve olumsuz bir ‘marka değeri’ kadar zarar vericidir.

Eğer Eskişehir’in beklediği günübirlikte daha uzun süreli ziyaretçi ise bu durumda turist çekiciliği yüksek bir kent gibi ziyaretçilere ‘kolaylık’ sunmalıdır. Bir kentin sunacağı kolaylıklar arasında kolay erişim, kolay ulaşım, kaliteli ve özgün ürün, hizmet çeşitliliği gibi olumlu turizm öğeleri sayılabilir. Bu saydığım unsurlardan ‘kentin özgünlüğü’ çok önemlidir. Başka kentleri kopya ve taklit ederek var olmaya çalışan kentler sonuçta çok olumsuz imajlar edinmektedirler. Eskişehir, kendi içsel kaynaklarını değerlendirerek özgün olabilmeyi başarmalıdır. Özetle; Eskişehir kendi farklılığını yaratmalı, korumalı ve pazarlamalıdır. Özgün olmayan ve sunabileceği çeşitlilik bulunmayan bir kent kısa erimde unutulmaya mahkûmdur.

Bir kentin turizm pazarında yer almasının özgünlüğe dayalı bir diğer koşulu, ihtiyaçların bir arz-talep dengesi içinde karşılanabilmesidir. Kent, ziyaretçilerin bir başka kentte karşılayamadıkları ihtiyaçlarının giderilmesinde başarılı olmalı, müşteri memnuniyeti yaratmalıdır.

Kentte pazarlanan tüm ürünlerin o kentte üretilmesi zorunlu değildir. Ama o kentin söz konusu ürüne değer katabilmesi önemlidir. Turistler için o ürünün veya hizmetin o kentte alınmasının farklılığı olmalıdır. Eğer Eskişehir’den söz ediyorsak, Eskişehir pazarladığı tüm ürün ve hizmetlere kente özgü değerler katarak kendi farklılığını yaratmalıdır.

Yukarıda da değindiğim gibi; kent turizminin vazgeçilmez koşullarından bir diğeri ‘sürdürülebilirlik’ ilkesidir. Kentte turizm alanında ilerleme süreci sürdürülebilir olmalıdır. Bu ilke, var olan doğal ve kültürel değerlerin (yani sit alanlarının, doğal alanların, anıtların, tarihi endüstriyel yapıların ve doğal varlıkların) turistik olarak pazarlanmaları yanında gelecek kuşaklar için korunmaları ve geliştirilmelerini zorunlu kılar. Sürdürülebilir olmayan turizm anlayışı, kendi geleceğini yok eden ve unutulmaya aday bir tercih olacaktır. Eskişehir, kent turizmi alanına yeni adım atmış bir kent olarak böyle bir riskle karşı karşıyadır.

Dolayısıyla kentin iç turizm kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmaları yanında uzun dönemde var olmalarının da dikkate alınması gerekir. Örneğin Eskişehir’de Frig Vadilerinin uzun dönemli korunması, yerel geleneksel mimarinin ve mekânsal formların yitirilmemesi, yöresel mutfağın sürdürülmesi, folklorik giysilerin yeni moda ürünlerinde değerlendirilmesi, geleneksel mobilya öğelerinin yeni (örneğin ahşap veya eşdeğeri doğal malzemeden yapılmış) ev eşyalarına yansıtılması ve benzerleri bu bağlamda önemsenmelidir.

Ne yapmalı? Bugün dünyada kent turizmi alanlarında gelir elde etmek amacıyla kentler büyük bir yarış içindeler. Bu bağlamda bir kentin bir turistik ürün olarak kendi kendine başıboş büyümesi önlenmeli; turizm planlaması, kent planlamasının ana bileşenlerinden biri olmalıdır. Bu da kent turizminin örgütlenmesi ve planlanması anlamına gelir. Bir stratejik niyetler ve yönelimler demeti olarak yapılabilecek planlama ise kentin ilgili tüm paydaşlarını içine almak zorundadır.

Kent turizmini de içine alacak biçimde bir kentin geleceğinin planlanması ve gelir elde etmek üzere uluslararası pazarda kentin turistik pazarlaması asla kolay bir iş değildir. Diğer yandan Eskişehir, alternatif turizm potansiyeli ile büyük getiriler elde edebilecek nitelikte bir ildir. Bu potansiyel değerlendirilmeyi beklemektedir. (“Ne yapılmalı?” sorusunu cevaplama çabasına yarınki yazımda devam edeceğim.)

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 2

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 2

Gürcan Banger

Eskişehir, bir adım attığı kent turizmini kalıcı ve sürdürülebilir hale getirmek zorunda. Bunun yolu da günübirlik ziyaretleri, daha uzun süreli konaklamalı turizm haline dönüştürmekten geçiyor. Böyle bir görevin başarılması için hem (konaklama, ulaşım gibi) altyapı yönünden hem de yeni ve çeşitlendirilmiş hizmetler açısından yapılması gerekenler var.

Öyle anlaşılıyor ki; kent merkezindeki termal su kaynağını bir hidroterapi tesisi ile değerlendirmek mümkün olmayacak. Termal suyun bulunduğu bölgede kentsel rantın yüksekliği böyle bir tesisin yapımında engel olarak duruyor. Diğer yandan halen kullanılmakta olan suyu bir başka noktaya taşımak da bir başka bahara kalmış gibi görünüyor.

Eskişehir’de termal su ve rekreasyon (eğlence – dinlence) olarak değerlendirilebilecek bölge Kızılinler Köyü’dür. Burada yapılan sondajlar sayesinde yeni sıcak su kaynakları bulundu. Diğer yandan köyün hemen yakınında akarsuyun varlığı ve çevrenin doğal bitki özellikleri burayı bir termal merkez yapmak için ideal hale getiriyor. Burada yapılacak bir SPA yatırımı, Eskişehir’de 7-21 gün kalabilecek ziyaretçiyi çekecektir. Bu amaçla bölgenin (öncelikle eksik olan hazırlık işlerinin hızla tamamlanmasını takiben) tanıtılması ve pazarlanması için daha planlı bir çalışma yapılması gerekiyor.

Eskişehir’de turisti uzun süreli kalır hale getirecek bir diğer etkinlik türü ise kongrelerdir. Bu tür turizm faaliyetlerini yapmak için kentteki konaklama hizmetleri (hâlâ eksiklikleri olmakla birlikte) belli olgunluğa geldi. Üniversitelerimizin ise kongre turizmine misyonları gereği hazır olduklarını düşünüyorum. Diğer kentsel aktörlerin de katılımı ile düzenli bir kongre takviminin üretilebilir.

Diğer yandan kentteki turizm faaliyeti günübirlik gelenlere çiğbörek yedirip Odunpazarı’nda atılan bir tur ile yetinmekten kurtarılabilir. Bu amaçla (başlangıç açısından) 2-3 günlük daha kapsamlı gezilerle çeşitlendirme yapmak mümkündür. Bu bağlamda Frig Vadilerinin rehberli gezilmesini, kamp – köy – çiftlik – mağara turizmi türlerinin geliştirilmesini öngörebiliriz. Bunlara başka turizm türleri ve faaliyetleri de eklenebilir. Hiç kuşkusuz; böyle bir faaliyetler demeti de ön hazırlık gerektiriyor. Bu çalışma yapılmadığı durumda Eskişehir, şu an kazanmış olduğu imajı hızla geri kaybedebilir.

Çalışmaların sürekliliğini sağlamak ve ildeki turizm ve tanıtma etkinliklerini koordine etmek üzere resmi birimler, özel sektör temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve konuyla ilgili kişilerden oluşan bir Turizm ve Tanıtma Konseyi’nin kurulmasında yarar görüyorum. Böyle bir kurulun, bir Yerel Kalkınma Platformu ile koordineli olarak çalışması ve Bölgesel Kalkınma Ajansı üzerinden projeler kaynak sağlaması mümkündür. Kent turizminin örgütlenmesi, yukarıda sözünü ettiğim biçimde gerçekleşmese bile kesin olan şu ki; bugüne kadar olan modelle hızlı ilerleme kaydetmek mümkün olmadı. Gerek kamuda görev yapan gerekse diğer kurum, kuruluş ve işletmelerde yer alan kişilerin özverili çalışmalarına rağmen kentin turizmden kaynak sağlama imkânı çok fazla gelişemedi.

Günümüz iş dünyası, bize stratejisiz, plansız ve bütçesiz başarı elde etmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Diğer yandan bu kentte kültür ve turizm adına yapılan çok sayıda etkinlik var. İlk anda aklıma geliverenleri saysam bile bir sayfayı dolduracak kadar faaliyetleri sıralayabilirim. Hele her geçen gün yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kültür ve turizm konularına daha fazla zaman ve kaynak ayırdıklarını düşünürsek, bir plan ve program için doğru zamanın geldiğini daha kolayca kavrarız.

Öncelikle il düzeyinde bir araştırma yapılarak değişik kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan turizm ve tanıtma etkinliklerinin belirlenmesi gerekiyor. Bu konuda Nasreddin Hoca şenliklerinden Yunus Emre’yi anmaya, Eskişehir Festivali’nden ESYO Sivil Toplum Şenliği’ne kadar çeşitlendirici ve kapsayıcı olmak lazım. Diğer yandan benzeri etkinliklerin ve aynı konuda çalışan kuruluşların bir araya getirilerek daha etkin ve verimli faaliyetler yapılmasının sağlanması yararlı olacaktır. Bu çalışmaların devamında yıllık turizm ve tanıtma takviminin üretilmesi; geliştirilmekle birlikte yıllık faaliyetlerin bu takvime bağlı kalınarak yapılması; takvimin basılarak yaygın biçimde dağıtılıp duyurulması Eskişehir’in zamanını ve kaynaklarını daha doğru kullanması anlamına gelecektir.

Özetle; Eskişehir’de turizm adına yapmamız gereken önemli işlerden birisi, her yıl düzenli olarak hazırlanan bir Kültür ve Turizm Ajandası’nın oluşturulmasıdır. Bu ajanda birkaç dilde (broşür, CD, Internet sitesi biçimlerinde) hazırlanarak küresel ve ulusal medyaya, yabancı misyonlara, tur şirketlerine, sivil toplum kuruluşlarına ve ilgili tüm diğer kesimlere duyurulabilir. Böylece Eskişehir’e ziyaret yapabilecek kimseler için bir planlama yapmaya imkân tanınacaktır. (Yapılması gereken diğer çalışmaları yarınki yazımda tamamlayacağım.)

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 3

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 3

Gürcan Banger

Eskişehir’in günübirlik ziyaretçilerden daha uzun süreli turizme terfi etmesi için, yeni konaklama tesislerine ve ulaşım imkânlarının genişletilmesine ihtiyaç var. Yurt içi ve dışı uçuşlar için havaalanı acilen hazır hale gelmeli. Kent içindeki demiryolunun yer altına alınması işi acilen halledilmeli. İstanbul – Eskişehir arasında yüksek hızlı trenin de bir an önce işlemeye başlaması gerekli. Ama halledilmesi gerekenler bunlardan ibaret değil. Kalanları saymaya devam edelim.

Değişik amaçlara uygun olarak gezi bölgelerini açık biçimde tanımlayan haritalar içeren Eskişehir Atlası’nın hazırlanması gerekiyor. Gene benzer bir çalışma olarak; Eskişehir’in tarihi, kültürel ve doğal yapı, anıt ve sitlerini tanıtan Eskişehir gezi kitaplarının hazırlanması kent turizmi açısından önemli…

Eskişehir’e turist getirebilecek büyük turizm acentelerine yönelik tanıtım etkinliklerinin yapılması etkili bir pazarlama çalışması olur. Sertifikalı bölgesel turist rehberlerinin yetiştirilmesinin sağlanması; Bakanlık nezdinde mevzuatın aşılması yönünde çalışmalar yapılması; üniversitelerle birlikte teorik ve uygulamaları programların hazırlanmasının yararlı olacağı kanısındayım.

Eskişehir ilini içine alacak biçimde üniversitelerde kültür, turizm ve tanıtma konulu tezler yapılmasını, bunların basılmasının sağlanması; Eskişehir’e turizmine yönelik olarak ders ve seminerler verilmesinin sağlanması kentin turizm alanındaki eksikliklerinin giderilmesi açısından önemlidir.

İlin kültürel, tarihi ve turistik değerlerinin daha iyi tanınmasını sağlamak üzere yerel tarih ve arkeoloji gruplarının kurulmasının sağlanması; üniversitede görevli bilim adamları ile resmi görevlilerin bu gruplarda eğitmen ve rehber olarak yer almalarının sağlanması kentteki aktörler arasında dayanışmayı da sağlayacaktır. Kentte yaşayan meraklı insanların katılımıyla uzmanların yönetiminde (doğa yürüyüşü, dağcılık, mağaracılık gibi) doğa sporları topluluklarının oluşturulması, kendi adıma özlediğim çalışmalar arasındadır.

Üniversite öğrencilerine yönelik olarak (kayıt dönemleri başta olmak üzere) değişik vesilelerle tanıtım etkinliklerinde bulunulması, Eskişehir’in turizm potansiyelinin başka bölge ve illere taşınması açısından yarar sağlar. Üniversitelerde Eskişehir Turizmi konusunda öğrenci topluluklarının oluşmasının sağlanması ise ek katkı yapar. Her yıl veya iki yılda bir Eskişehir Kültürel ve Turistik Değerleri Kongresi’nin yapılması aynı zamanda 2-3 günlük konaklamalı ziyaretçi de sağlar.

Hediyelik eşya olarak değerlendirilebilecek folklorik eşyanın saptanması; yeniden üretiminin sağlanması eksikliğini duyduğumuz faaliyetler arasında. Odunpazarı semtinde yaşayan insanlara geleneksel evlerin değerlendirilmesi konularında eğitim verilmesi ile bunu birleştirerek bir ürün karması oluşturabiliriz.

Frigya Vadilerine yaptığımız turlar sırasında köy muhtar, imam ve öğretmenlerinin de katılımıyla köyde yaşayan yurttaşların turizmden gelir elde etmeleri konularında eğitilmeleri gereğini kavradım. Kır kesiminin hiza önderlerinin öncelikle bilinçlenmesinde yarar var.

Tarihi ve turistik bölgelere ulaşım altyapısının iyileştirilmesi için gerekli devlet birimlerinin katkılarının sağlanması ise vazgeçilmez bir durum. Kırsal kesimdeki kültürel ve doğal varlıklara erişim, yol sorunları nedeniyle önümüzde bir engel olarak duruyor. Diğer yandan; Eskişehir’de görevli öğretmenlerin ilin kültür ve turizm değerleri konularında bilgilenmelerinin sağlanması ve Eskişehir’de hizmet veren medya organları mensuplarının ilin kültür ve turizm değerleri konularında bilgilenmelerinin sağlanması yararlı olur.

Konaklama altyapısının geliştirilmesi için bu konuda yatırım yapabilecek kişi ve kuruluşlarının katkılarının sağlanması konusuna değinmiştim. Konaklama tesislerinde çok yıldızlı otellere kilitlenmemek lazım. Fistolu perdeleri olan küçük otellerin de fazlasıyla ilgi gördüğünü biliyoruz.

Kızılinler’deki termal su ve rekreasyon potansiyelinin değerlendirilmesi için yatırımcılara ihtiyacımız var. Kültür ve turizm konulu girişim ve yatırımlar konusunda özel sektör mensupları ile muhtemel yerel / bölgesel / ulusal yatırımcıların bilgilenmelerinin sağlanması son derece değerli. Bu amaçla planlama yapılmalı.

Son olarak; ulusal ve uluslar arası yayın organlarında Eskişehir ile ilgili haber, belgesel ve röportajlar yayınlanmasının sağlanması, Eskişehir’le ilgili bilgi ve belgelerin toplandığı bir Eskişehir Belgeliği’nin oluşturulması (Eskişehir Bilgi – Belge Kütüphanesi’nin oluşturulması) ve Eskişehir Ansiklopedisi’nin hazırlamasının önemli buluyorum.

Son birkaç yılda Eskişehir’i ziyaret eden günübirlik konuklar ve yaygın medyada yer alan övücü Eskişehir haberleri bizi yanıltmasın. Eskişehir olarak almamız gereken daha çok yol var.

Diderot Etkisi

Diderot Etkisi

Gürcan Banger

Grant McCracken ismine; İnternet güncem (İnternet blog’um) için yaşadığımız çağın iş dünyası, iş kültürü ve kişisel gelişim düşünürleri ve yazarları için bir liste ( http://www.duyguguncesi.net/?p=3307 ) yapmak için çalışırken rastladım. Marka, pazarlama ve tüketici kimliği üzerine çalışmalar yapan McCracken bir antropoloji uzmanı ve yazardır.

Doktorasını Chicago Üniversitesi’nde tamamlayan MacCracken, yaklaşık 25 yıldır Amerikan kültürü ve iş dünyası üzerine çalışmalar yapıyor. Coca Cola, Diageo, IBM, IKEA, Chrysler, Kraft ve Kimberly Clark gibi değişik firmalarla çalışmalar yapmış. Cambridge Üniversitesi’nde antropoloji, Massachusetts Teknoloji Üniversitesi’nde etnografi dersleri vermiş. Gençlik kültürleri üzerine Royal Ontario Müzesi’ndeki Cağdaş Kültür Enstitüsü’nde çalışmalar yapmış. Halen Harvard İş Okulu’nda kıdemli öğretim görevlisi olarak hizmet veriyor.

Basılmış çok sayıda kitabı ve makalesi var. Kitaplarından bazılarını “Kültür ve Tüketim (Culture and Comsumption)”, “Büyük Saç (Big Hair)”, “Kültür ve Tüketim II (Culture and Consumption II)”, ”Sürü ve Akış (Flock and Flow)”, “Dönüşümler (Transformations)” ve “Baş Kültür Sorumlusu (Chief Culture Officer)” şeklinde sayabilirim. Yaptığım küçük araştırmada Türkçede yayınlanmış herhangi bir kitap ya da makalesine rastlayamadım (ki buna da düşünsel gelişmeleri hayli gecikerek izleme özelliğimiz nedeniyle şaşırmadım). Birkaç akademik makalede bir dergi yazısına, bir başkasında ise “Kültür ve Tüketim” isimli İngilizce kitabına referans verildiğini gözledim.

Hiç kuşkusuz; McCracken’ın kim olduğundan daha çok, bizi ne yaptığı, ne düşündüğü ve ne yazdığı ilgilendiriyor. Benim ilgimi çeken nokta, 1988 yılında söz etmeye başladığı “Diderot Etkisi” konulu tezi oldu.

Diderot etkisi, tüketim malları ile ilgili bir sosyal olgu. Konu, özellikle bazı ürünlere karşı bağlılığı olan gruplar açısından ele alınıyor. Tahmin edileceği gibi; McCracken bu adı, 18’inci yüzyılda yaşamış ünlü Fransız düşünür Denis Diderot’dan esinlenerek kullanmış. Bilindiği üzere antropoloji; insanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim olarak tanımlanıyor. Kültürel antropoloji ise insan biliminin kültürel boyutunu ele alıyor. McCracken, Diderot Etkisi adını verdiği yaklaşım ile kültürel antropoloji ve tüketici davranışı arasında ilişkiler bulmayı araştırıyor.

Diderot, 1772 yılında “Eski Sabahlığımdan Ayrılmanın Pişmanlıkları: Ya da Paradan Daha Ziyade Beğenisi Olanlar İçin Bir Uyarı” başlıklı bir makale yazmış. Diderot, makalede bir arkadaşının kendisine yeni bir sabahlık hediye ettiğinden söz ediyor. Devamında bu yeni sabahlığın kendisini her şeyi değiştirmeye nasıl da değiştirmeye mecbur ettiğini anlatıyor. Yeni sabahlık, bir anda çalışma odasındaki her şeyin eski püskü görünmesine neden olmuştu ve yenileriyle değiştirilmeliydi. Hâlbuki arkadaşı bu hediyeyi vermemiş olsaydı, kendisi eşyalarla yeni sabahlık arasında bir karşılaştırma yapmayacağından odanın değiştirilmesine de ihtiyaç kalmayacaktı. Bu değişikliğin ne lüzumu vardı ki?

Alışılmış mevcut tüketim dokuları, ellenmediği / kurcalanmadığı sürece büyük bir değişime karşı bir atalet oluşturur. Alışkanlıklar, değişimi ve dönüşümü gereksiz kılar, zorlaştırır ve (en azından fikren) uzak tutar.

Tüketim algısı (tüketim dokuları) her zaman denge ve bütünlük arayışı içindedir. Örneğin eski ve yeni bir arada olmaz. Yeni ile yeninin bütünlüğü olmalıdır. Dolayısıyla tüketim alışkanlıklarındaki birlik ve bütünlük bozulduğunda denge arayışı; gözün gördüğü, elin dokunduğu veya aklın algıladığı her şey değişene kadar devam eder. Sonuçta -Diderot örneğinde olduğu gibi- sabahlık ile başlayan yenilenme, odayı oluşturan tüm mobilya ve aksesuarla sürer gider. Hatırlayın: Yeni bir eve eski eşyalarla (en azından eski perdelerle) taşınmayız, değil mi?

Diderot Etkisi teorisi, insanların tüketim alışkanlıklarının (tüketim dokularının) üst düzeylere çıkmaya (adeta abartılmaya) olan yönelimini ifade eder. McCracken’ın deyimiyle “köprü mallardan” birisiyle başlayan değişim, diğerleriyle devam eder. Bu olgu, insanların tüketim yoluna çıkmalarının önemli mekanizmalarından birisi konusunda önemli ipuçları verir: Köprü mallar, bireyleri gelecek umut ve ideallerine bağlayan nesnelerdir. Diderot’ya yeni sabahlığı ver; diğerlerini satın almak için zaten kendisi “tıpış tıpış” gelecektir.

McCracken’ın formüle ettiğine göre; köprü mallar günlük tüketim alışkanlıklarının bir parçası değildir. Bunlar bizi daha iyi bir yaşam düzeyine çıkarma yolunda ideallerimizi harekete geçirmeye yararlar. Eğer özlem ve ideallerimizi bugün gerçekleştiremiyorsak, geleceğe öteleriz: “Okulu bitirdiğimde kendime bir araba alacağım”, “Maaşım arttığında yeni ev taksidine gireceğim” gibi…

Hikâyenin geri kalanını –teknik detaylara- girmeden bu konuyu merak edip araştıracaklara bırakacağım. Diderot’nun yeni sabahlığının başına açtığı masraf hikâyesinin günümüzde pazarlamada yeni yaklaşımlara neden olması ilginç değil mi? Daha fazla tükettirmek ve daha fazla satmak için her şey mubah adeta…

Zuboff ve Destek Ekonomisi

Zuboff ve Destek Ekonomisi

Gürcan Banger

Prof. Dr. Shoshana Zuboff, uzun yıllar Harvard Business School isimli ünlü okulda iş yönetimi dersleri vermiş bir iktisatçı ve sosyal psikolog. Bu okulda sürekli profesörlük unvanı ile donatılmış ilk kadınlardan birisi olarak önemli bir yeri var. 1988’de “Akıllı Makine Çağında: İş ve Gücün Geleceği (In The Age of the Smart Machine: The Future of Work and Power)” isimli kitabının yayınlanması ile görkemli bilim yaşamında önemli bir adım atmış.

1993 yılında yönetici yetişkinler için Harvard Business School’da ”Odessey: School for the Second Half of Life” bir eğitim başlatmış; 10 yıl gibi bir süreyle bu yönetici eğitiminin idareciliğini yapmış. Eğitim programını amacı, iş yaşamında ilerlemiş yöneticilerin yeni konulardan bilgilenmesini ve çağın gereklerine uygun olarak dönüşmesini sağlamak…

Eşi Jim Maxmin ile birlikte yazdığı ve ABD’de Viking Yayınları arasında 2002 yılında basılan “Destek Ekonomisi: Şirketler Bireylerle Neden Başarısız? Kapitalizmin İkinci Perdesi (The Support Economy: Why Corporations Are Failing and the Next Episode of Capitalism)” isimli kitabı iş dünyası açısından çok önemli açılımlar içeriyor.

Zuboff, bu kitabına önemli bir tespitler başlıyor: “Tüketiciler (insanlar), işletmelere oranla fazla değiştiler. Son elli yılda yeni nesil bireylerin oluştuğunu gördük. Şirketler ise bir asır önce başladıkları gibi aynı mantıkla çalışmaya devam ediyorlar. Bugün bireylerle kuruluşları birbirinden ayıran uçurum; düş kırıklığı, güvensizlik, ve hatta öfke ile belirginleşiyor. Bu durum, bir yeni kapitalizmi ve zenginlik yaratmanın yeni çağını içinde barındırıyor.”

Zuboff, yeni türden bireylerin oluşturduğu bir yeni toplumdan söz ediyor. Buna karşılık şirketler ise yüzyıl önce farklı tüketiciler, farklı pazarlar ve farklı ihtiyaçlar için geliştirilmiş geleneksel yönetim kapitalizmi mantığı ile çalışma çabasındalar. Yeni türden bir iş dünyası ve zenginlik yaratma modeli geliştirmek yerine eskinin kolaycı alışkanlığından kurtulamıyorlar.

Tüketicinin değişimi, 16’ncı yüzyıldaki dini yenileşme hareketini hatırlatıyor. Günümüzde daha fazla bireyleşen tüketici, psikolojik olarak önüne konulanı kabul etmeyi değil, kendi seçimini yapmayı istiyor. Bu, bir tür kendini belirleme ve kendini anlamlandırma arayışı… Tüketici, aynen insan hakları arayışında olduğu gibi kendi haklarının peşinde… Bireyleşen tüketici, yaşama istediği hayatı ona verebilecek destekleri arıyor. Destek ekonomisinin arkasındaki mantık budur.

Geçtiğimiz yüzyıl içinde bireylerin istekleri, ihtiyaçları ve beklentileri çok ciddi biçimde değişti. Tüm değişim vaveylasına ve bizi yanıltan renkli değişim görüntülerine rağmen şirketlerin bu sürece ayak uydurabildiklerini söylemek mümkün değil. Dolayısıyla çalışanları ve tüketicileri sürekli olarak hayal kırıklığına uğratan bir iş dünyasını yaşamaya devam ediyoruz.

Görünen o ki; tüketiciler olarak ihtiyaçlarımızın tam karşılanması anlamında geçtiğimiz yüzyıla oranla büyük şirketlere daha az güveniyoruz. Şirketlerin tüketiciler olarak bireyleri ‘onlar’ (tercihleri sorgusuz sualsiz kabul etmesi gerekenler) olarak görmesinin rahatsızlığı sürecinde yeni bir anlayış doğdu: Tüketimin bireyselleşmesi. Bu iş dünyası ve kapitalizm için yeni bir aşamadır. Zuboff, bu yeni ekonomiye ‘destek ekonomisi’ adını veriyor.

20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar egemen olan arz anlayışı kitlesel üretim idi. Zuboff’un sözünü ettiği süreçle birlikte ‘bireyselleşmiş kütlesel üretim’ gibi yeni kavramlar iş kültürüne dahil oldu. Yine son otuz yıla kadar yıllık veya 6-aylık olan sezonlar neredeyse aylığa döndü. Yine bu bağlamda tüketicilerin tasarım süreçlerine dahil edilmesi yönünde eğilimler gelişmeye başladı. Tüketicinin ihtiyaç ve beklentilerini pazarda statik olarak arama yaklaşımları, bireylerin tanımlanmamış ve ifade edilmemiş ihtiyaç ve beklentilerinin belirlenmesine dönüştü.

Kapitalizmin ve iş dünyasının değişen yüzünü şöyle özetlemek mümkün… İnsanların yeni beklentileri yeni pazarların ve yeni tüketim yaklaşımlarının oluşmasına neden oluyor. Yeni pazarlardaki talepleri karşılamak üzere yeni teknolojiler geliştiriliyor. Destek ekonomisinin mantığı, muhtemeldir ki çalışanlar, şirketler, pazarlar ve teknolojiler arasında yeni türden bağların ve ilişkilerin doğmasına neden olacak.

Yeni kapitalizmi ve iş kültürünü de Mevlana gibi okumak lazım:

“Dün de beraber gitti cancağızım,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Durgunluk İşaretleri mi?

Durgunluk İşaretleri mi?

Gürcan Banger

Geçtiğimiz günlerde George Soros’un bir konferansından söz ederek Avrupa ve Türkiye ekonomisi ile ilgili bazı ipuçları bulmaya çalışmıştım. Hatırlatma amaçlı olarak bu yazıdan bir alıntı yapmak isterim:

“Kısa bir değerlendirme vermem gerekirse; Avrupa’da yaşanabilecek ekonomik durgunluğun avro bölgesine olan ihracatımızı olumsuz etkileyeceğini ilk elde söyleyebiliriz. Bu da 2011’de seçim sürecine girecek olan Türkiye için bir tehdit olarak algılanmalıdır. Sanayimizin çok ciddi bir bölümünün Avrupa endüstrilerinin tedarikçisi olarak çalıştığı hatırlanırsa, henüz küresel krizin etkilerini atlatamadığımız bu dönemde yeni sorunlarla karşılaşabiliriz demektir.

Soros, avro bölgesinde yaşanabilecek resesyonda Almanya’nın ayrıcalıklı bir yere sahip olabileceğine işaret ediyor. Onun öngörülerine göre Almanya’nın güçlü ekonomisi bu durgunluk döneminden kârlı çıkabilecektir. Bu da; kısa ve orta vadede Alman ekonomisi ile ilişkilerin düzenlenmesi ve sınaî tedarikçilik açılarından bir diğer önemli ipucu olabilir. …

Bu konuda söylediklerine baktığımızda; ‘küresel ekonomide yaşanan durumun ürpertici bir biçimde 1930’lardaki dönemle benzerlikler gösterdiğine’ dikkat çektiğini izliyoruz. Büyük Kriz sonrasında da ekonomideki toparlanmanın zayıf olduğuna ve hükümetlerin bütçe açıklarını azalma baskısı yaşadığına dair işaretlerini görüyoruz. Soros’un ‘Finansal piyasalar ülke borçlarının kredibilitesine yönelik güven kaybı yaşamaya başladığında, Yunanistan ve avro en çok öne çıkan unsur oldu, ancak bunun etkilerinin dünya genelinde görülmesine yönelik eğilime’ işaret eden tespitini de önemli buluyorum. Kendi tespit ve öngörülerimle de birleştirdiğimde 2011’in, ülke ekonomisi için tehditler ve zorluklar içeren bir yıl olabileceği yorumunu yapıyorum.”

Geçtiğimiz günlerde ABD’li iktisat profesörü Nouriel Roubini’nin açıklamaları da bu yönlü hatırlatmalar yaptı. Medyanın bir bilim adamı olmaktan daha çok bir ‘büyücüye’ ya da ‘kâhine’ dönüştürdüğü Prof. Roubini, 2010 yılı için Avrupa Birliği’nde sıfır büyüme öngördüğünü ifade etti. Diğer yandan Roubini, aynı dönemde ABD ekonomisinin yüzde 1,5 dolayında büyüyebileceğini tahmin ediyor.

AB ülkelerinde genel anlamda kemer sıkma politikalarının kısa ve orta vadeye damgasını vuracağı kanaati giderek yaygınlaşıyor. Muhtemeldir ki; ülkeler hem AB bütünlüğü içinde hem de tek tek ekonomileri açısından bir reorganizasyon ve derlenip toparlanma çabası içinde olacaklar. Roubini, tahminlerinin Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu ile benzerlikler taşıdığını söyleyerek kendini doğruluyor. Son olarak; Avrupa’daki büyüme daralmasının ciddi risk algısıyla karşılandığını ifade ediyor.

Genelde Roubini, kötümser bir ‘kriz tahmincisi’ olarak algılanmasına rağmen öngörülerinin başka tahminlerle benzerlik gösteriyor olması, AB ekonomisi konusunda soru işaretlerine neden olmaya devam ediyor.

Biraz da ülke içine bakalım. Bilindiği gibi; Mayıs 2010 enflasyon oranı negatif (eksi) olarak tespit edildi. Bu durum, beklenenden daha düşük oldu. Bu orana sanayi sektörü ve büyük üreticiler açısından bakıldığında; bir iç talep yetersizliği yorumu da yapılabilir. Yaz aylarında ekonominin pek çok sektöründe mevsimsel daralmalar olur. Diğer yandan Ramazan ayının da bu döneme gelmesi, ekonomiyi daralma yönünde etkileyebilir. Dolayısıyla önümüzdeki çok kısa vade (bir başka deyişle yaz ayları), sıkıntılı durumlara neden olabilir.

Türkiye ekonomisi, gözlenen kimi hareketlenme çabalarına rağmen henüz kendini toparlayabilmiş değil. Bu durumu tam olarak tespit etmek için kâğıt üzerindeki rakamlara değil, özellikle üretici sektörlerin içinde bulunduğu sıkıntılara bakmak lazım. Avrupa ekonomilerinin bir daralma ve yeniden düzenlenme ihtiyacı olduğu bir dönemde hiç kuşkusuz Türkiye ekonomisi de bundan etkilenecektir.

Siyasetçilerin ve medya dünyasının ülkenin ve ekonominin gerçek sorunları yerine “kimin siperde ayakta dikildiği, kimin diz çöktüğü” ile uğraştığı bir dönemde iş dünyası kendini daha yalnız hissediyor. Genel seçim sürecine girildiği (dolayısıyla siyasetçinin ‘kendi derdine düştüğü’) bir dönemde bu yalnızlığı gidermek yönünde bir çaba olur mu, emin değilim…

Yeni Ekonomi, Yeni İş Modeli ve Eskişehir

Yeni Ekonomi, Yeni İş Modeli ve Eskişehir

Gürcan Banger

Kabul etmemiz gereken bir gerçek var: İş dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak, eski dönemlere göre çok daha zor. Bir başka gerçek ise zamanın ruhu ve çevre şartları iş dünyasını her dönemde farklı stratejiler ve politikalar üretmeye zorunlu kılıyor. Bugünü dün gibi yönetmemiz mümkün değil. Bir yandan teknolojideki (özellikle bilişim ve iletişimdeki) gelişmeler, diğer yandan sosyal bilimlerin aldığı mesafe iş dünyasını çok farklı bir iş yapma noktasına getirdi.

Değişen İşletme
Bilişimin hız kazanması 1970’li yılların başlarında oldu. O zamandan bu yana gündeme gelen bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, iş kültüründe çok önemli değişimlere neden oldu. Söz konusu değişiklikler, konuyla ilgili diğer kavramlarla etkileşimli olarak gelişti. Bu süreçte yönetim hiyerarşisi daha yalın ve sade bir hale geldi. Yalın yönetim, işletmelerin gündelik yaşmalarının bir parçası haline dönüşmeye başladı. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemi arttı. Hiyerarşisiz ve dağıtık yönetim sistemi anlayışı genel kabul gördü.

Yeni çağın işletmelerinin odak noktası, ‘müşteri’ olarak benimsendi; bu politika, sıklıkla “Önce insan” olarak ifade edildi. Müşterinin ve dolayısıyla kalitenin önemsenmesi, toplam kalite adı verilen yeni bir yönetim anlayışına yol açtı. Böyle çalışanlar açısından sürekli eğitim (yaşam boyu eğitim) ihtiyacı ortaya çıktı. Yaşam boyu sürecek değişmeyen iş (meslek) yerine sürekli yenilenen geçerli iş kavramı ön plana geçti.

Bu arada küreselleşme ve tek merkezliliğin (ana fikir olarak) ortadan kalkması, işletmeleri herhangi bir yönden gelebilecek rekabete açık hale getirdi. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler önem kazanırken bilişim ve iletişimdeki gelişmelere bağlı olarak hiper marketler aracılığı ile üretici ve tüketicinin yüz yüze geldiği yeni bir pazar anlayışı oluştu. Yönetimdeki değişime iş yapma usullerindeki değişim eşlik etti. Pazarlama ve satış bu değişimden fazlasıyla payını aldı.

Eskişehir
Dünya’da bu gelişmeler olurken Eskişehir, (özellikle 1970-1990 diliminde) bu döneme hazırlıksız ve aymaz biçimde yakalandı. Yöredeki devlet işletmeleri, yüzyılın ortasındaki üstün niteliklerini çoktan kaybetmişlerdi ve zamanın değişen ruhunun pek de farkında değillerdi. Geleneksel sektörlerde yığılmış olan sermaye, yeni işletme modellerine gerek duyacak yeni sektörlere hareket etmekte hevesli değildi. Ticaret ve sanayi konularında yol gösterme ve özendirme işlevlerini yerine getirebilecek toplumsal örgütlenmeler de atıl kalınca Eskişehir işletme modeli, 2000’leri tanımlayan gelişmenin biraz uzağında kaldı. Bu nedenle ya değişim ihtiyacı oluşmadı ya da değişik nedenlerle engellendi.

Eskişehir’in demografik olarak incelenmesi, kentimizin Antalya, Kocaeli, İstanbul, Diyarbakır, İzmir veya Gaziantep gibi Türkiye’nin önemli çekim merkezleri kadar göç almadığını ifade ederken bir gerçeği gözlerden saklamaktadır. Eskişehir önemli ölçüde göç alan ve aynı oranda göç veren bir ildir. Bir başka deyişle; Eskişehir’de göç çok yönlüdür. Kent dışından gelenler yanında köy ve ilçelerden kent merkezine yoğun bir akış vardır. Kentte iki üniversitenin bulunması göç trafiğini daha karmaşık hale getirmektedir. Kentin nüfus yapısının sürekli değişikliğe uğraması, kentlilik kültürünü olumsuz yönde etkiler. Çağdaş işletmelerin önemli yapı taşları olan girişimcilik, diğer birey ve kuruluşlarla birlikte iş yapma becerisi ve takım ruhu, problem çözme performansındaki yükselme eğilimi kent kültürüne özgü kavramlardır. Kent kültürü, doğrudan örgüt kültürüne etki yapar. Kent kültürünün gelişmesi, işletme ve iş dünyası kültürünü de olumlu yönde etkileyecektir.

Çağdaş işletme ve e-iş
Çağdaş işletme anlayışı, elektronik işi (e-işi) de içine alan bilişim ve iletişim altyapısı ile inovasyon ve ar-ge alanlarına yatırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla işletme içi bazı parasal kaynakların bu alanlara yatırılmak üzere ayrılması gerekmektedir. Ayrıca gerek donanım gerekse yazılım olarak bilişim altyapısının sıklıkla yenilenmesi zorunluluğu da ortadadır.

Diğer yandan Eskişehir iş dünyasının temel sorunlarının başında yatırılabilir kaynak kıtlığı gelmektedir. Söz konusu kaynaklar ise ancak kent dışı potansiyellerden aktarılabilir. (Aslına bakarsanız; gerekli kaynak, banka mevduatı olarak kentin bankalarında var; sadece hareketlenmiyor. Bu atalet sorunu çözülse, muhtemelen girişimci kaynak ihtiyacı da aşılmış olacak.) Kısaca söylenirse; Eskişehir işletmelerinin çağdaşlaşması, Eskişehir’in kendi sınırları dışından kazanacağı maddi kaynak ile çok yakından ilgilidir. Bu nedenle Eskişehir, kendine uygun yeni iş fikirleri ve iş yapma biçimleri üretmek zorundadır.

Yeni işletme anlayışının temel öğesi, “Önce insan ve sınırsız kalite” belgisi üzerine kurulmuştur. Ülkemizde ve kentimizde işletme kültürünün temel sorunlarından birisi, bu noktada açığa çıkmaktadır. İnsanımızı başarıyı engelleyen bireysellik ve baş olma sevdası, kadercilik, yetinmecilik, plansızlık, saldırganlık, içe kapanıklılık, tedbirsizlik ve ihmalkarlık, hilekâr kurnazlık, kıskançlık, gösterişçilik, inisiyatif eksikliği gibi değer ve özelliklerden kurtarmak bir toplumsal görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi, üstün nitelikli işletme kültürünün oluşmasına katkı koyacaktır.

İş dünyası ve akademik kurumlar
Diğer yandan kentimiz üniversiteleri ile iş dünyası arasında stajyer değişiminin ötesinde iletişime, işbirliğine ve ortak çalışmaya ihtiyaç var. Bilimsel bilginin uygulama ile buluşması, özlenen işletmelerin oluşmasına etki yapacaktır. Eğer fazlasıyla ihtiyacımız olan istihdam yaratıcı kalkınmayı istiyorsak, kentin ekonomisini oluşturan unsurların bilim ve teknoloji odakları olmasını beklediğimiz üniversitelerle buluşması kaçınılmaz…

Bir kent, geleceği kendi kurumlarının ilgisizliği ve kayıtsızlığı ile yakalayamaz. Kentin geleceğin orada konuşlanmış olan tüm kurum ve kuruluşlar (dolayısıyla bunların yöneticileri) sorumludur.

Dur, Düşün, Yapılandır

Dur, Düşün, Yapılandır

Gürcan Banger

Dünya değişiyor. Dönüşüm ve değişim yaşamın tüm alanlarını kapsıyor. Kuruluşların da bu değişime ayak uydurması gerekiyor. Durumu kavrayış ve yeniye uyarlanış süreci aklı kullanmayı, düzenli ve sistematik olmayı şart koşuyor.

Herhangi bir noktadasınız. Bir başka yere gitmek istiyorsunuz. Öncelikle bulunduğunuz noktadaki şartlarınızı, elinizde olanı bilmeniz gerekiyor: “Neredeyim? Elimde ne var?” İçine saplanıp kaldığınız durumdan ve alışılmış biçimde yaşamımızı belirleyen kolaycı ezberden kurtulmanın ilk adımı, bir durum tespitinden oluşuyor.

İkinci büyük adımda ise geleceğe ilişkin bir tasarım gerekiyor. Gelecek tasarımı; öncelikle bir vizyondan, ardından bir plandan ve bu planı gerçekleştirmek üzere programlardan oluşmak zorunda. Bu süreç, elimizde olan kaynakların ve gücün doğru biçimde kullanılmasını sağlayacak. Gene bu süreçte ilkelerimiz ve hedeflerimiz bize yol gösterecek, yolumuzu aydınlatacak.

İçinde bulunduğumuz ortam ne denli olumsuz olursa olsun; bizi çepeçevre saran bir şartlar demeti var. Gitmek istediğimiz noktada kendimiz, kuruluşumuz veya iktisadi işletmemiz için yenir bir düzen kurmak istiyoruz. Yeni düzenin şimdikinden önemli farklılıkları ve getireceği avantajlar olmalı. Dolayısıyla bu değişim süreci, bir yeniden yapılanmayı ve yepyeni yaratıları içinde taşımalı – bakış açısından fiziksel ortama, ilkelerden elde edilecek başarılara kadar…

Dünkü dünyada bihaber haldeydik. Şimdilerde iletişim, yaşamımızın en önemli unsurlarından birisi haline geldi. Bu nedenle başarılar ve avantajlar hızla yaygınlaşırken diğer yandan darboğazlar ve krizler de küresel hale geldi. Örneğin ciddi bir yayın organında bir etkinlik ile ilgili olumsuz bir haber çıktığında çok kısa süre içinde o faaliyetle ilgili başarısızlık göstergeleri meydana çıkıyor. Örneğin bir filmle ilgili olarak yaygın medyada yer alan bir karalayıcı eleştiri, o filmin gişe yapma olanaklarını ciddi anlamda etkiliyor. Medyayı elinden tutanlar oluşan bu yeni düzenden nemalanma gayreti içinde iken, kuruluşlar ve şirketler tanıtımlarını yeterli biçimde yapabilmek için giderek daha fazla bütçe rakamlarını harcamak zorunda kalıyorlar.

Dikkat ederseniz; ağızdan ağza pazarlama biçiminde yapılan tanıtım kampanyaları çoğalmaya başladı. Facebook, Twitter veya Google bir Internet medyaları bu kampanyalara ortam hazırlıyorlar. Gazetelerin ve dergilerin tirajları, Internet sitelerinin aldığı ziyaret sayılarının çok altında kalmaya başladı. Bir zamanlar Internet’e kuşku ile bakanlar, şimdi bu medyayı daha etkin kullanmak için yeni yol, yordam ve yöntemler arama gayretindeler.

Diğer yandan Internet türünde yeni medyalar, tüketiciler için satıcılardan çok daha etkin roller görmeye başladı. Bir mal veya hizmet almak isteyen tüketici, öncelikle Internet ortamında bir araştırma yaparak fiyatlar ve özellikler hakkında bilgi sahibi oluyor. Internet sitesi oluşturan kuruluşlar, tüketicilerin ürün ve hizmetleri karşılaştırabilmeleri için yazılımlarına akıllı eklentiler yapıyorlar. Kıyaslama (benchmarking) denen yaklaşımı, firmaların ciddi bir bölümü öğrenememişken; tüketiciler bu tekniği Internet sayesinden çoktan kullanmaya başladılar.

Bir noktayı daha belirtmek isterim. 2000’li yıllara kadar aile halkının satın almalarında etkin olan ailenin büyükleri ve ebeveynler idi. Şimdilerde ise ailenin genç bireyleri, satın alma faaliyetlerinde daha aktif biçimde yer almaktalar. Markalar ve modeller özellikle çocuklara ve gençlere hitap ediyor sanki. Geçmişte küçüklerin giyimi büyüklerinkinden etkilenirken, şimdilerde genç giyimi yetişkinlerin seçimlerinde etkili olmaya başladı. 20 yaşında bir genç gibi giyinmiş ya da genç yaşın aksesuarlarını kullanan çok sayıda orta ve ileri yaşlı insanı caddelerde gözlemek mümkün.

Diğer yandan genç tüketiciler, tek yanlı pazarlama mesajlarından hoşlanmıyorlar. Tasarımdan satış sonrası servise kadar giderek artan oranda kalite ve çeşitlilik talepleri var. Bu yeni konjonktür, firmaların davranış ve tepki modellerini değiştirmelerini zorunlu kılıyor.

Velhasıl; dünya değişiyor. Bu değişim de (görülen o ki) hem üreticileri hem de tüketicileri daha fazla tedirgin ediyor. Bu noktanın üzerinde biraz daha düşünmeye ve gözlem yapmaya ihtiyacımız var. Yeni iş kültürü ve ekonomik modeller, tatminin artırma havasında adeta bireysel ve sosyal tedirginliği de artırıyor.

Yeni İş Dünyası ve İş Kültürü

Yeni İş Dünyası ve İş Kültürü

Gürcan Banger

Her geçen gün, iş dünyasının şartlarının daha zor hale geldiğini (bir şekilde) yaşayarak öğreniyoruz. Bu zorlukların kaynakları arasında gelişmiş ülkelerin agresif pazar arayışları kadar bizim iş dünyası veya girişimci olarak ataletimizin de etkisi var.

Uzak ve yakın çevremizde sayıları giderek artan yabancı ortaklı firmalar (özellikle organize perakendeciler) sayesinde hızlı ve sert rekabet dünyasını daha açık biçimde öğrenmeye başladık. Bazı büyük mağaza ve alışveriş merkezlerinde yapılan promosyonlu satışta yaşanan izdiham, hem rekabetin hem de tüketim anlayışının geldiği noktayı yeniden düşünmemize neden oluyor.

Yaşadığımız darboğazlar sadece bunlar değil. Hafif usul olsa da firmalarımızın günün ağır şartlarına ne kadar hazır olduklarını da sorgulamaya başladık. Küreselleşen rekabet koşullarında firmalarımızın yeni ekonomik konjonktüre uyum sağlayıp sağlayamayacağı, eğer uyum yönünde bir tercih yapılırsa, nasıl bir değişim – dönüşüm sürecinin gerekli olduğunu hafiften soruyoruz. Öyle ki; firma bazındaki ihtiyaçları, siyasal iktidar bile duydu ve bir mikroekonomi paketinden söz edilir oldu.

Günün iş dünyasında başarılı olmanın göstergelerinden birisinin firmaların kurumsallaşma düzeyi olduğuna hiç kuşku yok. Kurumsallaşma ve çağa uygun iş yapılanması açısından baktığımızda; firma düzeyinde hayli gerilerde olduğumuz ortada. Henüz firmalarımızın rekabet etmek için yeterli kârlılık düzeyinde, en-uygun ölçek büyüklüğünde ve verimli iş tasarımlarına sahip olduklarını söylemek mümkün değil.

Tabii ki; ticari ve sınai firmaların sorunları sadece kendilerinden kaynaklanmıyor. Başta kamu ve finans (bankacılık) sektörleri olmak üzere; yarattıkları sorunları, firmaların sırtına paylaştıranların önem ve ağırlığı da oldukça büyük…

Dün olduğu gibi bugün de firmalarımızın ilk sıralardaki sorunlarından birisi, finansman yetersizliği ile finansı yönetip denetlemedeki zafiyet ve eksikliklerdir. Firma ölçeği küçüldükçe finansman konusundaki sorunların firmayı etkileme düzeyi de artıyor.

Sanayide ya da ticarette firma ölçeğinin ortalama olarak çok küçük olması, finansal piyasalarda (borsada) yer alan şirket sayısının da düşük olmasına neden olmaktadır. Henüz çok ortaklılık, halka açılma gibi kavramlar firma kültürü içinde yeterince sindirilmiş değildir. Ülkemizde aile işletmesi oranının çok yüksek olmasına karşın, hâlâ aile anayasası kavramının bile anlaşılmamış olması, kurum kültürünün nerelerde süründüğünün net bir ifadesidir. Kurumsallaşma alanında firmalarımızın bilinçli ve girişken danışmanlık ve eğitim çalışmalarına ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Bu ihtiyacın farkına varılıp gerekli önlemler almadan çağın giderek vahşileşen iş koşullarında ayakta kalabilmek mümkün değil.

Firmalarımız konusunda yapılan çalışmalar, eldeki en önemli avantajların hâlâ ataerkil olmaya devam eden girişimcilik eğilimi ile halinden şikâyet etmeyen işgücü olduğu anlaşılıyor. Diğer yandan ortaklık kültürü, sermaye birleştirmeleri, kurumsal yönetim ve verimlilik konularında dedelerimizin liginde oynamaya devam ediyoruz.

Bir de; araştırma – geliştirme (ar-ge) ve inovasyon (yenilikçilik) konuları var ki; bu alanlara ayırdığımız son derece düşük bütçelerle kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Teknolojik gelişim ve ar-ge çalışmaları için ulusal gelirden yüzde 1’lik bir pay bile ayıramayan anlayışla bu çağı yakalamamızın kolay olmadığı anlaşılıyor.

Gelenekten gelen firmalarımızın bir bölümü, uygun fırsatları doğru kullanarak belli bir ekonomik ölçeğe ulaşıyorlar. Gördüğüm şudur ki; ekonomik büyüme ile yönetsel gelişim çoğu zaman paralel gitmiyor. Bir ticaret / sanayi devi kabul edilecek büyüklüğe ulaşmış bir firmaya baktığınızda; bir dev bedeninde adeta bir cüce kafası görüyorsunuz. Ekonomik olarak büyümüş ama örgütsel ve yönetsel akıl olarak büyümediği için geleceği kuşkulu bir dev… Ama ne dev…

Bir firma için kurumsal kültür ve yönetim anlayışı, o firmanın diğer işleri kadar önemlidir. Bu konuda yeterli çalışma yapılmazsa; bir süre sonra cüce beyni, dev bedeni yönetemez hale gelir. Ekonomik yaşamımız bu türden firmaların örnekleri ile doludur ki, bunların bazıları bugün hayatta değildir.

İş kurma ve yapma kültürümüzde ciddi eksiklikler var. Bu, genetik bir sorun olarak sürüp gidiyor. Ama en az bunun kadar önemli bir diğer zafiyet de iş dünyası ve iş kültürü konularında kurumsal yardım almayı da bilmiyoruz. Nasıl ki; okulda öğrencilere yaşam birikimi ve deneyimi konusunda yardımcı olmaya çalışan öğretmenler var; bunun firmalar için eşdeğerini kurumlar danışmanlar ve onların kuruluşları oluşturuyor. Danışmanlık konusunda iş dünyasının talebi nitelikli olmayınca ülkede ve bölgede danışmanlık kalitesi de gelişmiyor. Yumurta tavuk meselesi gibi bir sarmalda kıvanıp duruyoruz. Firmalarımız çağa uygun hale dönüşmeye çalışırken gerekli kurumsal desteği almayı da öğrenmeli ve benimsemeliler.

Wikileaks’in Arkasında Kim Var?

Wikileaks’in Arkasında Kim Var?

Gürcan Banger

Bu yazıyı kaleme aldığım Cumartesi sabah saatlerinde kahvaltı arasında bir TV kanalında Wikileaks ile ilgili bir yorum izledim. Adı lazım değil; yaygın basının bir medya organında görevli olduğu anons edilen genç bir gazeteci hanım, Wikieaks ile ilgili komplo yaklaşımlarından ne denli sıkıldığından söz etti. Kendince Wikileaks Olayı’nı bir demokrasi ve özgürlük açılımı olarak ifade etti. Ben de sabah saatlerinde tarlalara yem aramak üzere uçan kargalarla birlikte güldüm. Gülmeseydim, sanırım kızmam gerekirdi.

Diplomasi, istihbarat ve güvenlik gibi konular seçkin uzmanlık alanlarıdır. Bunlar, ardındaki senaryoları kendimizi ‘zeki veya akıllı’ bularak gerçekleri kolayca ortaya çıkarabileceğimiz şeyler değil. Bizim sübjektif niyetlerimize göre şekillenen veya yorumlanması gereken konular hiç değil. Bu olaylara bakarken “Ben, bunun bir komplo veya senaryo olduğunu sanmıyorum” demek sadece sizin kişisel bakışınızı ifade eder. Diğer yandan bu tür olaylar, ne denli didiklenir ve yorumlanırsa (kafa karışıklığı da yaratmakla birlikte) o denli gün ışığına çıkarılabilir.

Wikileaks Olayı konusunda dikkatimi çeken yorumlardan birisini ABD eski başkanlarından Jimmy Carter’ın güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski yapıyor. Brzezinski, Polonya kökenli bir siyaset bilimci, jeostratejist ve devlet adamıdır. 1977 – 1981 arasında Carter’ın danışmanlığını yapmıştır.

Brzezinski özetle şunları söylüyor: “Bazı şeyler unutulacak ama bazıları da kalacak. Bence en önemli olan, manşetlerde olanlar değil. Belusconi veya Putin için söylenenler zaten kendi halkları tarafından da ifade ediliyor. Gerçek konu, Wikileaks’i bu konuda kimin beslediğidir.” ABD’de güvenlik konusunda üst düzey görev yapmış bir uzmanın bakışı, bu olayın açıklamasının kriptolar için ‘saldım çayıra, mevlam kayıra’ gibi bir bakış açısının söz konusu olmayacağıdır. Brzezinski de bir manipülasyon olduğu kanaatindedir. Brzezinski bakış açısını desteklemek için Türkiye’yi örnek gösteriyor ve “Türkiye ile ilgili belgelerin önceden hesaplanıp planlanmış gibi göründüğünü” söylüyor.

Önceki ABD Başkanı George Bush’un güvenlik danışmanı olan Stephen Hadley de bu belgelerin ne içerdiğinden daha çok hangi amaçlara hizmet etmek ve kimlerin beklentilerine hizmet vermek üzere kimler tarafından hazırlanmış olduğu sorusunun öncelikle cevaplanması gerektiğinden söz ediyor.

Diğer yandan Associated Press isimli haber ajansı kaynaklı “Respected Media Outlets Colloborate With Wikileaks (Saygın Medya, Wikileaks ile İşbirliğini Açıklıyor)” başlıklı haber ile bu olayın hiç de sıradan bir deşifre etme olmadığını ortaya koyuyor. Bu haberden kriptoların açıklanma süreci içinde Wikileaks isimli site dışında Fransız Le Monde, İngiliz Guardian, Alman der Spiegel, İspanyol El Pais ve Amerikan New York Times isimli medya organlarının da olduğu anlaşılıyor.

Sürecin içinde yer alan New York Times’ın genel yayın yönetmeni Bill Keller’in ilginç açıklamaları var: “Keller, okuyucularına, basın ortakları ve Wikileaks’e, açıklanması gerektiği düşünülen bilgiler konusunda önerilerde bulunduklarını belirtti. Keller, ‘Tüm kalbimizle seffaflığın tamamen iyi olmadığı konusunda ortak görüşe vardık. Basın özgürlüğü, yayımlamama özgürlüğünü de içerir’ dedi.” Demokrasiyi ve haber alma özgürlüğünü dilinden düşürmeyen basın, özgürlüğün nereye kadar olduğuna da kendisi karar verip Wikileaks’i yönlendirdiğini söylüyor. Hâlâ olup bitenin ‘masum’ olduğunu düşünüyor musunuz?

Wikileaks Olayı’Nın bir kenara koyun. Önce 11 Eylül geldi. Onu Küresel Kriz takip etti. Daha sonra Wikileaks başını gösterdi. Ardından büyük kripto paketi ortaya çıktı. Durum ne olur bilinemese de; bundan sonraki deşifrelerde ünlü şirketler ve onların üst düzey sahip veya yöneticilerinin (özellikle CEO’larının) olacağı söyleniyor.

Tüm bu sürecin bize verdiği ipuçları, dünya kapitalizminin yeni bir yörünge için hazırlandığı yönündedir. Hiç kuşkusuz; ne ABD, ne diğer büyük devletler ne de bir bütün olarak dünya kapitalizmi kendi mekanizmaları açısından yanılmaz ve eksiksiz değildir. Peşpeşe gelen olaylar, dünya kapitalizmi için yeni bir yapılanmanın, örgütlenmenin ve işleyiş yaklaşımlarına olan ihtiyacı ve bu yönlü hazırlığı ifade etmektedir. Bu çerçevede Türkiye nasıl bir etkinlik içinde olacaktır? İsimleri kriptolarda geçen yöneticilerimiz, “Benim ilgim yok” diye işin içinden sıyrılmakla yetinecekler mi? Yoksa bunun bir yörünge ve strateji değişikliği olduğunun farkına varıp gerekli hazırlık içine girecekler mi?

Ülke ve toplum olarak biz, şimdiye kadar daima dümen suyuna takıldık. Ya bundan sonra? Farklı olması için umut ya da beklenti var mı?

Bir Cuma Akşamı Toplantısı
Yazmadan geçersem içimde kalır. Geçtiğimiz Cuma akşamı Yunus Emre Kültür Merkezi’nde “Anadolu Buluşmaları” başlığı altında bir toplantı yapıldı. Toplantıya davet “Eskişehir için bin yılın fırsatı” gibi yüksek tondan bir söylemle yapılmıştı. Önceden anons edilmesine rağmen Eskişehir Valisi Mehmet Kılıçlar, Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç toplantıya katılmadı. ETO Başkanı’nı göremedim; muhtemelen toplantıda o da yoktu. Genel anlamda milliyetçi ve muhafazakâr diyebileceğimiz (ama salonun tamamını doldurmayan) bir izleyici topluluğu vardı.

Açılış konuşmaları arasında ESO Başkanı Savaş Özaydemir’in kapsamlı açıklamaları dışında Eskişehir’in fazlaca anılmadığı bir toplantı oldu. Odunpazarı Belediye Başkanı Burhan Sakallı kendi alanının dışına çıkmadan Odunpazarı geleneksel semti ağırlıklı bir konuşma yaptı. Ali Atıf Bir’in böyle bir toplantıda neden var olduğunu muhtemelen anlayan olmadı. Çünkü hazırlıksız sözleri Eskişehir’den ziyade, reklam ve pazarlama dersine giriş niteliğinde idi.

KOSGEB Başkanı Mustafa Kaplan, KOBİ niteliğindeki işletmeler için kuruluş tarafından verilen hibe ve kredi desteklerinden söz etti. Toplantıda çok sayıda KOBİ sahibi ya da yöneticisi bulunduğunu sanmıyorum ama Kaplan’ın sözleri (Eskişehir ağırlıklı olmasa da) en yararlı konuşmalar arasında idi. Ardından Dünya Gazetesi yazarı Rüştü Bozkurt’u dinledik. Belki hazırsızlıktan, belki zamanın darlığından Bozkurt’un konuşmasını da beklenenin hayli altında buldum. O da Eskişehir’den söz etmeden bir konuşma yapmayı tercih etti. Bu sıralar Batı’da zaman zaman sözü edilen “Creative Cities (Yaratıcı Kentler)” ve yaratıcı görsellik gibi konuları konuşması içine sıkıştırmaya çalıştı ki, bu tezin Eskişehir’in ufkunda olmadığı kanısındayım.

TV’den naklen yayınlanan toplantının ilk turu, diğer iki konuşma ile devam etti. Salonun aşırı sıcak olmasından ve Eskişehir adına bir şeyler duymak için gittiğimiz ama asla kentle ilgili olmayan bir toplantıya dönüşmüş olmasından sorular bölümünü izlemeden çıkmayı tercih ettim. Toplantıyı izleme fırsatı bulamayanlar pek fazla bir şey kaybetmediler.

Facebook’ta izle
Twitter’da izle

Eskişehir’de Termal Turizm Mümkün mü?

Eskişehir’de Termal Turizm Mümkün mü?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Son zamanlarda Eskişehir’in termal su zenginliği gene gündemi kaybetmiş gibi görünüyor. Termal zenginlikler açısından iyi tanınan bazı bölge ve yöreler kadar çeşitliliğe sahip olmasa da; Eskişehir, Dünyanın içinden bir akarsu geçen ve merkezinde termal kaynak bulunan nadir kentlerinden birisidir. Dolayısıyla Eskişehir’in turizm karmasının unsurlarından birisi termal zenginlik olmak durumundadır. Zengin var olmasına var ama değerlendirilmesinde “Su akar, Türk bakar” mantığı sürüp gidiyor.

Ulusal ve bölgesel ölçekte termal kaynakları ve kullanımını hatırlayarak başlayalım. Türkiye’de turizm sektörü, önemli ölçüde kıyı ve ören yeri turizmi üzerine kurulmuştur. Alternatif turizm türlerini içine alan ürün ve hizmet karmaları oldukça yenidir. Diğer yandan; şifalı sıcak ve soğuk maden suyu tedavilerini de içine alan sağlık turizmi son yılların yükselen değerleri arasına girmiş durumda. Bu nedenle; termal maden sularının iyileştirici ve düzenleyici etkileri konusunda giderek daha çok bilimsel araştırma yapılırken turizmin bu sektörü, girişimci ve yatırımcıların ilgisini çekiyor.

Türkiye’nin bir deprem kuşağı üzerinde olması, termal su kaynakları yönünden zengin olmasını sağlıyor. Bu nedenle ülkemizde pek çok yöre yer altı ve yer üstü su zenginlikleri ile bir ‘su kenti’ özelliğine sahip. Yörelerimiz insan sağlığı yanında iç ve dış turizm faktörleri açısından su kenti olma özelliklerini ekonomik, turistik, çevresel ve toplumsal olarak değerlendirmeli.

Gözlemler ve sorunlar
Yerel termal su kaynaklarımızla ilgili değerlendirme önerilerine geçmeden önce; Türkiye’de genel olarak ilgi ve çözüm bekleyen bazı gözlem ve sorunlardan söz edelim:

Termal su kaynaklarımızın pek çoğunda bilimsel ve teknik çalışmaların yapılmış olmasına rağmen koruma yönlü çalışmalarda eksiklikler ve zaaflar bulunmakta. Pek çok yörede analiz çalışmalarının yenilenmesi gerekiyor. Kaplıca / hamam vb biçimlerde değerlendirilen termal kaynakların bir bölümünde hijyen önlemleri yeterli değil. Tıbbi denetimlerin yeterli ve sürekli gerçekleştirilmesinde sorunlar ve zaaflar var. Var olan termal su tesislerinde tıbbi donanım ve kolaylıklar yönünden eksiklikler bulunmakta. Söz konusu tesislerin pek çoğunda uzman doktor ve tıp personeli ile uygun destek elemanı (tıbbi ekoloji uzmanı, hidroklimatoloji uzamanı, diyetisyen, psikolog, hemşire vb) eksiği var. Sağlık (balneoterapi) uygulamalarında çeşit ve kür yönünden eksiklikler bulunuyor. Hastalığın, doğru termal kaynak ile buluşturulmasında zayıflıklar bulunmakta. Hastalar, doğru kaynağı uzman önerileri ile değil, kulaktan dolma bilgilerle bulmaya çalışıyorlar. Kür uygulama sürelerinde uygunsuzluklar bulunmakta. Kür uygulamalarında çağdaş yöntemler yerine geleneksel yaklaşımlar kullanılıyor. Termalizmin diğer kültürel ve sosyal unsurlarla birleşmesinde sorunlar var.

Ne yapılmalı?
Termal bölgelerimizin, dolayısıyla Eskişehir’in şifalı su zenginliğini değerlendirmek üzere geliştirilen bazı etkinlik, girişim ve yatırım önerileri ile bazı iş fikirleri tartışılıp geliştirilebilir:

Eskişehir’de termal su projelerini de içeren bilgi-proje birikimi ile bilim-iş örgütlenmesini hızlandırmak üzere üniversiteler ve kamu katılımı ile sivil bir “ekonomik sosyal araştırmalar merkezi” kurulmalı. Bu merkezde il yüzeyine yayılmış termal suları da içerecek biçimde envanter çalışmalarının yapılması sağlanmalı, yeni çalışmalar teşvik edilmeli ve yapılmış çalışmaların yayınlanması imkânı yaratılmalı.

Yörelerde, yerinde ve/veya taşınarak daha iyi değerlendirilebilmesi için yeni imar planı da dikkate alınarak yüksek nitelikli ve konaklama olanakları ile donanmış termal tesis projelerinin gerçekleştirilmesi koşulları zorlanmalı. Girişimci, yatırımcı ve mülk sahiplerinin bu konuda bilgilendirilmesi, özendirilmesi sağlanmalı. Termal proje yatırımında bulunabilecek hedef girişimci ve yatırımcılara yönelik (tanıtım, bilgilendirme, yönlendirme türünde) paket ve nokta programlar uygulanmalı.

Yurt içi ve yurt dışı danışmanlık kuruluşlarından termal projelendirme konularında destek ve danışmanlık hizmeti alınmalı. İl/yöre yüzeyine yayılmış olarak bulunan termal maden sularının önem ve öncelik sırası da dikkate alınarak yeniden fiziksel, kimyasal analiz ve tıbbi değerlendirmelerinin yapılması, böylece (yer altı hareketleri nedeniyle değişmiş olabilecek) envantere ilişkin bilgilerin yenilenmesi sağlanmalı.

Yörelerde yeni termal kaynaklar bulunması, var olanların debi ve kalitelerinin iyileştirilmesi için arama, inceleme ve araştırma çalışmaları yapılmalı. Bu konuda başta valilikler olmak üzere yerel yönetimler ve ilgili sivil kuruluşlar seferber olmalı. MTA, yerel su kanalizasyon idareleri, üniversitelerin ilgili bölümleri gibi kuruluşların bu yönlü hareketlenmeleri için çalışmalar yapılmalı. Yeni deprem haritaları uyarınca; sıcak su kaynaklarının aktif faylar ve yer üstü suları ile ilişkileri dikkate alınarak yeni sondaj çalışmaları yapılmalı. Diğer yandan Kızılinler’de yapılan başarılı olmuş kaynak bulma çalışmalarını hızla yatırımla buluşturmak gerekiyor. Bu ihtiyaç, Eskişehir’in bir ‘sağlık kenti’ olma vizyonuna da uyuyor.

Genelde “kent turizmi” kavramına uygun olarak yöre turizminin, özelde sağlık turizminin özendirme, yönlendirme ve eşgüdümünü sağlamak üzere il temelinde “Tanıtım Konseyi” oluşturulmalı. Turizm işletmeci ve girişimcilerinin yasal mevzuat, kredi imkânları ve değerlendirilebilecek termal turizm potansiyeli konularında bilgilenmeleri sağlanmalı. İlgili resmi mevzuatın derli toplu basımı sağlanmalı; girişimci ve yatırımcı olmaya aday kişi ve firmalara adı geçen konularda eğitim alma olanakları yaratılmalı.

Termalizm vizyonuna ışık tutacak biçimde seminer, konferans ve panel türünde çalışmalar yapılmalı. Yerel seminerlere bilim, tıp ve iş dünyasının katılımı ile önce ulusal, daha sonra uluslar arası boyutlara ulaşması sağlanmalı. Yerel tıp fakülteleri ve sayıları giderek artan hastanelerin desteği ve katkılarıyla sağlık turizmi ve termal sıcak sularla tedavi konusunda ulusal ve uluslar arası atölye çalışmaları yapılmalı.

Turizm acentaları ile turist rehberlerinin söz konusu yörenin şifalı sıcak suları konusunda bilgilenmeleri yönünde çalışmalar yapılmalı. Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü, yerel yönetimler ve üniversitelerin katkılarıyla konu olarak sıcak su zenginliklerini de içerecek biçimde turizme yönelik kurs, sertifika programı ve eğitimler düzenlenmeli; basılı ve görsel yayınlar üretilmeli.

İlköğretim okullarından başlamak üzere söz konusu yörenin termal olanaklarının öğrenciler tarafından bilinmesi sağlanmalı. Okullarda termal kaynakları değerlendirmeye yönelik yaklaşımları hedefleyen kompozisyon, makale ve resim yarışmaları açılabilir. Yerel kültür-sanat festivalleri bağlamında termal turizm fikrinin de işlenmesi ve tanıtılması gündeme alınabilir.

Eğer bölgenin bilimsel / teknolojik / akademik / tıp potansiyeli uygunsa (-ki Eskişehir bu açıdan uygundur) kongre turizmi fikrinin, sağlık turizmi ile birleştirilebilmesi için var olan termal tesislerin kullanılma yolları araştırılmalı. Sivil toplum kuruluşları söz konusu potansiyel ve tesisleri üyelerine tanıtmak üzere kongre, konferans ve festival türü etkinliklerini bu bölge ve tesislerde yapmaya özen göstermeli. Yerelde hazırlanıp yayımlanan Internet sitelerinde şifalı sıcak sular konusunun da yer alması sağlanmalı. Bu konuda adı geçen sitelerin yöneticileri ile iletişime geçilmeli; site geliştiricilerin ihtiyacı olan yazılı ve görsel malzeme ile desteklenmeleri sağlanmalı.

Bölgedeki termal potansiyelin ülke çapında ve uluslar arası düzeyde pazarlanabilmesi için uygun bir pazarlama programı belirlenip gerekli çalışmalar yapılmalı. Değişik talepleri olan turistik termal hizmet müşterilerinin ihtiyaçlarının karşılanması için termal ürün çeşitliliğini sağlayacak çalışmalar yapılmalı. Bu çalışmalardaki ürün ve hizmetlerin, “kent turizmi” bağlamında diğer turistik (tarihsel, kültürel vb) karmalar ile birlikte değerlendirilmesi göz önünde bulundurulmalı. Termal turizm hizmetlerinin spor, dinlenme, eğlence ve kültürel etkinlikler gibi diğer rekreasyon öğeleri ile birleştirilerek yeni hizmetler üretilmesi konusunda çalışmalar yapılmalı. Eskişehir termal potansiyeline uygun kür / tedavi türleri araştırılmalı ve modellenmeli.

Termal turizm işletmesinin öğeleri olan reklam, satış geliştirme ve halkla ilişkiler konusunda programlı çalışmalar yapılmalı. Bu konularda turizm işletmelerinin yeni eğitimler almaları teşvik edilmeli. Başta termalizm olmak üzere Eskişehir-Afyon-Kütahya gibi illere yayılmış olan yerel potansiyel bir yarışma öğesi olmaktan çok, bir ortaklık konusu olarak değerlendirilmeli. Bölgesel alan (havza) fikrini geliştirmelidir. Eskişehir olarak diğer illerle birlikte termalizmi de içeren bölgesel proje ve programlar geliştirebilir. Bu bağlamda illerdeki resmi ve sivil kuruluşlar (meslek odaları) bölgesel koordinasyon amacıyla bir araya gelmeyi düşünmeli.

İş çok…
Yapılacak çok iş var. Ama önce plan, sonra örgütlenme, ardından program ve bütçe, devamla uygulama ve izleme gerekiyor.