Bir Zamanlar Eskişehir ve Çiğbörek

Bir Zamanlar Eskişehir ve Çiğbörek

Gürcan Banger

Öncelikle sözcük konusunda hassas olanlar için “çiğbörek” olarak isimlendirmemin nedenini açıklayayım. Geleneksel bir Tatar yemeği olan çiğbörek; şuborek, çuberek, şırbörek, çiberek, çibörek veya çiborek gibi isimlerle de anılır. Bunlar arasında en yaygın kullanılanı çiğbörektir. Türk Dil Kurumu, kendi sözlüğünde “çiğ börek” olarak yer vermektedir.

Böreğin isminin kökeni konusunda çeşitli görüşler var. Bazı kişiler böreğin pişirilmesi sırasında çıkan ses nedeniyle bu ismi aldığını, kimileri ise Kıpçak lehçesindeki “lezzetli” sözcüğüne bağlayarak “çibörek” ismini aldığını söylemektedir. Henüz bu konuda bir uzlaşma oluşmuş gibi görünmüyor.

Basit olarak çiğböreği şöyle tanımlayabiliriz: “Çiğ kıyma, soğan ve baharat karışımının açılmış yufkaya konulup yağda kızartılmasıyla yapılan börek.” İçine konan harç; kıyma, soğan, az tuz, az karabiber ve su ile hazırlanır. Çiğbörek hamuru ise un, az tuz ve sudan yapılır. Çiğbörek; adının yanıltıcı olabilmesine rağmen etli çiğ köfte gibi çiğ et içermez; ancak et böreğe içli köfteden farklı olarak pişirilmeden konulur. Çiğböreğin tarifini bu konunun uzmanlarına bırakarak bu yemeğin tarihle ilişkisine bakalım.

En yoğun Tatar nüfusunun yaşadığı illerden birisi olarak Eskişehir, Kırım’dan sonra çiğböreğin anavatanı sayılır. Çiğböreğin Eskişehir ile birlikte anılmasının nedeni, 1800’lü yıllarda ağırlıklı olmak üzere Eskişehir’in Kırım’dan ve Balkanlardan aldığı kitlesel göçlerdir. Bu bölgelerden Eskişehir’e gelen göçmenler, bu kentte tarım, el sanatlarında ve yapıcılıkta bazı değişikliklere neden olurken, aynı zamanda yeni bir yemek ve mutfak kültürünün de Eskişehir’e gelmesine vesile olmuşlar.

Kırım’dan Türkiye’ye olan kitlesel göç, 1784 tarihinde Kırım Hanlığı’nın ortadan kalkması ile başlar. Bu tarihte Rusya, Kırım Hanlığı’nı kendisine bağlar. Daha önceki tarihlerde de Kırım’dan Anadolu’ya göçler olduğu bilinmekle birlikte göçün kitlesel olan bölümü 18’inci yüzyıl ve sonrasına denk gelir.

Çiğböreğin mucidi olarak kabul edebileceğimiz Kırım Tatarları, Eskişehir’e ilk kez 1856 Kırım Savaşı sonrasında gelmeye başladılar. O dönemdeki göçlerin yerleşim yeri ağırlıklı olarak Odunpazarı semti idi. Bu göçlerin sonuçlarından birisini Odunpazarı semtindeki bazı yapıların Kırım tarzındaki bazı kozmetik değişikliklerle oluştuğunu gözlüyoruz. Örneğin dairesel balkonların veya çıkmaların (çıkıntıların) Eskişehir halk mimarisinin bu dönemde uğradığı değişikliklerden birisi olduğunu biliyoruz.

Kırım’dan Eskişehir’e olan etnik göç, ağırlıklı olarak 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı ve 1878 Teselya Ayaklanması ile başlar. Bu dönem Anadolu’ya ve Eskişehir’e gelen göçmenler “93 Muhacirleri” olarak isimlendirilir. Göç eden topluluklar için Tatarlar, Abazalar, Çerkesler ve Balkan Türklerinden oluşmaktadır. Göçün kitleselliği, gelenlerin sadece Odunpazarı’nda iskân edilmelerini imkânsız kılar.

1980’lere kadar daha çok sayıda olmakla birlikte bugün hâlâ Eskişehir’in eski ara mahallerinde kerpiç evler görmek mümkündür. Bu evlerin yapımı, yukarıda sözünü ettiğim göçe kadar uzanır. 93 Muhacirleri; kentin kuzeyine, Porsuk Çayı’nın kuzey yakasındaki bölgeye yerleştirildiler. Buralarda kerpicin ana yapı malzemesi olduğu, alçak saçakları olan düşük yükseklikli evler oluştu. Birbirini dik kesen sokaklar da dikkate alındığında; bu ‘Tatar mahallerinin’ yapılanması geleneksel Odunpazarı yerleşiminden farklı idi.

Eskişehir’ göç eden Tatarların ağırlıklı işleri tarım ve hayvancılık idi. Örneğin hayvancılık geçmişine bağlı olarak deri işleme de bu insanların getirip geliştirdikleri iş alanlarından birisi oldu. Tarıma dayalı bir yaşam kültürü, aynı zamanda tahıl (hamur) odaklı beslenmenin yaygın olması anlamına gelir. Tatarların geleneksel işleri, bir yanda hamuruyla diğer yandan et ve kıymasıyla çiğbörekte bir simge olarak kendini ifade eder.

Günümüzde çiğbörek, Eskişehir ile özdeşlemiş bir geleneksel yemektir. Türkiye Patent Enstitüsü’nün (TPE) İnternet sitesinde (çalışma arkadaşım Hulusi Kıyık’ın katkılarıyla) yaptığım küçük araştırmada çiğbörek ve met helvası için fikri mülkiyet (coğrafi işaret) başvurusu yapıldığını öğrendim. Geleneksel değerlerimize sahip çıkmak açısından önemli… Dilerim; diğer kültürel değerlerimizi de yitirmeden hatırlar ve kayıt altına alırız.

Kentte Mevsimleri Yaşamak

Kentte Mevsimleri Yaşamak

Gürcan Banger

Her kent, mevsimlere göre farklı bir güzelliği var. Belki de “olmalı” desem daha doğru bir söyleyiş olacak. Kırda olduğu gibi; kentte de mevsimleri duyumsayabilmek, yaşayabilmek gerekli. Kentin mekânsal düzenlemesi zamanın değişimini, doğanın mevsimsel dönüşümünü yaşamaya imkân vermeli. Baharın uyanışını, yazın güneşin sıcağını yaşayabilmeli insan.

Eskişehir’in tipik özelliklerinden birisi, ilkbahar ve güz özelliklerinin fazlaca yaşanmamasıdır. İklim, hızla kıştan yaza geçer. Hele kırsalda yaşamıyorsanız, baharı fark etmek, yakalayıp yaşamak çok zordur.

Kentin dışına çıkıldığında ise kısa da olsa baharı görmek, duymak ve koklamak mümkün oluyor. Ama kentin mekanik yaşamına öylesine sıkışmışız ki; yaşadığımız duvarların arkasında mevsimlerin değiştiğini kavramakta zorluk çekiyoruz.

Duvarlar diyorum çünkü sadece binalarda çepeçevre kuşatılmış değiliz. Sokağa çıktığımızda da dev binalar yolumuzu kesiyor, bizi yüksek duvarlarla oluşturulmuş uzun kent koridorlarında göğü bile göremeden yaşamaya mahkûm ediyor.

Sağlıklı bir kent, öncelikle insanları sağlıklı olan kent demek. O kentle ilgili kalp hastalıkları, krizler, kanser gibi ölümcül sorunlarla ilgili istatistikler nasıl bir yerleşimde yaşadığımıza ilişkin ipuçları verir. Ruh sağlığımızla ilgili ölçümler ve karşılaştırmalar da önemli.

Sağlıklı bir kent, kendi ilerleyişi içinde insanlara daha sağlıklı ortamlar, mekânlar ve fırsatlar sunmalıdır. Kentsel mekân kullanımından elde edilen iyileşmeleri görmek zorundayız. Kentimizi, benzer kentlerle karşılaştırdığımızda; sağlıklı ortam ve hizmetler sunulmasından dolayı yurttaşların daha az oranda hastalıklarla boğuşmak durumunda kaldığını görmemiz gerekir. Sağlıklı bir kent, insanların daha sağlıklı yaşabilecekleri fırsatlar sunar.

Kentte kendimizi mahkûm etmemizin tek aracı, bizi çepeçevre saran duvarlar değil. Önce çağdaş kent yanılsaması ile yüksek duvarları ve uzun koridorları olan kentsel mekânları yaratıyoruz. Sonra da bu uzun mesafeleri aşmak için taşıt ismini verdiğimiz araçlarla havayı kirletiyor, kaynaklarımızı gereksizce harcıyor ve sağlıksız beslenmemizi taşıt kullanma tembelliği ile pekiştiriyoruz. Sağlıklı bir kent, insanları taşıt kullanmaya değil, yürümeye teşvik eder.

Bir kent ile ilgili karar vermenin araçlarından birisi de insan gücüyle çalışan bisikletlerin kullanım durumuna bakmaktır. Sağlıklı kentlerde uzun sayılabilecek mesafeleri kat etmek için yürüme veya bisiklet kullanma tercih edilir. Eğer bir kentte bisiklet kullanımı, kent trafiğini tehdit eden bir unsur olarak algılanıyorsa, o kentte yapılmış ve yapılmakta olan çok ciddi yanlışlar var demektir.

Bir kentte yapılacak bir yürüyüş, yorulma mesafesinde sağlıklı bir açık ortamda dinlenebilmek demektir. Bu nedenle sağlıklı bir kent, insanlara açık havada örneğin baharı görerek, koklayarak yaşayabilecekleri imkânlar sunar. Eğer çevresi duvarlarla çevrilmiş bir ortamda nefes almaya çalışıyorsanız, ortada ciddi kentsel yanılgılar var demektir.

İnsan bir kentte mekânlarla, o kentin yarattığı olanaklarla buluşabilmeli. O kentte yaşamak, insanın hayatına özler, renkler, sesler ve renkler katabilmeli. Çünkü sağlıklı bir kentte insanlar mekânlarla mevsimleri görür, duyar, koklar ve sağlıkla yaşarlar. İnsan yaşamı için kent, kentin fiziksel varlığından daha fazla bir şeydir. İşte, bu nedenle kenti metal kafesler, beton hapishaneler ve plastik oyuncak evler topluluğuna dönüştürmemek lazım.

Kent, Seçim, Milletvekili ve Bakan

Kent, Seçim, Milletvekili ve Bakan

Gürcan Banger

Eğer önemli bir değişiklik olmazsa 2011’în son çeyreğinde yeni milletvekillerimiz olacak. Muhtemelen Meclis önemli oranda değişecek. Milletvekili aday adayları şimdiden hazırlıklara başladılar. Partisiz olanlar kendilerine uygun parti seçerken bazıları davet almak için vitrine çıkma gayreti içindeler.

Küreselleşme olgusu herkesin dilinde olan bir kavram… Muhtemelen eski veya yeni, deneyimli veya bu ‘işe’ ilk kez soyunan bir milletvekili aday adayının da bu konuda fikri vardır. Ama genelde konunun bir yönü gözden kaçırılır. Küresel Çağın getirdiği olgulardan birisi, kentler arası rekabettir. Bu süreçte hem ulusal hem de küresel düzeyde her kent, bir ekonomik ve sosyal figür olarak ayakta kalma ve hızlı büyüme çabasına girdi. Artık şirketler gibi şehirler de tüm Dünyada birbirleri ile yarış halindeler.

Kentler arası yarışın varlığını ve şartlarını gözden kaçırmak, kentin hızla pozisyon kaybetmesine neden oluyor. Tökezleyen, zamanında doğru atılımları yapamayan veya gerekli gelecek tasarımını oluşturup doğru stratejileri uygulayamayan kentler silinip yok olma sürecine giriyorlar. Türkiye’ye baktığımızda; kentler yarışını doğru biçimde kavrayan yerleşimlerin hızla yol aldıklarını görürüz. Özetle; atı alan Üsküdar’ı geçiyor, diğerleri ise geride nal topluyor.

Bu yarışta daha ‘iyi’ görünümlü bazı kentlerin, diğerlerinin görece geride olmasını ‘rahatlama’ vesilesi yapmamak gerekir. Yarışta başladığınız nokta kadar hızlanma yeteneğiniz de önemlidir. Fırsatları iyi kullanabilen veya kendine yeni fırsatlar yaratabilen kentler, artan ekonomik ve sosyal büyüme ivmeleri nedeniyle diğerlerini geçme başarısını elde edebilirler.

Bugünkü düzende bir kentin Ankara’da siyaseten güçlü temsili, kentler arası yarış için en değerli hızlandırıcılardan birisidir. Kaynakların çok büyük kısmının devlette toplandığı ve yerelden yönetilebilecek çok fazla olanağın bulunmadığı bir ülkede başkentte siyasi temsilin ve pozisyonel ağırlığın etkili olması doğaldır. Milletvekilleri, seçildikleri kentin Ankara’daki bağlantı noktalarıdır. Mecliste yasama (ve eğer imkân bulurlarsa hükümette yürütme) görevleri dışında, seçildikleri kenti Ankara’da temsil etmek gibi vazgeçemeyecekleri bir görevleri vardır.

Eskişehir açısından geçtiğimiz dönemin vekilleri, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz görevlerin yerine getirilmesi açısından başarılı olmuşlar mıdır? Buna rahatlıkla “Evet, başarılıdırlar” demek hiç kolay değil. Belki kendi partililerinin ya da yandaşlarının işlerini takipte başarılı olmuş olabilirler. Ama geçtiğimiz dönemlerde Eskişehir’in olması gerekenin altında destek ve katkı aldığı açık bir gerçektir. Katkı alanlar ile daha az alabilen Eskişehir arasındaki farkı görmek için (iktidarın her anlamdaki desteğine fazlasıyla sahip olan) Kayseri ve Konya’yı incelemek yeterlidir. Bu iki şehrin (Ankara’nın desteğini almadan) sadece kendi iç dinamikleriyle başarılı olduklarını söylemek mümkün müdür? Hâlbuki Eskişehir gibi büyüyebilecek, ulusal ve küresel yarışta yer alabilecek kentlerin önünün açık tutulması gerekir.

Geçtiğimiz seçim kampanyası dönemlerinde nerdeyse tüm adaylar, kentteki sosyal ve ekonomik aktörlerle periyodik toplantılar yapılacağının ve sorunların tespit edilip çözümlerinin takipçisi olunacağının sözünü vermişlerdi. Ama ne yazık ki, dedikleri gibi olmadı. Aynı partiden seçilen vekilleri bile sorun tespiti ve çözüm arayışları için yeterli ölçüde ve katkı yapacak biçimde bir arada göremedik. Geçtiğimiz dönemde uzun zamandır ilk kez bir bakana sahip olan Eskişehir, bu şansını da iyi değerlendiremedi.

Kentler arası yarışın hızlı kentlerinde değişik görüşler arasında uyum ve uzlaşma aranırken, Eskişehir’de gündem çatışma ve uzlaşmaz tartışmalar üzerine kuruldu. Sorunlar, yerel aktörler tarafından ziyaretçi bakanlara ancak 3-5 dakikalık ortamlarda aktarılmaya çalışıldı. Ankara’ya giden heyetleri karşılayıp üst düzey görüşmelerde önayak olan vekilleri göremedik. Başka illerin vekilleri, ilden gelen heyetlerle toplantılar yapıp çözümler ararken, bizimkilerin ne hikmetse daima “Meclis’te çok yoğun çalışma ve programları oldu”. Özetle; vekiller ya Eskişehir’e gelmediler ya da onları Ankara’da bulamadık.

Şimdiye kadar milletvekili aday listelerinde içeriden veya dışarıdan farklı adaylar gördük. Seçilemese bile Eskişehir’i unutmayacağına ‘yemin billâh edenler’ oldu. Bırakın seçilemeyenleri; çoğu zaman seçilenleri bile mum ışığıyla arar olduk. Dolayısıyla bu dönem (nasıl sağlama alacaksak) aday belirlememizdeki ilk koşul, içeriden veya dışarıdan ama kesinlikle Eskişehir’i unutmayacak adayları bulup çıkarmamız gereğidir.

2011 Genel Seçimleri sonrasında (mevcut anket sonuçlarına göre) iktidarda Mecliste grup kuracak biçimde yer bulma ihtimali olan partiler AKP, CHP ve MHP’dir. Eskişehir olarak son dönemde Kayseri ve Konya gibi önemli hizmetler alan iller arasında katılmak istiyorsak; ilimizdeki partilerimiz, listelerine mutlaka Eskişehir’den seçilip bakan olabilecek birikim, kalite ve üstün nitelikte adaylar koymalıdırlar. Aday adayı olacakların da kendilerini bakan olacak biçimde hazırlamaları gerekir. Kentin ihtiyaç ve beklentilerini; aday adaylarının kişisel ikbal arayışlarının önüne koymak zorundayız. Eskişehir’in kendisini sırtlayacak vekilleri ve bakanları olmalı.

Eskişehir’in Mecliste sıra neferi olacak imi timi bellisiz aday adaylarına değil; finans ve yatırımlarla ilgili alanlarda bakan olabilecek nitelikte vekillere ihtiyacı var. Adaylığa soyunanın da, aday belirleyecek olanın da bu gerçeği göz önünde bulundurması kaçınılmaz…

Bir Zamanlar Eskişehir ve Odunpazarı – 1

Bir Zamanlar Eskişehir ve Odunpazarı – 1

Gürcan Banger

Bugünkü duygu ve düşüncelerimi pek çok kez yazdım. Tanıdık gelecek size. Ama hatırlatmada yarar görmekteyim. Eskişehir’i andığımızda; tarih, kültür, kimlik ve geçmişten geleceğe uzatan ilişkilerle tanımlanmış bir mekân aklımız gelmeli. Çünkü bir kentin mekânsal tanımlaması; ister geleneksel ister çağdaş, nasıl bakarsanız bakın, bu unsurları içermek zorunda. Acaba adı eskilik ve tarihilik konusunda geleneksel bir çağrışım yapan Eskişehir’de durum böyle mi? Özgün bir Anadolu-Türk yerleşimi Odunpazarı semti ve Cumhuriyet’in 10’uncu yılının yadigârı Eskişehir Şeker Fabrikası gibi sayıları giderek azalan birkaç emaneti çıkarırsanız, Eskişehir’de ne gelenek kalmış, ne tarih, ne de yerel ilişkiler kültürü… Kentin geçmişten bugüne uzanan kültürüne sahip çıkmaya çalışan insan adedi bile neredeyse parmakla sayılacak kadar az…

Daha önceki bir yazımda Augé’den söz etmiştim. “Non-Lieux” isimli kitabıyla ismini duyurmuş olan Fransız antropolog ve filozof Marc Augé, bu tür özelliklerle oluşmayan, yani belirli bir kimliği ve tarihi olmayan mekânlara “yok-mekân (non-lieux)” adını veriyor. Bir anlamda “yok-mekân”, tarihsel ve kültürel kökleri olmayan ve sanallık ruhu içinde yaratılmış ve en önemlisi geçmişi reddederek yok etmeyi tercih eden bir mimarî veya teknolojik mekân anlayışıdır.

Eskişehir’in az gezdiğim semtlerinde dolaşırken, “Acaba” diye sorarım “Beni gözlerim kapalı halde buraya bıraksalar Eskişehir’de olduğumu bilebilir miyim?” İnsanın kentle mekânsal bağlantısı şöyle bir örnekle tanımlanabilir. Gözleri bağlı bir kişinin gözlerini Dünya’nın herhangi bir kentinde açtığınızda, o kenti bilip tanıyabiliyorsa, bu durumda o kentin ayırt eden bir kimliği var demektir. Bunları semtlere, mahallelere, sokaklara ve meydanlara da indirgeyebilirsiniz. Eğer gözlerini açan kişi, çevresinde gördüğü özgün olmayan yapılanmadan dolayı kenti tanımakta zorlanıyorsa; o kentin bir kimlik sorunu olduğundan kuşkulanabilirsiniz. Yine o kent mekânlarının insanla bağlarında sorunlar olduğunu söyleyebilirsiniz.

Bir zamandır bu şehirde yaşıyorsunuz. Eskişehir’desiniz; bir sokakta veya caddede yürürken, durun ve çevrenize özenle bakın lütfen. Şimdi şunu söyleyin; bu kenti, başka şehirlerden ayırt eden nedir? Eğer kendinizi o kent yerine, Brüksel veya Londra ya da Viyana’da ‘gibi hissediyorsanız’, bu durumda Augé’nin söylediği gibi bir “yok-mekâna” düşmüşsünüz demektir.

Küreselleşme olgusunun net sonuçlarından birisi, egemen kültürün, yerel kültürü silerek her alanı aynılaştırmasıdır. Küresel Çağın kentleri dönüştüren aşırı tüketim anlayışı, tüm yaşam kültürlerini ve mekânsal kullanımları birbirine benzetmeye çalışıyor. Hiç kuşkusuz; bu, küreselleşmenin net sonuçlarından birisidir. Artık önemli olan, o kentin özgünlüğü ve kimliği değil. Önemli olan, o kent içinde örneğin Coca Cola’yı veya Toyota’yı ya da Pierre Cardin’i birbirinden ayırt edebilmek… Bu yeni durum, ulusal ve yerel kimlikleri de ortadan kaldırıyor. İngiliz, Fransız, İtalyan veya Türk olmanız önemli değil; önemli olan, örneğin Mercedes’i fark etmeniz… Dolayısıyla tüm kentler, giderek birbirini andıran küresel marka toplulukları haline dönüşüyor. Bir anlamda; “Kahrolsun kimlik, yaşasın küresel markalar!..” diye çığlık atıyor bugünün kentleri…

Eğer geleneksel yerel değerlerimiz avucumuzdan kum taneleri gibi kayıp gidiyorsa, bunun vitrini sadece markalardan ibaret değil. Yaşamın doğallığını da yitiriyoruz. Doğa ve canlı yaşam ile iç içe olması gereken kentler, giderek artan biçimde doğal ölçekten ve insandan kopuyor. Mekân ölçeği, insan boyutlarını aşmaya başladı. Daha çok tüketebilmemiz için, insanın algılamakta zorlandığı yeni bir sanal dünya yaratılıyor. Adeta bilgisayar oyunlarındaki ruhsuz karakterlere benzemeye başladık. Başkalarının bizim adımıza yarattığı hapishane benzeri dar bir iklimde yaşamaya zorlanıyoruz. Bu iklime dokunmak ve bu ortamın ilişkilerine insanca katılmak gün be gün zorlaşıyor.

Hiç kuşku yok ki; geçmişten ve gelenekten hızla uzaklaşıyoruz. İnsanın insanla ve doğayla iletişimi demek olan iç içe bir yaşamın uzağına düşüyoruz. Geri dönmek istediğimizde ise; ne yazık ki, ulaşmak istediklerimizin tümünü yitirmiş olacağız. Geriye sadece aynılık ve sıradanlık kalmış olacak. Bu durum, üzülmeye değer bir haldir.

Ben; geleneği olan, tarihsel ve kültürel köklere sahip, gözlerimi açtığımda tanıdığım, çocukluğumun geçtiği, bana o lezzeti veren ve Eskişehir’e benzeyen bir kentte yaşamak istiyorum. Geleneksel Odunpazarı’nın sokaklarında dolaşırken hissettiklerimi, duymamı sağlayacak bir kentte soluklanmak istiyorum. Benim gibi köklerini ve geçmişten geleceğe uzayan ilişkilerini hissetmek isteyen başka yurttaşlar olduğuna da eminim. Eğer mimarlar, kent ve bölge plancıları ‘bizim için’ bir şeyler yaratmak istiyorlarsa, bunu dikkate almak zorundalar. Hatta sadece dikkate almasınlar; olup bitecek olanın tasarımında vatandaşlar olarak bizlerin de tuzu biberi olsun.

Bir Zamanlar Eskişehir ve Odunpazarı – 2

Bir Zamanlar Eskişehir ve Odunpazarı – 2

Gürcan Banger

Eskişehir, ayırt edici özellikleri olan bir ildir. İl merkezinin özellikleri de çok ilginçtir. Porsuk Çayı’nın varlığı ile içinden bir akarsu geçme ayrıcalığına sahip bir kenttir. İl merkezinde var olan sıcak su kaynağı, Dünya’nın çok az kentine nasip olmuştur.

Eskişehir, yerleşim özellikleri ile ilginç bir öyküye sahiptir. Porsuk Çayı kenti ikiye böler. Eskişehir’in yerleşim tarihinde Porsuk’un ayırdığı “aşağı ve yukarı” olmak üzere iki parçanın farklı anlamları vardır. Kuruluşu açısından; konutların bulunduğu güney bölgesindeki tepenin etekleri bir şehristan (konut bölgesi) izlenimi verirken, kuzeyde sıcak su kaynağının civarı bir rabad (çarşı bölgesi) gibidir. Geçmişte bu bölgeyi gezen seyyahlar doğrular bu gerçeği. Eskişehir, surlarla çevrilmemiş bir şehristan ve bir rabaddan oluşan özgün bir Türk-Anadolu kentidir. Bu biçimiyle Asya’dan taşınan bir kent geleneğinin sürdürücüsüdür. Şarhöyük ve Karacaşehir ile ilgili bazı yorumlara rağmen, elimizde (Türklerden önce mevcut) eski bir yerleşimin üstüne kurulduğuna dair bir veri de yoktur. Eskişehir, özgün bir yerleşimdir.

11’inci yüzyılda Odunpazarı bölgesi Türklerin yeni yerleşim alanı olarak kullanılmaya başlar. Odunpazarı, Türklerin oluşturduğu bir yerleşim yeri olarak Anadolu’nun ilginç örneklerinden birisidir. Daha sonraki yıllarda temel olarak Odunpazarı’nı içine alan ve kentin güneyinde yer alan bu bölge Yukarı Mahalle olarak anılır.

1905 yılında kentin yükselti olarak daha alçak bölümünde yer alan Aşağı Mahalle’de büyük bir yangın olur. Burada yoğun olarak bulunan kamu binaları ve ticarethaneler büyük zarar görür. Bu nedenle bu yapılarda gerçekleştirilen bazı işler Yukarı Mahalle’ye kaydırılır. Odun ticaretinin de bu bölgeye kaymasıyla Yukarı Mahalle, Odunpazarı olarak anılmaya başlar.

Aynı yıllarda başka işler de Yukarı Mahalle’ye doğru hareketlenir. Bunlar arasında demircilik, bakırcılık ve lületaşı işçiliği ilk akla gelenlerdir.

Eskişehir tarihinin ve sosyolojisinin en etkili gelişmelerinden birisi 19’uncu yüzyıldan başlayarak 20’nci yüzyılın ilk dilimine kadar sürmüştür. Bu yıllarda kent, önemli miktarda Türk kökenli göç almıştır. Göç ile gelen insanların genelde Aşağı Mahalle’de yerleştikleri bilinmektedir. Hatta yerliler ve göçmenler arasında (artık izleri silinmiş olan) Yukarı ve Aşağı Mahalle gerginliğinden söz edilir. 1950’li, 1960’lı yıllarda yaşayanlar bunun örneklerini bilecekler.

Sıcak suların bulunduğu bölge olan Aşağı Mahalle, genelde kentin ticari fonksiyonlarını yüklenmiştir. Odunpazarı bölgesi ise daha çok bir konut alanı olarak kalmıştır. Odunpazarı Evleri’nin özgünlüğünün ve kalıcılığının başlıca nedeni budur.

Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında yerleşim de kentin kuzeyine kaymıştır. Kentin zenginleri Yukarı Mahalle’deki evlerini bırakarak kuzeye, ovada kurulmuş olan yeni konutlara kaymışlardır. Ticaretin ve yerleşmenin kuzeye kayması ile Odunpazarı Evleri’nin bulunduğu alan konut veya işyeri amacıyla arsa olarak talep edilmemiştir. Böylece bir kısım geleneksel evlerin bugüne ulaşması mümkün olmuştur.

Odunpazarı semti, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEYAK) tarafından 1981 yılında tarihi ve kentsel sit (koruma alanı) olarak belirlenmiştir. 1986 yılında Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu tarafından kentsel sit ilan edilmiştir. Bugün Odunpazarı bölgesinde yeni bina yapılması ve eski binaların onarılması veya değiştirilmesi Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun iznine bağlıdır. Ne yazık ki; bu tarihi yerleşim merkezi, en büyük tahribata 1980’lerin başına kadar olan 10-15 yılda uğramıştır. Modernleşme ve konfor adına bu bölgedeki pek çok yapı yok edilmiştir. O dönemin yerel yöneticilerinin, kültürel korumanın değerini anladıklarını söylemek mümkün değil.

Odunpazarı’ndaki gerek evler gerekse külliye, cami gibi anıt niteliğindeki yapılar geleneksel Türk mimarisinin önemli özelliklerini taşırlar. Bu özellikleri ile yapıldıkları dönemin tarihsel ve kültürel özelliklerini yansıtırlar.

Bunları neden söylüyorum? Odunpazarı yerleşimi ve evleri ile ilgili olarak anlatmaya ve yazmaya devam edeceğim. Yok olan tarihî ve kültürel kimliğimiz için, halen yapmakta olduğumuzdan çok daha fazlasını başarmaya ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Odunpazarı, bize çokkültürlü altyapısı ile Anadolu-Türk geleneğinin mirası olan çok özel örneklerden birisidir.

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 1

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 1

Gürcan Banger

Yakın dönemde Eskişehir, günübirlik ziyaretçi akımına uğradı. Köprübaşı’nda, Odunpazarı’nda, Haller Gençlik Merkezi’nde veya kentin büyük parklarında şehrin günlük konuları ile karşılaşmak mümkün. Bu değişim, gazete manşetlerinde okumaya başladığımız bazı yeni soruları da beraberinde getirdi. Turizm adına bu sorunların en önemlisi, günübirlik ziyaretçilerin Eskişehir turizmi için yeterliliği ve kent turizminin sürdürülebilirliğine ilişkindir.

Diğer yandan Eskişehir’i gözlemek, kent turizmini günübirlik olmanın ötesine taşıyabilecek cevabı veriyor. Kent merkezinde iki tane üniversite var. Bu yaklaşık olarak 50 bin öğrencinin 10 ay gibi bir süreyle şehirde yaşaması anlamına geliyor. Bir başka deyişle; Eskişehir’in 10 ay konaklamalı 50 bin ziyaretçisi (turisti) var. Bu durumu var eden ise bu kadar kişinin bu kadar uzun süreyle kalması için üniversite (eğitim) gibi ‘iyi’ bir neden olmasıdır. Demek ki; ziyaretçiyi kentte günübirlik olmanın ötesinde tutabilmek (bir günden daha fazla konaklatabilmek) için önce ‘iyi’ nedenleriniz olmalıdır. Tabii ki; bu nedenlere bağlı olarak gerekli ve yeterli altyapınız da bulunmalıdır.

Turist çekiciliği, bugünün kentleri için (dolayısıyla Eskişehir için) istenen bir özelliktir. Bir kentin bu niteliği edinebilmesi için bazı koşulları yerine getirmesi gerekir. Bu koşullar üç başlık altında toplanabilir: Kentin imajı, kentin özgünlüğü, kent turizminin sürdürülebilirliği.

Bir kentin dışarıdan nasıl göründüğüne o ‘kentin imajı’ adı verilir. Bir kentin imajı, o kentte yaşayan yurttaşların kendilerini nasıl niteledikleri değil, o kente ziyaretçi olarak bulunan kişilerin ne gördükleri ve nasıl bir izlenim aldıklarıdır. Öncelikle bir kentin çekici bir imajı olmalı; turistler bu kentte ‘iyi’ zaman geçireceklerine inanmaları gerekir. Eskişehir, henüz olgunlaşmakta olan imajının olumlu yönde sürdürülebilir gelişmesi için çaba harcamalıdır. Sürdürülebilirlikle güçlendirilerek yeterince olgunlaşmamış (bir başka deyişle kadük ve akim kalmış) bir imaj, ‘kötü’ ve olumsuz bir ‘marka değeri’ kadar zarar vericidir.

Eğer Eskişehir’in beklediği günübirlikte daha uzun süreli ziyaretçi ise bu durumda turist çekiciliği yüksek bir kent gibi ziyaretçilere ‘kolaylık’ sunmalıdır. Bir kentin sunacağı kolaylıklar arasında kolay erişim, kolay ulaşım, kaliteli ve özgün ürün, hizmet çeşitliliği gibi olumlu turizm öğeleri sayılabilir. Bu saydığım unsurlardan ‘kentin özgünlüğü’ çok önemlidir. Başka kentleri kopya ve taklit ederek var olmaya çalışan kentler sonuçta çok olumsuz imajlar edinmektedirler. Eskişehir, kendi içsel kaynaklarını değerlendirerek özgün olabilmeyi başarmalıdır. Özetle; Eskişehir kendi farklılığını yaratmalı, korumalı ve pazarlamalıdır. Özgün olmayan ve sunabileceği çeşitlilik bulunmayan bir kent kısa erimde unutulmaya mahkûmdur.

Bir kentin turizm pazarında yer almasının özgünlüğe dayalı bir diğer koşulu, ihtiyaçların bir arz-talep dengesi içinde karşılanabilmesidir. Kent, ziyaretçilerin bir başka kentte karşılayamadıkları ihtiyaçlarının giderilmesinde başarılı olmalı, müşteri memnuniyeti yaratmalıdır.

Kentte pazarlanan tüm ürünlerin o kentte üretilmesi zorunlu değildir. Ama o kentin söz konusu ürüne değer katabilmesi önemlidir. Turistler için o ürünün veya hizmetin o kentte alınmasının farklılığı olmalıdır. Eğer Eskişehir’den söz ediyorsak, Eskişehir pazarladığı tüm ürün ve hizmetlere kente özgü değerler katarak kendi farklılığını yaratmalıdır.

Yukarıda da değindiğim gibi; kent turizminin vazgeçilmez koşullarından bir diğeri ‘sürdürülebilirlik’ ilkesidir. Kentte turizm alanında ilerleme süreci sürdürülebilir olmalıdır. Bu ilke, var olan doğal ve kültürel değerlerin (yani sit alanlarının, doğal alanların, anıtların, tarihi endüstriyel yapıların ve doğal varlıkların) turistik olarak pazarlanmaları yanında gelecek kuşaklar için korunmaları ve geliştirilmelerini zorunlu kılar. Sürdürülebilir olmayan turizm anlayışı, kendi geleceğini yok eden ve unutulmaya aday bir tercih olacaktır. Eskişehir, kent turizmi alanına yeni adım atmış bir kent olarak böyle bir riskle karşı karşıyadır.

Dolayısıyla kentin iç turizm kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmaları yanında uzun dönemde var olmalarının da dikkate alınması gerekir. Örneğin Eskişehir’de Frig Vadilerinin uzun dönemli korunması, yerel geleneksel mimarinin ve mekânsal formların yitirilmemesi, yöresel mutfağın sürdürülmesi, folklorik giysilerin yeni moda ürünlerinde değerlendirilmesi, geleneksel mobilya öğelerinin yeni (örneğin ahşap veya eşdeğeri doğal malzemeden yapılmış) ev eşyalarına yansıtılması ve benzerleri bu bağlamda önemsenmelidir.

Ne yapmalı? Bugün dünyada kent turizmi alanlarında gelir elde etmek amacıyla kentler büyük bir yarış içindeler. Bu bağlamda bir kentin bir turistik ürün olarak kendi kendine başıboş büyümesi önlenmeli; turizm planlaması, kent planlamasının ana bileşenlerinden biri olmalıdır. Bu da kent turizminin örgütlenmesi ve planlanması anlamına gelir. Bir stratejik niyetler ve yönelimler demeti olarak yapılabilecek planlama ise kentin ilgili tüm paydaşlarını içine almak zorundadır.

Kent turizmini de içine alacak biçimde bir kentin geleceğinin planlanması ve gelir elde etmek üzere uluslararası pazarda kentin turistik pazarlaması asla kolay bir iş değildir. Diğer yandan Eskişehir, alternatif turizm potansiyeli ile büyük getiriler elde edebilecek nitelikte bir ildir. Bu potansiyel değerlendirilmeyi beklemektedir. (“Ne yapılmalı?” sorusunu cevaplama çabasına yarınki yazımda devam edeceğim.)

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 2

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 2

Gürcan Banger

Eskişehir, bir adım attığı kent turizmini kalıcı ve sürdürülebilir hale getirmek zorunda. Bunun yolu da günübirlik ziyaretleri, daha uzun süreli konaklamalı turizm haline dönüştürmekten geçiyor. Böyle bir görevin başarılması için hem (konaklama, ulaşım gibi) altyapı yönünden hem de yeni ve çeşitlendirilmiş hizmetler açısından yapılması gerekenler var.

Öyle anlaşılıyor ki; kent merkezindeki termal su kaynağını bir hidroterapi tesisi ile değerlendirmek mümkün olmayacak. Termal suyun bulunduğu bölgede kentsel rantın yüksekliği böyle bir tesisin yapımında engel olarak duruyor. Diğer yandan halen kullanılmakta olan suyu bir başka noktaya taşımak da bir başka bahara kalmış gibi görünüyor.

Eskişehir’de termal su ve rekreasyon (eğlence – dinlence) olarak değerlendirilebilecek bölge Kızılinler Köyü’dür. Burada yapılan sondajlar sayesinde yeni sıcak su kaynakları bulundu. Diğer yandan köyün hemen yakınında akarsuyun varlığı ve çevrenin doğal bitki özellikleri burayı bir termal merkez yapmak için ideal hale getiriyor. Burada yapılacak bir SPA yatırımı, Eskişehir’de 7-21 gün kalabilecek ziyaretçiyi çekecektir. Bu amaçla bölgenin (öncelikle eksik olan hazırlık işlerinin hızla tamamlanmasını takiben) tanıtılması ve pazarlanması için daha planlı bir çalışma yapılması gerekiyor.

Eskişehir’de turisti uzun süreli kalır hale getirecek bir diğer etkinlik türü ise kongrelerdir. Bu tür turizm faaliyetlerini yapmak için kentteki konaklama hizmetleri (hâlâ eksiklikleri olmakla birlikte) belli olgunluğa geldi. Üniversitelerimizin ise kongre turizmine misyonları gereği hazır olduklarını düşünüyorum. Diğer kentsel aktörlerin de katılımı ile düzenli bir kongre takviminin üretilebilir.

Diğer yandan kentteki turizm faaliyeti günübirlik gelenlere çiğbörek yedirip Odunpazarı’nda atılan bir tur ile yetinmekten kurtarılabilir. Bu amaçla (başlangıç açısından) 2-3 günlük daha kapsamlı gezilerle çeşitlendirme yapmak mümkündür. Bu bağlamda Frig Vadilerinin rehberli gezilmesini, kamp – köy – çiftlik – mağara turizmi türlerinin geliştirilmesini öngörebiliriz. Bunlara başka turizm türleri ve faaliyetleri de eklenebilir. Hiç kuşkusuz; böyle bir faaliyetler demeti de ön hazırlık gerektiriyor. Bu çalışma yapılmadığı durumda Eskişehir, şu an kazanmış olduğu imajı hızla geri kaybedebilir.

Çalışmaların sürekliliğini sağlamak ve ildeki turizm ve tanıtma etkinliklerini koordine etmek üzere resmi birimler, özel sektör temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve konuyla ilgili kişilerden oluşan bir Turizm ve Tanıtma Konseyi’nin kurulmasında yarar görüyorum. Böyle bir kurulun, bir Yerel Kalkınma Platformu ile koordineli olarak çalışması ve Bölgesel Kalkınma Ajansı üzerinden projeler kaynak sağlaması mümkündür. Kent turizminin örgütlenmesi, yukarıda sözünü ettiğim biçimde gerçekleşmese bile kesin olan şu ki; bugüne kadar olan modelle hızlı ilerleme kaydetmek mümkün olmadı. Gerek kamuda görev yapan gerekse diğer kurum, kuruluş ve işletmelerde yer alan kişilerin özverili çalışmalarına rağmen kentin turizmden kaynak sağlama imkânı çok fazla gelişemedi.

Günümüz iş dünyası, bize stratejisiz, plansız ve bütçesiz başarı elde etmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Diğer yandan bu kentte kültür ve turizm adına yapılan çok sayıda etkinlik var. İlk anda aklıma geliverenleri saysam bile bir sayfayı dolduracak kadar faaliyetleri sıralayabilirim. Hele her geçen gün yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kültür ve turizm konularına daha fazla zaman ve kaynak ayırdıklarını düşünürsek, bir plan ve program için doğru zamanın geldiğini daha kolayca kavrarız.

Öncelikle il düzeyinde bir araştırma yapılarak değişik kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan turizm ve tanıtma etkinliklerinin belirlenmesi gerekiyor. Bu konuda Nasreddin Hoca şenliklerinden Yunus Emre’yi anmaya, Eskişehir Festivali’nden ESYO Sivil Toplum Şenliği’ne kadar çeşitlendirici ve kapsayıcı olmak lazım. Diğer yandan benzeri etkinliklerin ve aynı konuda çalışan kuruluşların bir araya getirilerek daha etkin ve verimli faaliyetler yapılmasının sağlanması yararlı olacaktır. Bu çalışmaların devamında yıllık turizm ve tanıtma takviminin üretilmesi; geliştirilmekle birlikte yıllık faaliyetlerin bu takvime bağlı kalınarak yapılması; takvimin basılarak yaygın biçimde dağıtılıp duyurulması Eskişehir’in zamanını ve kaynaklarını daha doğru kullanması anlamına gelecektir.

Özetle; Eskişehir’de turizm adına yapmamız gereken önemli işlerden birisi, her yıl düzenli olarak hazırlanan bir Kültür ve Turizm Ajandası’nın oluşturulmasıdır. Bu ajanda birkaç dilde (broşür, CD, Internet sitesi biçimlerinde) hazırlanarak küresel ve ulusal medyaya, yabancı misyonlara, tur şirketlerine, sivil toplum kuruluşlarına ve ilgili tüm diğer kesimlere duyurulabilir. Böylece Eskişehir’e ziyaret yapabilecek kimseler için bir planlama yapmaya imkân tanınacaktır. (Yapılması gereken diğer çalışmaları yarınki yazımda tamamlayacağım.)

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 3

Eskişehir’de Turizmin Sorunları – 3

Gürcan Banger

Eskişehir’in günübirlik ziyaretçilerden daha uzun süreli turizme terfi etmesi için, yeni konaklama tesislerine ve ulaşım imkânlarının genişletilmesine ihtiyaç var. Yurt içi ve dışı uçuşlar için havaalanı acilen hazır hale gelmeli. Kent içindeki demiryolunun yer altına alınması işi acilen halledilmeli. İstanbul – Eskişehir arasında yüksek hızlı trenin de bir an önce işlemeye başlaması gerekli. Ama halledilmesi gerekenler bunlardan ibaret değil. Kalanları saymaya devam edelim.

Değişik amaçlara uygun olarak gezi bölgelerini açık biçimde tanımlayan haritalar içeren Eskişehir Atlası’nın hazırlanması gerekiyor. Gene benzer bir çalışma olarak; Eskişehir’in tarihi, kültürel ve doğal yapı, anıt ve sitlerini tanıtan Eskişehir gezi kitaplarının hazırlanması kent turizmi açısından önemli…

Eskişehir’e turist getirebilecek büyük turizm acentelerine yönelik tanıtım etkinliklerinin yapılması etkili bir pazarlama çalışması olur. Sertifikalı bölgesel turist rehberlerinin yetiştirilmesinin sağlanması; Bakanlık nezdinde mevzuatın aşılması yönünde çalışmalar yapılması; üniversitelerle birlikte teorik ve uygulamaları programların hazırlanmasının yararlı olacağı kanısındayım.

Eskişehir ilini içine alacak biçimde üniversitelerde kültür, turizm ve tanıtma konulu tezler yapılmasını, bunların basılmasının sağlanması; Eskişehir’e turizmine yönelik olarak ders ve seminerler verilmesinin sağlanması kentin turizm alanındaki eksikliklerinin giderilmesi açısından önemlidir.

İlin kültürel, tarihi ve turistik değerlerinin daha iyi tanınmasını sağlamak üzere yerel tarih ve arkeoloji gruplarının kurulmasının sağlanması; üniversitede görevli bilim adamları ile resmi görevlilerin bu gruplarda eğitmen ve rehber olarak yer almalarının sağlanması kentteki aktörler arasında dayanışmayı da sağlayacaktır. Kentte yaşayan meraklı insanların katılımıyla uzmanların yönetiminde (doğa yürüyüşü, dağcılık, mağaracılık gibi) doğa sporları topluluklarının oluşturulması, kendi adıma özlediğim çalışmalar arasındadır.

Üniversite öğrencilerine yönelik olarak (kayıt dönemleri başta olmak üzere) değişik vesilelerle tanıtım etkinliklerinde bulunulması, Eskişehir’in turizm potansiyelinin başka bölge ve illere taşınması açısından yarar sağlar. Üniversitelerde Eskişehir Turizmi konusunda öğrenci topluluklarının oluşmasının sağlanması ise ek katkı yapar. Her yıl veya iki yılda bir Eskişehir Kültürel ve Turistik Değerleri Kongresi’nin yapılması aynı zamanda 2-3 günlük konaklamalı ziyaretçi de sağlar.

Hediyelik eşya olarak değerlendirilebilecek folklorik eşyanın saptanması; yeniden üretiminin sağlanması eksikliğini duyduğumuz faaliyetler arasında. Odunpazarı semtinde yaşayan insanlara geleneksel evlerin değerlendirilmesi konularında eğitim verilmesi ile bunu birleştirerek bir ürün karması oluşturabiliriz.

Frigya Vadilerine yaptığımız turlar sırasında köy muhtar, imam ve öğretmenlerinin de katılımıyla köyde yaşayan yurttaşların turizmden gelir elde etmeleri konularında eğitilmeleri gereğini kavradım. Kır kesiminin hiza önderlerinin öncelikle bilinçlenmesinde yarar var.

Tarihi ve turistik bölgelere ulaşım altyapısının iyileştirilmesi için gerekli devlet birimlerinin katkılarının sağlanması ise vazgeçilmez bir durum. Kırsal kesimdeki kültürel ve doğal varlıklara erişim, yol sorunları nedeniyle önümüzde bir engel olarak duruyor. Diğer yandan; Eskişehir’de görevli öğretmenlerin ilin kültür ve turizm değerleri konularında bilgilenmelerinin sağlanması ve Eskişehir’de hizmet veren medya organları mensuplarının ilin kültür ve turizm değerleri konularında bilgilenmelerinin sağlanması yararlı olur.

Konaklama altyapısının geliştirilmesi için bu konuda yatırım yapabilecek kişi ve kuruluşlarının katkılarının sağlanması konusuna değinmiştim. Konaklama tesislerinde çok yıldızlı otellere kilitlenmemek lazım. Fistolu perdeleri olan küçük otellerin de fazlasıyla ilgi gördüğünü biliyoruz.

Kızılinler’deki termal su ve rekreasyon potansiyelinin değerlendirilmesi için yatırımcılara ihtiyacımız var. Kültür ve turizm konulu girişim ve yatırımlar konusunda özel sektör mensupları ile muhtemel yerel / bölgesel / ulusal yatırımcıların bilgilenmelerinin sağlanması son derece değerli. Bu amaçla planlama yapılmalı.

Son olarak; ulusal ve uluslar arası yayın organlarında Eskişehir ile ilgili haber, belgesel ve röportajlar yayınlanmasının sağlanması, Eskişehir’le ilgili bilgi ve belgelerin toplandığı bir Eskişehir Belgeliği’nin oluşturulması (Eskişehir Bilgi – Belge Kütüphanesi’nin oluşturulması) ve Eskişehir Ansiklopedisi’nin hazırlamasının önemli buluyorum.

Son birkaç yılda Eskişehir’i ziyaret eden günübirlik konuklar ve yaygın medyada yer alan övücü Eskişehir haberleri bizi yanıltmasın. Eskişehir olarak almamız gereken daha çok yol var.

Referandum Sonuçlarını Okumak…

Referandum Sonuçlarını Okumak…

Gürcan Banger

Türkiye sınırları içinde yaşayan toplumun en önemli zaaflarından birisi, ülkeyi içeriden okumaya şartlanmakla ilgili… Genelde ekonomik, sosyal ve siyasal yorumlarımızı içe dönerek yapıyoruz. Bu da; tüm ülkelerin küresel etkiler altında olduğu bir çağda yerel faktörleri fazlasıyla abartıp yorumlama yönünden yanlış yönlere savrulabilmemize neden oluyor.

Türkiye’nin gidişatında dış dinamiklerin ne denli etkili olduğunu (zaman zaman unutsak da) iyi biliyoruz. Belki de bu nedenle referandum sonuçları hakkında bizim parti yöneticilerimizin ne dediğinden daha çok, yabancı liderlerin ve yorumcuların bakış açıları daha önemli. Eğer sadece iç aktörlere odaklanırsak; işin odak noktası birtakım medya ve yorumcuların şu partiyi başarılı, diğerini başarısız bulmalarının ötesinde oluşamıyor. Referandum sonuçlarının ülkenin bekasını, toplumun geleceğini, ülkenin sosyo – ekonomik ve siyasal ufkunu ne şekilde etkileyeceğini anlayamıyoruz.

Anaysa değişikliği için yapılan seçimin sonuçları, genel olarak MHP’nin ciddi biçimde oy kaybettiği şeklinde yorumlandı. Aslına bakarsanız; referandum öncesinde yapılan kamuoyu araştırmalarının tümü MHP’nin oylarının düzenli biçimde azaldığını gösteriyordu. Bu araştırmaları yorumlayan uzmanlar, MHP’nin oy kayıplarının büyük ölçüde AkParti’ye ve daha düşük oranda CHP’ye doğru olduğu konusunda birleşmekteydiler. Doğrusu; bu yorum, MHP üst yönetimi dışında olağan dışı da bulunmadı.

CHP, yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile bir çıkış yakalamıştı. Son aylardaki kamuoyu anketleri CHP’nin oy oranının yüzde 29-30’a ulaştığını, Kılıçdaroğlu’nun prestij oylarında Recep Tayyip Erdoğan’ı zorladığını ifade ediyordu. Fakat özellikle Ağustos ile başlayan süreçte anketlerde CHP oylarının düşmeye başladığını gözlemiştik. Referandum sonuçlarına baktığımızda; CHP oy oranının Kılıçdaroğlu öncesine göre yüksek ama genel başkan olduğu kısa dönemdeki göre düşmüş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Muhtemelen propaganda sürecinde genel başkanın içi fazlaca dolu ve başarılı olmayan söylemi bu düşüşte etkili oldu. Benzer yorumu MHP genel başkanı içinde yapabiliriz.

Güneydoğu’da BDP’nin boykot çağrısının bu partinin etkili olduğu illerde başarı kazandığını gözledik. Diğer yandan boykot kampanyası diğer illerde fark edilebilir bir başarı düzeyine ulaşamadı. Referandum sonuçlarının verdiği yorum imkânlarından bir diğeri, BDP’nin bir güneydoğu partisi olarak tescili idi. Şu anki görünüm itibarıyla; BDP güneydoğu partisi, MHP Orta Anadolu partisi ve CHP kıyı şeridi partisi izlenimi veriyor. Söylemler öylesine bölümlenmeye uğradı ki; bu partilerin bundan sonraki propaganda süreçlerinde ülkenin her bölgesinde aynı söylemi kullanmaları hayli zor olacak. Buna karşılık AkParti (nedeni ne olursa olsun) her seçim sonrasında biraz daha Türkiye partisi olmayı sürdürüyor. Muhalefet partileri henüz AkParti’nin bu düzenli gidişatını değiştirecek (ve oyları kendilerine akıtacak) bir yol, yordam bulamadılar.

Özellikle CHP ve MHP referandum sürecini bir siyasal iktidar mücadelesi ve hesaplaşması haline dönüştürmeye çalıştılar. Bu nedenle siyasal propagandalarını da AkParti Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın yıpratılması üzerine kurdular. Bu kurgu, bir siyasal içeriksizliğin itirafından başka bir anlama gelmedi. İktidar partisinin bu süreçte elinde mevcut olan imkânlarla daha başarılı olması beklenen bir durumdu ve öyle de oldu. Muhalefet bir Cin Ali buluşu olarak “Hayır’lı işler” ya da “Hayır’lı bayramlar” dileyerek oy alacağı yanılsamasıyla kendini tatmin etmeye çalışırken; iktidar partisi devletin yayın organlarından yerel yönetimlerin yoksulluk fonlarına kadar her mekanizmayı kullandı.

Dış Yorumlar
Türkiye tüm dünyada dikkatle izlenen bir ülke. Bu nedenle referandum sonuçları da değişik ülkelerin medya ortamları ile küresel yayın yapan basın – yayın organlarında yer buldu. Kanımca en anlamlı yorumlardan birisi Washington Posta aitti: “Anayasa değişikliğini savunanlar, ordunun savunduğu laik düzene ait geleneksel yönetiminde değişiklik yapılması adına referandumu önemli bir adım olarak görüyor. Toplumun büyük kesimi teklif edilen anayasa değişikliği paketinin içeriği hakkında bilgi sahibi değildi. Yapılan anketler seçmenin yüzde 50’sinin sunulan değişikliklerden bir tanesini bile bilmediklerini gösterdi. Buna rağmen katılım yüzde 78 olarak gerçekleşti.”

Washington Post’ta yer alan bu satırlar, kanımca referandumun gerçek sonucudur. Seçmen kitlesinin yüzde 50’sinin hakkında tek kelime bilmediği, kalan yüzde 50’nin de ne bildiğinin kuşkulu olduğu bir oylama sonucu siyaseten ne denli yorumlanabilir? Anlaşılan o ki; referandum süreci ister muhalefetin dediği gibi bir siyasal hesaplaşma olsun isterse iktidarın anlatmaya çalıştığı biçimde anlaşılsın; konunun özü dışında nedenlerle yaşanmış ve oylanmıştır. “Hayır” oyun veren yüzde 42’lik kesimin derdinin AkParti iktidarına son vermek olduğu ortadadır. Ama “Hayır” yanlıları yarışı kaybetmiş görünüyorlar. Diğer yandan neye oy verdiğini bilmeyen büyük bir seçmen kitlesinin bulunduğu bir durumda AkParti’nin Anayasa değişikliği referandum oylamasını kazandığını söyleyebilir miyiz? Bir partinin iddiası seçimi kazanıyor ama o iddiaya oy verenler gerçekten neden verdiklerini (ya da vermeyenler gerçekten neden vermediklerini) bilmiyorlar. Bu durum, demokrasi olarak yorumlanabilir mi? Özetle; bu referandum, Anayasa değişikliği dışında başka nedenlerin etkisiyle böyle sonuçlanmış görünüyor. Ülkenin geleceği hakkında sağlam yorumlar yapmak isteyenlerin, bu nedenleri bulup yorumlamaları gerekir.

Dünyanın ünlü ve büyük yayın organlarından Financial Times, New York Times ve Wall Street Journal gibi gazeteler AkParti hükümetinin referandum sürecinden güçlenerek çıktığı yönünde bir yorum yaptılar. Bunlardan New York Times’ın “Türk Reformları Rahatça Geçti” başlıklı yorumundan bazı satırlar şöyleydi: “Hükümet Türkiye’deki iktidarın, ülkeyi tarihinin büyük kısmında yöneten laik Batılı elitten alınması yönünde adımlarına devam etti. Sonuçların hükümetin önümüzdeki ilkbaharda yapılacak seçimleri kazanma şansını artırdığını ancak kutuplaşmanın derinleştiği ülkede keskin ideolojik ayrımları daha güçlendirebileceği belirtildi.”

New York Times’ın satırlarından çıkarabileceğimiz öngörülerden birisi, siyasal mücadelenin sertleşmesi olabilirken, siyasal iktidarın yıpranmaya karşı alabileceği önlemlerin yaygınlaşması ve sertleşmesi (ya da iyiden iyiye çok sık tartışılan polis devleti eksenli başka mecralara kayması) olabilir. Anayasa değişikliğinin iddiası, ülkede özgürlüklerin geniş ve sürdürülebilir kılınması idi. Önümüzdeki dönemde (özellikle 2011 genel seçimlerine giden süreçte) demokrasinin genişleyeceği ya da daralacağını uygulamalı olarak göreceğiz.

Yabancı medya organları ve yorumcular arasında dikkat çekenlerden birisi Kanada’dan CBC News’un gösterdiği yaklaşım idi: “Muhalefet, AkParti’nin 2008’de reddedilen planını hayata geçirerek Anayasa Mahkemesini İslamcı yargıçlarla dolduracağını öne sürüyor.” Aynı ajans daha sonra çok merak edilen bir konu hakkında duyumlarını özetliyor: “Ayrıca değişikliklerin bağımsızlık isteyen Kürtleri cesaretlendirmesinden çekiniliyor.”

Güneydoğu konusuna yorumlarında yer veren medya organlarından bir diğeri İngiliz kökenli Independent idi: “PKK’nın boykot çağrısına uyan BDP’nin etkin olduğu Güneydoğu illerinde oylama sırasında bazı çatışmalar yaşandı. AkParti, Kürtlere vaat ettiği reformları yerine getirmesi ve teklif edeceği her türlü imtiyazın CHP, Kürt karşıtı partiler ve ordu tarafından kendisine karşı kullanılabileceğinden endişeli.”

Değişik rejimlerle yönetilen tüm ülkelerde ve değişik felsefelere sahip küresel medya organlarında referandum sonuçları olumlu olarak yorumlandı. Daha doğrusu; her organ, seçim sonucunda kendisi için olumlu yorumlayabilecek bir yön buldu. Kimi İslami bir hükümetin güçlenmesinden mutlu olurken, bir başkası ülkenin demokratikleşme sürecini övdü. Öyle anlaşılıyor ki; Türkiye, bu referandum sonuçları ile kendi toplumundan daha çok diğer ülkelerin siyasetçilerini, yöneticilerini, medya organları ile yorumcularını mutlu etti.

Eskişehir’in Yorumlanması
Dünya ölçeğinde bazı yorumları yukarıda yer aldı. Ulusal ölçekte yorumlar ise gazete sayfalarını ve TV ekranlarını fazlasıyla doldurmakta. Bu nedenle bir eksiği tamamlamak üzere kıyı şeridi haricinde özellik arz eden illerden birisi olarak Eskişehir’i (elde edilebilen veriler ışığında) incelemekte yarar var.

Eskişehir’de referandum oylamasında toplam seçmen 570.044 ve katılan seçmen sayısı 472.251 idi. Halk oylamasında 213.331 (yüzde 46) “Evet” ve 250.626 (yüzde 54) “Hayır” oyu kullanıldı. Kullanılan oyların yaklaşık yüzde 1,8’i geçersiz sayıldı. Katılım yüzde 83 dolayında gerçekleşti.

Merkez ilçeler açısından bakıldığında; hem Odunpazarı’nda hem de Tepebaşı’nda “Hayır” oylarının oranı “Evet” oylarından yüksek oldu. Odunpazarı İlçesi’nde Katılım yüzde 82 olurken; “Evet” oranı yüzde 43, “Hayır” oranı yüzde 57 olarak gerçekleşti. Tepebaşı İlçesi’nde ise katılım yüzde 84 oldu; “Evet” oranı yüzde 46, “Hayır” oranı yüzde 54 şeklinde oluştu. Odunpazarı Belediye Başkanı’nın AkPartili ve Tepebaşı Belediye Başkanı’nın DSP’li olmalarına rağmen; “Evet” oylarının Tepebaşı’nda Odunpazarı’na göre daha yüksek ve “Hayır” oylarının Odunpazarı’nda Tepebaşı’na göre daha yüksek olması garip bir tecelliydi.

Eskişehir’in tüm ilçelerini gözden geçirelim. “Hayır” oyları Beylikova (yüzde 60; Belediye: AkParti), Han (yüzde 51; Belediye: AkParti), Mahmudiye (yüzde 54; Belediye: AkParti), Odunpazarı (yüzde 57; Belediye: AkParti), Seyitgazi (yüzde 54; Belediye: AkParti) ve Tepebaşı’nda (yüzde 54; Belediye: DSP) öndeydi. Toplam 14 ilçenin kalanında “Evet” oyları önde çıktı: Alpu (yüzde 52; Belediye: AkParti), Çifteler (yüzde 50,4; Belediye: AkParti), Günyüzü (yüzde 75; Belediye: AkParti), İnönü (yüzde 60; Belediye: CHP), Mihalgazi (yüzde 72; Belediye: AkParti), Mihalıççık (yüzde 52; Belediye: MHP), Sarıcakaya (yüzde 67; belediye: MHP) ve Sivrihisar (yüzde 55; Belediye: DP) ilçelerinde “Evet” oyları öndeydi.

2009 yerel seçimlerinde İl Genel Meclisi oyları yaklaşık olarak AkParti yüzde 36, DSP yüzde 32, MHP yüzde 12 ve CHP yüzde 10 şeklinde idi. “Hayır” oyu verdiğini kabul ettiğimiz DSP, MHP ve CHP oylarının yüzde toplamı (32+12+10=) 54 olarak hesaplanıyor. İl genel seçimini referanduma eşlediğimizde; “Evet” yandaşlarının oy oranı yüzde 54 olarak görünüyor. Anayasa değişikliği için yapılan referandum oylamasında da “Evet” oylarının yüzde 54 olarak sonuçlandığını izliyoruz. Her iki seçimde bir eşitlik (farksızlık) gözleniyor.

Diğer yandan 2009 Eskişehir yerel seçimlerinin büyükşehir belediye başkanlığı sonuçlarına baktığımızda; yaklaşık olarak DSP yüzde 51, AkParti yüzde 37, MHP yüzde 6, CHP yüzde 3 şeklinde bir dağılım görüyoruz. DSP, MHP ve CHP oylarını topladığımızda; yüzde 60 gibi bir sonuca ulaşıyoruz. Diğer yandan Eskişehir Büyükşehir Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in “Evet” şeklinde ima ettiği referandum oyu dikkate alındığında; Büyükerşen’in yerel seçimlerdeki yüzde 60’lık oy oranını referanduma (yüzde 54) taşıyamadığı anlaşılıyor. Hiç kuşkusuz; yerel seçim oylarının referanduma taşınması, doğrudan doğruya bir belediye başkanının görevi ve işi değildir. Ama yerel seçimlerde AkParti’ye karşı Büyükerşen’in şahsında bir uzlaşma oluştuğu dikkate alınırsa, böyle bir yorum da meşruiyet kazanmış olur.

Eskişehir’de Bazı Mahalleler
Şu ana kadar erişilebilen bazı mahalle bilgileri açısından bir yorum yapmanın ufuk açıcı olduğu kanaatindeyim. Bu çerçevede alfabetik sırayla Batıkent, Çamlıca, Ertuğrulgazi, Fevziçakmak, Şirintepe, Uluönder, Yenibağlar ve Yeşiltepe mahallerindeki duruma değineceğim.

Batıkent Mahallesi’nde Anayasa değişikliği için halk oylamasında yaklaşık olarak yüzde 40 “Evet”, yüzde 59 “Hayır” ve yüzde 1 dolayında geçersiz oy çıkmış. 2009 yerel seçiminde bu mahallede AkParti yüzde 40 ve DSP + CHP + MHP toplamı yüzde 60 dolayında oy almış. Batıkent’te yerel seçimden referanduma bir değişiklik olmadığı anlaşılıyor. Bu mahallenin demografik ve kültürel yapısı, sonuçların bu şekilde oluşmasında etkili oluyor.

Diğerlerine oranla ekonomik yönden daha zayıf olan Çamlıca Mahallesi’nde “Evet” oyları toplamı yüzde 56, “Hayır” oyları oranı ise yüzde 42 olarak şekillenmiş. 2009 yerel seçiminde bu mahallede yüzde 46 ile AkParti birinci sırada idi. Aynı seçimde DSP + CHP + DSP toplamı ise yine yüzde 46’da kalmıştı. Ekonomik zafiyet özelliği ile bilinen Çamlıca Mahallesi’nde AkParti referandumdan da ilk sırada çıkmayı başarmış gibi görünüyor. Sosyo-ekonomik durum ile oy verme eğilimi (ya da oy vermeye yönlendiren etkenler) konusunda bir araştırma yapmaya değer bir durum görünüyor.

Ertuğrulgazi Mahallesi’nde referandum oylaması yüzde 45 “Evet”, yüzde 54 “Hayır” şeklinde oluşmuş. 2009 yerel seçimine ilişkin il genel meclisi oy dağılımına baktığımızda; AkParti’nin yüzde 35, DSP + CHP + MHP toplamının yüzde 57 olduğunu görüyoruz. Bu mahallede AkParti (“Evet” bloğu), yerel seçime göre biraz daha güçlenmiş gibi görünüyor.

Eskişehir’in ortalama gelir açısından ekonomik yönden zayıf denebilecek ailelerinin yaşadığı bir başka yerleşim, Fevziçakmak Mahallesi olarak bilinir. Bu mahallede Anayasa değişikliğine ilişkin halk oylaması yüzde 59 “Evet”, yüzde 38 “Hayır” olarak sonuçlanmış. Bu mahallede 2009 yerel seçimi AkParti yüzde 47, DSP + CHP + MHP toplamı yüzde 45 gibi sonuçlanmıştı. Referandum süreci, Fevziçakmak’ta AkParti’nin elini güçlendirmiş görünüyor. Bu mahallede DSP + CHP + MHP’nin “Hayır” bloğunun kayıplarının hangi nedenlerden ya da kim(ler)den kaynaklandığını araştırmak ilginç olur.

Şirintepe Mahallesi’nde referandum yüzde 46 “Evet”, yüzde 52 “Hayır” şeklinde sonuçlandı. Mahallenin yapısını bilenler için bu durum çok şaşırtıcı değil. Bu mahallede 2009 yerel seçiminde AkParti yüzde 35, DSP + CHP + MHP’nin toplamı yüzde 57 idi. Oranını kestirememekle birlikte bu mahallede MHP’nin (AkParti lehine) kaybı olup olmadığını incelemek gerekir.

Uluönder Mahallesi’nde 2009 yerel seçiminde il genel meclisi, yüzde 29 AkParti ve yüzde 65 DSP + CHP + MHP şeklinde belirmişti. Bu mahallede AkParti’nin kendi ortalamasının altında kaldığı gözleniyordu. 2010 Anayasa referandumu ise yüzde 39 “Evet”, yüzde 60 “Hayır” şeklinde oluştu. Birebir eşlersek; (başka gerekçelerle “Evet” diyenler bir yana) üç partinin toplamından AkParti’ye doğru bir oy kayması olduğu gözleniyor.

Şehrin merkez mahallerinden birisi Yenibağlar. Bu mahallede Anayasa değişikliği oylaması yüzde 33 “Evet”, yüzde 66 “Hayır” olarak belirlendi. “Hayır” bloğunun en başarılı olduğu yerleşimlerden birisi Yenibağlar oldu. Bu mahallede yerel seçim sonuçları yüzde 23 AkParti ve yüzde 71 DSP + CHP + MHP şeklinde idi. Bu mahallede AkParti (“Evet” bloğu) lehine bir değişim olmuş görünüyor.

Son olarak Yeşiltepe Mahallesi’ne bakalım. Bu mahallede 2009 yerel seçiminde AkParti yüzde 35 oy almıştı. Diğer yandan DSP + CHP + MHP toplamı ise yüzde 59’u buluyordu. Referandum sonuçlarına baktığımızda; Yeşiltepe’de “Evet” oylarının yüzde yüzde 47, “Hayır” oylarının ise yüzde 51 olduğunu görüyoruz. Bu mahallede AkParti, yerel seçime oranla daha fazla destek bulmuş görünüyor. Hiç kuşkusuz; referandum oylamasında “Evet” tercihi kullanan eski ve yeni radikal sol seçmenin etkisini de bir ölçüde dikkate almak gerekir.

Yukarıda özetlediğim mahalleleri 2009 yerel seçim sürecinde izlemiş ve yorumlamıştım. Referandum nedeni ile tekrar bu mahalleleri ele almamda karşılaştırıcı bilgilerin varlığından öte başkaca bir neden yok. Diğer mahalleler için de benzer yorumlar yapılabilir.

Eskişehir, Anadolu’nun içinde çok kültürlü ve demokrasi özellikleri gelişkin illerden birisi olarak görünüyor. Kentte 50 bine yaklaşan öğrenci nüfusu ‘keyifli’ bir yaşam sürüyor. Kıyı şeridini saymazsak sosyal, kültürel ve siyasal yönlerden kendisine benzeyen bir başka kentleşmiş yerleşim bulmak mümkün değil. Bu özellikleri, referandumun yüzde 46 “Evet”, yüzde 54 “Hayır” gibi sonuçlanmasını sağladı. Diğer yandan referandum sonuçlarını doğru okuduğumuzda; AkParti’nin ülkenin genelinde olduğu gibi Eskişehir’de de (kendi ölçeğinde) kendini geliştirmiş olduğunu gösteriyor. 2011 genel seçimlerine doğru Eskişehir’de DSP, CHP ve MHP’nin önünde aşılması gereken zor görevler var gibi…

DoCoMoMo

DoCoMoMo

Gürcan Banger

DoCoMoMo gibi tuhaf görünümlü bir sözcüğün açıklaması ile başlayayım. “DOcumentation and COservation of buildings, sites and neighborhoods of the Modern MOvement” ifadesinin büyük olarak yazdığım harfleriyle oluşturulmuş. Moderm mimarlık, tasarım ve kent plancılığı ürünlerini belgelemek ve korumak anlamına geliyor. DoCoMoMo, 1990 yılında oluşturulmuş bir uluslararası kuruluş.

DoCoMoMo’nun 11’inci uluslararası konferansı 2010 Ağustos ayında Meksika’da yapıldı. Konferansın ana teması “Kentsel Modernitede Yaşam” idi. Bu ana tema altında “Modern Yaşam”, “Kentsel ve Sosyal Altyapı”, “Modern Kent”, “Modern Yerleşim İçin Teknoloji” ve “Üniversite Kenti” alt başlıklarında sunular / konuşmalar yapıldı.

DoCoMoMo’nun çalışmaları, katılımcı ülkelerin oluşturdukları Ülke Çalışma Grupları tarafından geliştiriliyor. Pek çok başka küresel etkinlikte olduğu gibi DoCoMoMo’nun da ulusal çalışma grupları var. Türkiye Çalışma Grubu da kendi alanında ulusal düzeyde etkinlikler yapıyor. Türkiye Çalışma Grubu kurulduğu 2002 yılından beri faaliyette.

DoCoMoMo Türkiye Çalışma Grubu’nun “Türkiye Mimarlığı’nda Modernizmin Yerel Açılımları” konulu etkinlikler dizisinin altıncısı 2-4 Aralık 2010 tarihlerinde Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi Mühendislik – Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nün evsahipliğinde gerçekleşecek. Bu toplantıların ilki 2004’te ODTÜ’de, ikincisi 2005’te Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin desteğinde, üçüncüsü 2007 yılında Kayseri’de Erciyes Üniversitesi evsahipliğinde, dördüncüsü 2008’de Uludağ Üniversitesi’nin desteğiyle Bursa’da ve beşincisi Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi’nin evsahipliğinde yapılmıştı.

Anadolu Üniversitesi’nde Yunus Emre Kampüsü Öğrenci Merkezi Salon 2009’da yapılacak bu yılki toplantıda da (geleneksel hale geldiği üzere) açılış konuşmalarını takiben poster sunuşlar gerçekleştirilecek. Etkinliğin ana teması “Yerel Yçnetimler” olarak belirlenmiş. Bu nedenle toplantı boyunca Büyükşehir ve merkez ilçe belediye başkanları da konuşma yapacaklar.

İlk günkü (2 Aralık) program açılış konuşmaları ile başlıyor. Ardından Prof. Dr. Sevin Aksoylu ve Yılmaz Doğru tarafından gerçekleştirilecek sunumlar var. Bunları izleyen bölümde Ahmet Ataç, Burhan Sakallı, Hülya Çopuroğlu ve Ali Ulusoy’un katılacakları, ODTÜ’den Emre Madran’ın yönettiği “Yerel Yönetim – Modern Mimarlık Mirası İlişkisi” konulu panel var.

İkinci günde (3 Aralık) ise “Kamu Yapıları”, “Eğitim Yapıları”, “Konutlar”, “Ticaret Yapıları” ve “Sanayi yapıları” konulu poster sunumları yapılacak. Etkinliğin üçüncü günü ise Eskişehir Modern Mimarlık Mirası ve Eskişehir Kültür ve Doğal varlıklarını kapsayan Teknik Gezi’ye ayrılmış.

Etkinliğin programına göz attığımda; düzenleme kurulunun Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’nde oluştuğunu gözledim. Bir mimarlık bölümüne sahip olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nin neden düzenleyiciler veya sunuş yapanlar arasında olduğunu açıklayacak bir veri elde edemedim. Vardır bir nedeni herhalde…

Mimarlık eserlerini de içine alan doğal ve kültürel varlıklar ile kentsel artifaktların korunması konusunu her zaman ciddiye alıp sürdürülebilirliklerini savunma gayreti içinde olmayı deniyorum. Bu nedenle bu tür bir etkinliğin Eskişehir’de yapılıyor olmasını da önemli ve değerli buluyorum. Dilerim; bir zaman gelir de, uluslararası konferansı da Eskişehir’de yapma fırsatımız olur.

Eğri Oturup Doğru Konuşalım
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Elinize anıtlardan veya kültürel tarihi değeri bulunan binalardan söz eden bir Eskişehir Kitabı alın. İçlerinde geleneksel veya modern mimarlık örneği olarak kabul edilebilecekleri sayın. Tesadüfen bugüne kadar yaşayabilmiş az sayıdaki Odunpazarı Evleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait kamu binaları dışında ayakta kalabilmiş olanını bulmak zordur.

Diğer yandan bugün yerinde betondan Odunpazarı Evi taklitlerinin bulunduğu bölgeyi göz önüne getirin. Buradaki orijinal binaları ne oldu? Koruma Kurulu’nun buradaki geleneksel konutların korunması gerektiği kararına rağmen bu binalara ne oldu? Fabrikalar Bölgesi’ndeki endüstri tarihinin örnekleri olan eski fabrikaların büyük bölümü nerede şimdi? Genç Cumhuriyet’in kalkınma hamlelerinin göğe yükselen simgeleri olan bacalar nerede? Tescili (Koruma Kurulu kararına rağmen) anlaşılmaz bir biçimde kaldırılan 1933’te kurulmuş Şeker Fabrikası’nın birkaç yıl sonra yerinde kalacağını garanti edebilir miyiz? Kentin pek çok noktasında artık izi bile kalamayan tarihi çeşmeler Odunpazarı’nda da birer birer yok olmuyor mu? Kişi, yerel yönetim veya kamu dairesi ayırımı yapmaksızın; kentin her geçen gün adım adım içine sürüklendiği (kendine ait olmayan meta ve mekân düzenlemeleriyle) geçmişsizlik ve kimliksizlik bataklığının sorumlusu kimler olacak? DoCoMoMo bunun cevabını verebilir mi?

Şimdi kendi kendime şunu soruyorum. Acaba bu şehrin tarihsel / kültürel dokusunu (geleneksel kimliğini) yok etmekten sorumlu olan ben olsaydım ve Eskişehir’de yapılan “mimarlık eserlerinin ve kentin dokusunun korunması” konulu DoCoMoMo toplantısına konuşmak üzere davet edilseydim, acaba ne anlatırdım? Ben bilemedim.

Dünden Bugüne Değişen Eskişehir

Dünden Bugüne Değişen Eskişehir

Gürcan Banger

Eskişehir ismi, ilk bakışta tarihin derinliklerine giden bir yerleşimi hatırlatır. Kentin tarihsel ilerlemesini bilmeyenler, “eski” sözcüğüne takılarak doğru olmayan yorumlar yapabiliyor. Porsuk Çayı ile Sakarya Nehri’nin oluşturduğu havzada çok eski zamanlardan beri yerleşim olmasına rağmen bugünkü Eskişehir’i çok eski olmayan bir yerleşim olarak kabul etmek daha uygun olur.

Eskişehir bölgesindeki yerleşimlerin antik çağlardan beri var olduğu bilinir. Midaion, Nakoleia, Pessinus, Dorylaion gibi milattan önceki yerleşimlerin varlığı yapılan kazılarla doğrulandı. Porsuk Çayı’nın değişen yatağı çevresinde bulunan tarihi höyükler yerleşimin daha da eskilere gittiğini gösteriyor. Ayrıca Sakarya Nehri ile Porsuk Çayı yanında termal su kaynaklarının bulunması nedeniyle bu bölgedeki insan yerleşimlerinin çok daha eski tarihlere uzanıyor olması muhtemeldir. Buna rağmen Eskişehir’i ‘eski’ bir şehir olarak kabul etmek gerçeğin tam ifadesi olmaz.

Eskişehir, tarih boyunca değişik dönüm ve kırılma noktaları yaşamıştır. Bunlardan önemli bir tanesi, Osmanlı Devleti’nin kurulmasıdır. Bir imparatorluğun ilk tohumlarının atıldığı bu yerleşim, daha sonraki dönemlerde Bursa, Edirne, Konya veya Kütahya gibi ilgi görmemiş, küçük bir kaza olarak 19’uncu yüzyıla erişmiştir. 1800’lü yıllar ise Eskişehir açısından gerçek bir sıçrama noktasıdır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Eskişehir, ciddi anlamda dış göç almaya başlamıştır. Aldığı göçlerin önemli kaynakları olarak Balkanları ve Kafkasları saymak gerekir. Bu göçlerin etkileri, Eskişehir’in geleneksel yerleşimi olan Odunpazarı’nda mekânsal rötuşlar olarak görüldüğü gibi, (tarım tekniklerinde olduğu üzere) yerel ekonominin değişiminde de gözlenir.

Diğer yandan 1894’te işletmeye alınan İstanbul-Bağdat Demiryolu, Eskişehir’in kaderini değiştiren olaylardan birisi olarak görülür. Bu hattın Eskişehir’den geçmesi, bu unutulmuş yerleşimin alınyazısını ciddi anlamda değiştirmeye başlar. Dolayısıyla 19’uncu yüzyılın sonları, Eskişehir’in gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır.

Kurtuluş Savaşı süresince Eskişehir, ciddi acılara ve yıkıma maruz kalır. Kentin pek çok bölümü, işgalci Yunan kuvvetleri ile işbirlikçileri tarafından yakılır, yıkılır. Fakat Eskişehir, Cumhuriyet’in ilk döneminde ciddi kamu yatırımları alarak önemli atılımlar yapar. Eskişehir Bankası, Şeker Fabrikası, demiryolu ile uçak bakım-tamir atölyelerinin kuruluşları 20’inci yüzyılın ilk yarısına damga vurur. Bu dönem, Eskişehirlinin kendini artık işgören (ücretli çalışan) olarak algılamaya başladığı bir zaman dilimidir. Bu dönemle birlikte devlete kapıkulu olmak, girişimci (kendi işinin sahibi) olmanın önünde gelir. Bir yandan ücretli çalıştırmayı özendiren bu gelişme, daha sonraki yıllarda ‘kamu işinde’ eğitilmiş ustaların, Eskişehir sanayisinin temellerini atmaları ile başka bir boyuta taşınır.

Eskişehir’in mekânsal gelişimi, bir kâğıda düşmüş yağ damlasını andırır. Kent, yağ damlasının kâğıdın üzerinde yavaşça aynı odak etrafında büyümesi gibi gelişir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında plansız, programsız veya en azından vizyonsuz büyüme hızlansa da, görünen manzaranın odağı budur.

Eskişehir’de son olarak yaşanan kırılma noktası, 2000’lerin başıdır. Bu süreçte Eskişehir, pek çok Anadolu yerleşimine göre yeni bir yerleşim olsa da; geleneksel bir kentten Batı tipi bir tüketim kentine doğru evrimleşmeye başlar. Ama ne yazık ki; gerekli vizyona sahip olmadan büyümenin sıkıntılarını da yaşamaya devam eden bir kenttir artık.

Bugün kentin merkezinde yaşanan aşırı yoğunlaşma, bu yerleşimi kent rantı nedeniyle imkânsız bir noktaya doğru sürüklemektedir. Eskişehir’in kent merkezinin daha fazla yoğunlaştırılmasıyla gidebileceği yeni bir açılım kalmamış gibi görünmektedir. Kent merkezindeki rantı artıracak her yaklaşım, Eskişehir’i biraz daha yaşanması zor bir habitat haline getirmektedir. Gözlediğim odur ki; kentin (yağ damlasının) dış çevresinde yapılacak kentsel dönüşüm projeleri de yoğunlaşmayı azaltıcı önlemler olarak gözükmemektedir.

2000’li yılların başında Eskişehir, yeni bir kentsel aşamaya geldi. İlk kez kentsel dönüşümün gündem maddesi olabileceği bir aşamaya ulaştı. Muhtemelen Fabrikalar Bölgesi’nde gördüğümüz değişimi, kentin başka semt ve alanlarında da yaşayacağız. Hiç kuşkusuz; değişim kent mekânının kullanımındaki değişimden ibaret kalmayacak. Metropol olmaya doğru ilerleyen kentin ekonomisinde giderek hızlanan bir değişime ve dönüşüme uğrayacak. Bugüne kadar Eskişehir’in ekonomik ve sosyal ilerleyişinin gerçek anlamda planlı olduğunu söylemek zor. Aynı şekilde bundan sonraki gelişimin de plansız ve vizyonsuz olabileceğini söylemek mümkün değil.

Yeni Ekonomi, Yeni İş Modeli ve Eskişehir

Yeni Ekonomi, Yeni İş Modeli ve Eskişehir

Gürcan Banger

Kabul etmemiz gereken bir gerçek var: İş dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak, eski dönemlere göre çok daha zor. Bir başka gerçek ise zamanın ruhu ve çevre şartları iş dünyasını her dönemde farklı stratejiler ve politikalar üretmeye zorunlu kılıyor. Bugünü dün gibi yönetmemiz mümkün değil. Bir yandan teknolojideki (özellikle bilişim ve iletişimdeki) gelişmeler, diğer yandan sosyal bilimlerin aldığı mesafe iş dünyasını çok farklı bir iş yapma noktasına getirdi.

Değişen İşletme
Bilişimin hız kazanması 1970’li yılların başlarında oldu. O zamandan bu yana gündeme gelen bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, iş kültüründe çok önemli değişimlere neden oldu. Söz konusu değişiklikler, konuyla ilgili diğer kavramlarla etkileşimli olarak gelişti. Bu süreçte yönetim hiyerarşisi daha yalın ve sade bir hale geldi. Yalın yönetim, işletmelerin gündelik yaşmalarının bir parçası haline dönüşmeye başladı. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemi arttı. Hiyerarşisiz ve dağıtık yönetim sistemi anlayışı genel kabul gördü.

Yeni çağın işletmelerinin odak noktası, ‘müşteri’ olarak benimsendi; bu politika, sıklıkla “Önce insan” olarak ifade edildi. Müşterinin ve dolayısıyla kalitenin önemsenmesi, toplam kalite adı verilen yeni bir yönetim anlayışına yol açtı. Böyle çalışanlar açısından sürekli eğitim (yaşam boyu eğitim) ihtiyacı ortaya çıktı. Yaşam boyu sürecek değişmeyen iş (meslek) yerine sürekli yenilenen geçerli iş kavramı ön plana geçti.

Bu arada küreselleşme ve tek merkezliliğin (ana fikir olarak) ortadan kalkması, işletmeleri herhangi bir yönden gelebilecek rekabete açık hale getirdi. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler önem kazanırken bilişim ve iletişimdeki gelişmelere bağlı olarak hiper marketler aracılığı ile üretici ve tüketicinin yüz yüze geldiği yeni bir pazar anlayışı oluştu. Yönetimdeki değişime iş yapma usullerindeki değişim eşlik etti. Pazarlama ve satış bu değişimden fazlasıyla payını aldı.

Eskişehir
Dünya’da bu gelişmeler olurken Eskişehir, (özellikle 1970-1990 diliminde) bu döneme hazırlıksız ve aymaz biçimde yakalandı. Yöredeki devlet işletmeleri, yüzyılın ortasındaki üstün niteliklerini çoktan kaybetmişlerdi ve zamanın değişen ruhunun pek de farkında değillerdi. Geleneksel sektörlerde yığılmış olan sermaye, yeni işletme modellerine gerek duyacak yeni sektörlere hareket etmekte hevesli değildi. Ticaret ve sanayi konularında yol gösterme ve özendirme işlevlerini yerine getirebilecek toplumsal örgütlenmeler de atıl kalınca Eskişehir işletme modeli, 2000’leri tanımlayan gelişmenin biraz uzağında kaldı. Bu nedenle ya değişim ihtiyacı oluşmadı ya da değişik nedenlerle engellendi.

Eskişehir’in demografik olarak incelenmesi, kentimizin Antalya, Kocaeli, İstanbul, Diyarbakır, İzmir veya Gaziantep gibi Türkiye’nin önemli çekim merkezleri kadar göç almadığını ifade ederken bir gerçeği gözlerden saklamaktadır. Eskişehir önemli ölçüde göç alan ve aynı oranda göç veren bir ildir. Bir başka deyişle; Eskişehir’de göç çok yönlüdür. Kent dışından gelenler yanında köy ve ilçelerden kent merkezine yoğun bir akış vardır. Kentte iki üniversitenin bulunması göç trafiğini daha karmaşık hale getirmektedir. Kentin nüfus yapısının sürekli değişikliğe uğraması, kentlilik kültürünü olumsuz yönde etkiler. Çağdaş işletmelerin önemli yapı taşları olan girişimcilik, diğer birey ve kuruluşlarla birlikte iş yapma becerisi ve takım ruhu, problem çözme performansındaki yükselme eğilimi kent kültürüne özgü kavramlardır. Kent kültürü, doğrudan örgüt kültürüne etki yapar. Kent kültürünün gelişmesi, işletme ve iş dünyası kültürünü de olumlu yönde etkileyecektir.

Çağdaş işletme ve e-iş
Çağdaş işletme anlayışı, elektronik işi (e-işi) de içine alan bilişim ve iletişim altyapısı ile inovasyon ve ar-ge alanlarına yatırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla işletme içi bazı parasal kaynakların bu alanlara yatırılmak üzere ayrılması gerekmektedir. Ayrıca gerek donanım gerekse yazılım olarak bilişim altyapısının sıklıkla yenilenmesi zorunluluğu da ortadadır.

Diğer yandan Eskişehir iş dünyasının temel sorunlarının başında yatırılabilir kaynak kıtlığı gelmektedir. Söz konusu kaynaklar ise ancak kent dışı potansiyellerden aktarılabilir. (Aslına bakarsanız; gerekli kaynak, banka mevduatı olarak kentin bankalarında var; sadece hareketlenmiyor. Bu atalet sorunu çözülse, muhtemelen girişimci kaynak ihtiyacı da aşılmış olacak.) Kısaca söylenirse; Eskişehir işletmelerinin çağdaşlaşması, Eskişehir’in kendi sınırları dışından kazanacağı maddi kaynak ile çok yakından ilgilidir. Bu nedenle Eskişehir, kendine uygun yeni iş fikirleri ve iş yapma biçimleri üretmek zorundadır.

Yeni işletme anlayışının temel öğesi, “Önce insan ve sınırsız kalite” belgisi üzerine kurulmuştur. Ülkemizde ve kentimizde işletme kültürünün temel sorunlarından birisi, bu noktada açığa çıkmaktadır. İnsanımızı başarıyı engelleyen bireysellik ve baş olma sevdası, kadercilik, yetinmecilik, plansızlık, saldırganlık, içe kapanıklılık, tedbirsizlik ve ihmalkarlık, hilekâr kurnazlık, kıskançlık, gösterişçilik, inisiyatif eksikliği gibi değer ve özelliklerden kurtarmak bir toplumsal görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi, üstün nitelikli işletme kültürünün oluşmasına katkı koyacaktır.

İş dünyası ve akademik kurumlar
Diğer yandan kentimiz üniversiteleri ile iş dünyası arasında stajyer değişiminin ötesinde iletişime, işbirliğine ve ortak çalışmaya ihtiyaç var. Bilimsel bilginin uygulama ile buluşması, özlenen işletmelerin oluşmasına etki yapacaktır. Eğer fazlasıyla ihtiyacımız olan istihdam yaratıcı kalkınmayı istiyorsak, kentin ekonomisini oluşturan unsurların bilim ve teknoloji odakları olmasını beklediğimiz üniversitelerle buluşması kaçınılmaz…

Bir kent, geleceği kendi kurumlarının ilgisizliği ve kayıtsızlığı ile yakalayamaz. Kentin geleceğin orada konuşlanmış olan tüm kurum ve kuruluşlar (dolayısıyla bunların yöneticileri) sorumludur.

Wikileaks’in Arkasında Kim Var?

Wikileaks’in Arkasında Kim Var?

Gürcan Banger

Bu yazıyı kaleme aldığım Cumartesi sabah saatlerinde kahvaltı arasında bir TV kanalında Wikileaks ile ilgili bir yorum izledim. Adı lazım değil; yaygın basının bir medya organında görevli olduğu anons edilen genç bir gazeteci hanım, Wikieaks ile ilgili komplo yaklaşımlarından ne denli sıkıldığından söz etti. Kendince Wikileaks Olayı’nı bir demokrasi ve özgürlük açılımı olarak ifade etti. Ben de sabah saatlerinde tarlalara yem aramak üzere uçan kargalarla birlikte güldüm. Gülmeseydim, sanırım kızmam gerekirdi.

Diplomasi, istihbarat ve güvenlik gibi konular seçkin uzmanlık alanlarıdır. Bunlar, ardındaki senaryoları kendimizi ‘zeki veya akıllı’ bularak gerçekleri kolayca ortaya çıkarabileceğimiz şeyler değil. Bizim sübjektif niyetlerimize göre şekillenen veya yorumlanması gereken konular hiç değil. Bu olaylara bakarken “Ben, bunun bir komplo veya senaryo olduğunu sanmıyorum” demek sadece sizin kişisel bakışınızı ifade eder. Diğer yandan bu tür olaylar, ne denli didiklenir ve yorumlanırsa (kafa karışıklığı da yaratmakla birlikte) o denli gün ışığına çıkarılabilir.

Wikileaks Olayı konusunda dikkatimi çeken yorumlardan birisini ABD eski başkanlarından Jimmy Carter’ın güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski yapıyor. Brzezinski, Polonya kökenli bir siyaset bilimci, jeostratejist ve devlet adamıdır. 1977 – 1981 arasında Carter’ın danışmanlığını yapmıştır.

Brzezinski özetle şunları söylüyor: “Bazı şeyler unutulacak ama bazıları da kalacak. Bence en önemli olan, manşetlerde olanlar değil. Belusconi veya Putin için söylenenler zaten kendi halkları tarafından da ifade ediliyor. Gerçek konu, Wikileaks’i bu konuda kimin beslediğidir.” ABD’de güvenlik konusunda üst düzey görev yapmış bir uzmanın bakışı, bu olayın açıklamasının kriptolar için ‘saldım çayıra, mevlam kayıra’ gibi bir bakış açısının söz konusu olmayacağıdır. Brzezinski de bir manipülasyon olduğu kanaatindedir. Brzezinski bakış açısını desteklemek için Türkiye’yi örnek gösteriyor ve “Türkiye ile ilgili belgelerin önceden hesaplanıp planlanmış gibi göründüğünü” söylüyor.

Önceki ABD Başkanı George Bush’un güvenlik danışmanı olan Stephen Hadley de bu belgelerin ne içerdiğinden daha çok hangi amaçlara hizmet etmek ve kimlerin beklentilerine hizmet vermek üzere kimler tarafından hazırlanmış olduğu sorusunun öncelikle cevaplanması gerektiğinden söz ediyor.

Diğer yandan Associated Press isimli haber ajansı kaynaklı “Respected Media Outlets Colloborate With Wikileaks (Saygın Medya, Wikileaks ile İşbirliğini Açıklıyor)” başlıklı haber ile bu olayın hiç de sıradan bir deşifre etme olmadığını ortaya koyuyor. Bu haberden kriptoların açıklanma süreci içinde Wikileaks isimli site dışında Fransız Le Monde, İngiliz Guardian, Alman der Spiegel, İspanyol El Pais ve Amerikan New York Times isimli medya organlarının da olduğu anlaşılıyor.

Sürecin içinde yer alan New York Times’ın genel yayın yönetmeni Bill Keller’in ilginç açıklamaları var: “Keller, okuyucularına, basın ortakları ve Wikileaks’e, açıklanması gerektiği düşünülen bilgiler konusunda önerilerde bulunduklarını belirtti. Keller, ‘Tüm kalbimizle seffaflığın tamamen iyi olmadığı konusunda ortak görüşe vardık. Basın özgürlüğü, yayımlamama özgürlüğünü de içerir’ dedi.” Demokrasiyi ve haber alma özgürlüğünü dilinden düşürmeyen basın, özgürlüğün nereye kadar olduğuna da kendisi karar verip Wikileaks’i yönlendirdiğini söylüyor. Hâlâ olup bitenin ‘masum’ olduğunu düşünüyor musunuz?

Wikileaks Olayı’Nın bir kenara koyun. Önce 11 Eylül geldi. Onu Küresel Kriz takip etti. Daha sonra Wikileaks başını gösterdi. Ardından büyük kripto paketi ortaya çıktı. Durum ne olur bilinemese de; bundan sonraki deşifrelerde ünlü şirketler ve onların üst düzey sahip veya yöneticilerinin (özellikle CEO’larının) olacağı söyleniyor.

Tüm bu sürecin bize verdiği ipuçları, dünya kapitalizminin yeni bir yörünge için hazırlandığı yönündedir. Hiç kuşkusuz; ne ABD, ne diğer büyük devletler ne de bir bütün olarak dünya kapitalizmi kendi mekanizmaları açısından yanılmaz ve eksiksiz değildir. Peşpeşe gelen olaylar, dünya kapitalizmi için yeni bir yapılanmanın, örgütlenmenin ve işleyiş yaklaşımlarına olan ihtiyacı ve bu yönlü hazırlığı ifade etmektedir. Bu çerçevede Türkiye nasıl bir etkinlik içinde olacaktır? İsimleri kriptolarda geçen yöneticilerimiz, “Benim ilgim yok” diye işin içinden sıyrılmakla yetinecekler mi? Yoksa bunun bir yörünge ve strateji değişikliği olduğunun farkına varıp gerekli hazırlık içine girecekler mi?

Ülke ve toplum olarak biz, şimdiye kadar daima dümen suyuna takıldık. Ya bundan sonra? Farklı olması için umut ya da beklenti var mı?

Bir Cuma Akşamı Toplantısı
Yazmadan geçersem içimde kalır. Geçtiğimiz Cuma akşamı Yunus Emre Kültür Merkezi’nde “Anadolu Buluşmaları” başlığı altında bir toplantı yapıldı. Toplantıya davet “Eskişehir için bin yılın fırsatı” gibi yüksek tondan bir söylemle yapılmıştı. Önceden anons edilmesine rağmen Eskişehir Valisi Mehmet Kılıçlar, Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç toplantıya katılmadı. ETO Başkanı’nı göremedim; muhtemelen toplantıda o da yoktu. Genel anlamda milliyetçi ve muhafazakâr diyebileceğimiz (ama salonun tamamını doldurmayan) bir izleyici topluluğu vardı.

Açılış konuşmaları arasında ESO Başkanı Savaş Özaydemir’in kapsamlı açıklamaları dışında Eskişehir’in fazlaca anılmadığı bir toplantı oldu. Odunpazarı Belediye Başkanı Burhan Sakallı kendi alanının dışına çıkmadan Odunpazarı geleneksel semti ağırlıklı bir konuşma yaptı. Ali Atıf Bir’in böyle bir toplantıda neden var olduğunu muhtemelen anlayan olmadı. Çünkü hazırlıksız sözleri Eskişehir’den ziyade, reklam ve pazarlama dersine giriş niteliğinde idi.

KOSGEB Başkanı Mustafa Kaplan, KOBİ niteliğindeki işletmeler için kuruluş tarafından verilen hibe ve kredi desteklerinden söz etti. Toplantıda çok sayıda KOBİ sahibi ya da yöneticisi bulunduğunu sanmıyorum ama Kaplan’ın sözleri (Eskişehir ağırlıklı olmasa da) en yararlı konuşmalar arasında idi. Ardından Dünya Gazetesi yazarı Rüştü Bozkurt’u dinledik. Belki hazırsızlıktan, belki zamanın darlığından Bozkurt’un konuşmasını da beklenenin hayli altında buldum. O da Eskişehir’den söz etmeden bir konuşma yapmayı tercih etti. Bu sıralar Batı’da zaman zaman sözü edilen “Creative Cities (Yaratıcı Kentler)” ve yaratıcı görsellik gibi konuları konuşması içine sıkıştırmaya çalıştı ki, bu tezin Eskişehir’in ufkunda olmadığı kanısındayım.

TV’den naklen yayınlanan toplantının ilk turu, diğer iki konuşma ile devam etti. Salonun aşırı sıcak olmasından ve Eskişehir adına bir şeyler duymak için gittiğimiz ama asla kentle ilgili olmayan bir toplantıya dönüşmüş olmasından sorular bölümünü izlemeden çıkmayı tercih ettim. Toplantıyı izleme fırsatı bulamayanlar pek fazla bir şey kaybetmediler.

Facebook’ta izle
Twitter’da izle

Unuttuğumuz Deprem ve Eskişehir

Unuttuğumuz Deprem ve Eskişehir

Gürcan Banger

Dünya’nın tehlike riski taşıyan deprem kuşağı üzerinde yer aldığımızı bilmeyen kalmadı gibi… Bu gerçekleri kayıplar ve acılar pahasına olsa da öğreniyoruz. Pek çok konuda olduğu gibi, bir doğal, ekonomik ya da sosyal afet kapımızı çaldığında harekete geçmeyi deniyoruz. Depremin zararlarına karşı yapılan çalışmalarda ancak büyük felaketlerden sonra başlıyor. Yapılarında zorunlu önlemleri almamış, gerekli güvenliği sağlayamamış bir toplum olarak toplu yaşanılan okul, hastane, otel gibi kapalı yerlerde tatbikatlar yapılıyor. Ama sonunda, çoğu zaman olduğu gibi konuyu manevi makama havale edip geçmişi unutuyoruz.

Deprem ve zararları, bunlara karşı alınacak önlemler konusunda insanların bilgilendirilmesi önemlidir. Ama yapı kalitesinden başlayarak can güvenliği ve arama/kurtarma etkinliklerine kadar depremle mücadelenin bir yaşam biçimi haline getirilmesi zorunludur. Hele ki, Türkiye gibi deprem kuşağı üzerinde yaşayan bir toplum için…

Deprem gerçeği
Depremle ilgili konuların yapıcı bir anlayışla konuşulması, bir vadede depremin içimizde bir korku olmaktan çıkıp bir gerçeklik halini almasını sağlamalı. Depreme karşı mücadeleyi öğrenme süreçlerini kolaylaştırmamız gerekiyor. Genelde doğal afetlere karşı mücadele yöntemlerinin eğitim yaşamımızın bir parçası haline dönüştürülmesi zorunlu.

Hatta daha ileri boyutta değerlendirmek gerekirse; depremler nedeniyle ülkemizde kazanılan tecrübe ve bilgi birikimi olarak farklı temalarda diğer ülkelerle paylaşılmasını kanaatindeyim. Ülke nüfusumuzun yüzde 75’inin kentlerimizde toplandığı ve bu alanlarda büyük risk havuzlarının oluştuğu göz önüne alınınca afet yönetimi konusunda da yaşadığımız örneklerle zarar azaltma işlevi görecektir.

Depremlerin etkisini üzerimizde yoğunca hissetmeden önce de ülkemizdeki bazı akademik çevreler deprem konusunda yaptıkları önemli çalışmalarla uluslararası literatürde yerlerini almışlardı. Ancak, son yıllarda yaşanan depremler ve depremler sonucunda yaşanan maddi ve manevi kayıpların boyutu neredeyse bir magazin havasında kamuoyunun ilgisini çekmeye başlamış, bu da medyada bir başka anarşi türü oluşturmuştur.

Yurttaşlar olarak doğru bilgiler edinmek istiyoruz. Doğru ve düzgün yapılaşmaya uygun kent planlaması ve uygulaması görmeyi arzuluyoruz. Uygun kent planları ve inşaat kalitesiyle depremlerin yarattığı tehlikelerin ve korkuların azalacağının bilincindeyiz.

Eskişehir ve deprem
Yapıların deprem yer kabuğuna bağlı gibi doğal afetler karşısında ayakta kalabilmesi açısından yerleşim yerinin zemin özellikleri önemlidir. Özellikle yapı temelinin de yer aldığı ilk 10 metre gibi bir kalınlığın özelliklerinin ayrı bir önemi vardır. Eskişehir’de yerleşim zemininin büyük bir bölümü ilk 10 metreye kadar kum, silt ve kil karışımlarından oluşur. Birkaç mahallede ise zeminin killi kum ve çakıldan oluştuğu gözlenmiştir. Bu tür bir zemin oluşumu, bu zemin üzerinde yapılaşma ve dolayısıyla deprem açısından riskler taşımaktadır. Özellikle Eskişehir Ovası açısından bakıldığında Eskişehir’de genelde sağlam sayılabilecek tabakalar ancak 20-50 metre arasında derinlikte bulunabilmektedir.

Yer altı suyu
Yapılaşmayı etkileyen zemin özellikleri ve deprem riski açısından dikkate alınması gereken faktörlerden birisi de Eskişehir’deki yer altı suyudur. Daha doğrusu yer altı suyu seviyesinin yüksek olması, bir başka deyişle yüzeye olmasıdır.

Sıklıkla duyduğumuz “zemin sıvılaşması riski” kavramının altındaki oluşturucu faktör Eskişehir yer altı suyunun bu özelliğidir. Bu konuda edindiğim bilgilere göre (Eskişehir’de olduğu gibi) yüzeye yakın bölgelerde düzgün kalın kum tabakalarının suya doymuş olması durumunda zeminin taşıma gücü azalmaktadır. Böylece depremin yarattığı fiziksel etkiler zeminin üzerindeki yapıların yıkılmasına neden olabilmektedir.

Kentin yer aldığı zeminde yaklaşık 3-6 metre arasında yer altı suyu bulmak mümkün olmaktadır. Yine kentin merkezinde, özellikle Çarşı Camii bölgesinde sıcak su kaynaklarının bulunması zemin koşullarını taşıma açısından olumsuz etkilemektedir.

Eskişehir ve hasar nedenleri
Riskli zeminin depremde yapıların hasara uğramasında ciddi bir faktör olduğundan yukarıda söz ettim. Şimdi bir depremde çok sayıda ölüm ve yaralanmaya neden olan betonarme yapı hasarlarının nedenlerine değinmek istiyorum. 1999 yılında Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın batı bölümünde gerçekleşen depremlerin incelenmesi aşağıda sayacağım nedenlerin dikkate alınması gerektiği sonucunu vermiştir.

Hasarların ilk nedeni, çerçeve sistemlerde düşeyde zayıf kolonların, yatayda güçlü kirişlerin bulunması olarak tespit edilmiştir. Bir diğer neden, büyük yer değiştirmeler gösteren asmolen denilen dolgu döşemelerin yarattığı kolon – kiriş sorunlarıdır. Yine kolon ve kirişlere ilişkin donatı sorunları bir başka neden olarak belirlenmiştir. Kalitesiz beton veya kalitesiz çelik kullanımı olarak özetlenebilecek kötü malzeme kullanımı nedenlerden bir diğeridir. İlk katların dayanıksız üretilmesi yapıların hasar görmesinden sorunlardan bir diğeri olarak gözlenmiştir. Özetle; uzun kolon kullanımından kaynaklanan hasar nedenleri saptanmıştır. Son olarak düğüm noktalarındaki yetersizlik ve eksikliklerin hasar nedenleri arasında yer aldığı anlaşılmıştır. Eskişehir’de 1999’daki dizi depremlerden etkilenen toplam 111 ağır hasarlı, 116 orta hasarlı, 431 hafif hasarlı binanın incelenmesinde benzer nedenler gözlenmiştir.

Eskişehir’in deprem tarihi
Anadolu-Türk mimarisinin ilginç örneklerinden olan evleri görmek üzere Odunpazarı semtini her gezişimde dikkatimi çeken bir başka özellik olur. Eskişehir’de hemen hemen her yıl 4 büyüklüğü dolayında, limitte 1956’da olduğu gibi 6,4 büyüklüğüne ulaşabilen depremler olmasına rağmen Odunpazarı Evleri inatla ayakta durmaya devam etmektedir.

Elimdeki son yüzyılın sayısal değerlerine göre 1901, 1905, 1928, 1948, 1956, 1961 yıllarında 5 dolayımda veya daha büyük depremler olmuştur. Geleneksel Odunpazarı Evleri’nin bu depremlere karşı direnmesinin muhtemel nedenlerinden birisi bu semtteki zemin ile ilgili olabilir mi diye kendi kendime soruyorum.

Geleneksel mimari
Zemin özellikleri dışında aklıma gelen faktörlerden birisi, Odunpazarı ev yapma tekniğini de içine alan geleneksel Anadolu-Türk mimarisi yaklaşımıdır. Acaba Odunpazarı Evleri’nin depremler karşısında direngenliğinin mimari geleneği ile ilişkisi olabilir mi? Doğrusu bu konuda yeterli çalışma yapıldığını söylemek mümkün değil.

Gerek 1766 İstanbul Depremi, gerekse 1688 İzmir Depremi sonrasındaki yazılı belgeler incelendiğinde geleneksel tekniklere dayalı yapılaşmanın etkili olduğu anlaşılıyor. Daha sonraki depremlere ilişkin kayıtlı sonuçlara bakıldığında; ahşap iskelete dayalı geleneksel mimarinin depreme karşı dayanmakta başarılı olduğu görülüyor.

Eski ve yeni yaklaşımlar
Bugün betonarme ve benzeri yaklaşımlar kullanıldığından ahşaba dayalı geleneksel mimarinin bazı özellikleri unutulmuş görünüyor. Anadolu-Türk mimarisi konusunda ciddi çalışmalar yapan uzmanlar bu tarzdan alınabilecek önemli dersler olduğunu ifade etmektedirler.

Kuşkusuz; geleneksel mimarinin üstün özelliklerinden söz etmek bugün kullanılan çağdaş yaklaşımlardan vazgeçilmesi anlamına gelmez. Belki eski tarz ile yeni tarz arasında kaynaştırmalar yapılarak yeni yaklaşımlar üretilebilir.

Odunpazarı dersleri
Odunpazarı’nı da kapsayan geleneksel mimari tarzı ile ilgili bazı sonuçları dikkat çekicidir. Birincisi; geleneksel yapılar, çağdaş yapılara oranla depreme daha dayanıklıdırlar. İkincisi; bu dayanıklılığın nedeni, geleneksel yapıların deprem kuvvetleri karşısında teknik deyimle çalışabilir olmasıdır. Üçüncüsü; uygun tekniklerle geleneksel ahşap mimarisi, depreme dayanıklı çok katlı yapılar üretmekte de kullanılabilir. Dördüncüsü; geleneksel yapı kültüründen edinebileceğimiz çok sayıda ders vardır ve bu konuda yeni çalışmalara vesile olmamız gerekir.

Odunpazarı Evleri’ne yalnız kültürel zenginlik olarak bakmak en ciddi yanılgıların başında gelir. Odunpazarı Evleri, deprem de dâhil olmak üzere bir tümleşik yaşam biçimidir. Bölge insanımızın yüzyıllara dayanan geleneksel birikiminden öğreneceğimiz çok fazla deneyim vardır.

Eskişehir’de Termal Turizm Mümkün mü?

Eskişehir’de Termal Turizm Mümkün mü?

Gürcan Banger

Facebook’ta paylaş
Twitter’da paylaş
Duygu Güncesi *** YENi ***

Son zamanlarda Eskişehir’in termal su zenginliği gene gündemi kaybetmiş gibi görünüyor. Termal zenginlikler açısından iyi tanınan bazı bölge ve yöreler kadar çeşitliliğe sahip olmasa da; Eskişehir, Dünyanın içinden bir akarsu geçen ve merkezinde termal kaynak bulunan nadir kentlerinden birisidir. Dolayısıyla Eskişehir’in turizm karmasının unsurlarından birisi termal zenginlik olmak durumundadır. Zengin var olmasına var ama değerlendirilmesinde “Su akar, Türk bakar” mantığı sürüp gidiyor.

Ulusal ve bölgesel ölçekte termal kaynakları ve kullanımını hatırlayarak başlayalım. Türkiye’de turizm sektörü, önemli ölçüde kıyı ve ören yeri turizmi üzerine kurulmuştur. Alternatif turizm türlerini içine alan ürün ve hizmet karmaları oldukça yenidir. Diğer yandan; şifalı sıcak ve soğuk maden suyu tedavilerini de içine alan sağlık turizmi son yılların yükselen değerleri arasına girmiş durumda. Bu nedenle; termal maden sularının iyileştirici ve düzenleyici etkileri konusunda giderek daha çok bilimsel araştırma yapılırken turizmin bu sektörü, girişimci ve yatırımcıların ilgisini çekiyor.

Türkiye’nin bir deprem kuşağı üzerinde olması, termal su kaynakları yönünden zengin olmasını sağlıyor. Bu nedenle ülkemizde pek çok yöre yer altı ve yer üstü su zenginlikleri ile bir ‘su kenti’ özelliğine sahip. Yörelerimiz insan sağlığı yanında iç ve dış turizm faktörleri açısından su kenti olma özelliklerini ekonomik, turistik, çevresel ve toplumsal olarak değerlendirmeli.

Gözlemler ve sorunlar
Yerel termal su kaynaklarımızla ilgili değerlendirme önerilerine geçmeden önce; Türkiye’de genel olarak ilgi ve çözüm bekleyen bazı gözlem ve sorunlardan söz edelim:

Termal su kaynaklarımızın pek çoğunda bilimsel ve teknik çalışmaların yapılmış olmasına rağmen koruma yönlü çalışmalarda eksiklikler ve zaaflar bulunmakta. Pek çok yörede analiz çalışmalarının yenilenmesi gerekiyor. Kaplıca / hamam vb biçimlerde değerlendirilen termal kaynakların bir bölümünde hijyen önlemleri yeterli değil. Tıbbi denetimlerin yeterli ve sürekli gerçekleştirilmesinde sorunlar ve zaaflar var. Var olan termal su tesislerinde tıbbi donanım ve kolaylıklar yönünden eksiklikler bulunmakta. Söz konusu tesislerin pek çoğunda uzman doktor ve tıp personeli ile uygun destek elemanı (tıbbi ekoloji uzmanı, hidroklimatoloji uzamanı, diyetisyen, psikolog, hemşire vb) eksiği var. Sağlık (balneoterapi) uygulamalarında çeşit ve kür yönünden eksiklikler bulunuyor. Hastalığın, doğru termal kaynak ile buluşturulmasında zayıflıklar bulunmakta. Hastalar, doğru kaynağı uzman önerileri ile değil, kulaktan dolma bilgilerle bulmaya çalışıyorlar. Kür uygulama sürelerinde uygunsuzluklar bulunmakta. Kür uygulamalarında çağdaş yöntemler yerine geleneksel yaklaşımlar kullanılıyor. Termalizmin diğer kültürel ve sosyal unsurlarla birleşmesinde sorunlar var.

Ne yapılmalı?
Termal bölgelerimizin, dolayısıyla Eskişehir’in şifalı su zenginliğini değerlendirmek üzere geliştirilen bazı etkinlik, girişim ve yatırım önerileri ile bazı iş fikirleri tartışılıp geliştirilebilir:

Eskişehir’de termal su projelerini de içeren bilgi-proje birikimi ile bilim-iş örgütlenmesini hızlandırmak üzere üniversiteler ve kamu katılımı ile sivil bir “ekonomik sosyal araştırmalar merkezi” kurulmalı. Bu merkezde il yüzeyine yayılmış termal suları da içerecek biçimde envanter çalışmalarının yapılması sağlanmalı, yeni çalışmalar teşvik edilmeli ve yapılmış çalışmaların yayınlanması imkânı yaratılmalı.

Yörelerde, yerinde ve/veya taşınarak daha iyi değerlendirilebilmesi için yeni imar planı da dikkate alınarak yüksek nitelikli ve konaklama olanakları ile donanmış termal tesis projelerinin gerçekleştirilmesi koşulları zorlanmalı. Girişimci, yatırımcı ve mülk sahiplerinin bu konuda bilgilendirilmesi, özendirilmesi sağlanmalı. Termal proje yatırımında bulunabilecek hedef girişimci ve yatırımcılara yönelik (tanıtım, bilgilendirme, yönlendirme türünde) paket ve nokta programlar uygulanmalı.

Yurt içi ve yurt dışı danışmanlık kuruluşlarından termal projelendirme konularında destek ve danışmanlık hizmeti alınmalı. İl/yöre yüzeyine yayılmış olarak bulunan termal maden sularının önem ve öncelik sırası da dikkate alınarak yeniden fiziksel, kimyasal analiz ve tıbbi değerlendirmelerinin yapılması, böylece (yer altı hareketleri nedeniyle değişmiş olabilecek) envantere ilişkin bilgilerin yenilenmesi sağlanmalı.

Yörelerde yeni termal kaynaklar bulunması, var olanların debi ve kalitelerinin iyileştirilmesi için arama, inceleme ve araştırma çalışmaları yapılmalı. Bu konuda başta valilikler olmak üzere yerel yönetimler ve ilgili sivil kuruluşlar seferber olmalı. MTA, yerel su kanalizasyon idareleri, üniversitelerin ilgili bölümleri gibi kuruluşların bu yönlü hareketlenmeleri için çalışmalar yapılmalı. Yeni deprem haritaları uyarınca; sıcak su kaynaklarının aktif faylar ve yer üstü suları ile ilişkileri dikkate alınarak yeni sondaj çalışmaları yapılmalı. Diğer yandan Kızılinler’de yapılan başarılı olmuş kaynak bulma çalışmalarını hızla yatırımla buluşturmak gerekiyor. Bu ihtiyaç, Eskişehir’in bir ‘sağlık kenti’ olma vizyonuna da uyuyor.

Genelde “kent turizmi” kavramına uygun olarak yöre turizminin, özelde sağlık turizminin özendirme, yönlendirme ve eşgüdümünü sağlamak üzere il temelinde “Tanıtım Konseyi” oluşturulmalı. Turizm işletmeci ve girişimcilerinin yasal mevzuat, kredi imkânları ve değerlendirilebilecek termal turizm potansiyeli konularında bilgilenmeleri sağlanmalı. İlgili resmi mevzuatın derli toplu basımı sağlanmalı; girişimci ve yatırımcı olmaya aday kişi ve firmalara adı geçen konularda eğitim alma olanakları yaratılmalı.

Termalizm vizyonuna ışık tutacak biçimde seminer, konferans ve panel türünde çalışmalar yapılmalı. Yerel seminerlere bilim, tıp ve iş dünyasının katılımı ile önce ulusal, daha sonra uluslar arası boyutlara ulaşması sağlanmalı. Yerel tıp fakülteleri ve sayıları giderek artan hastanelerin desteği ve katkılarıyla sağlık turizmi ve termal sıcak sularla tedavi konusunda ulusal ve uluslar arası atölye çalışmaları yapılmalı.

Turizm acentaları ile turist rehberlerinin söz konusu yörenin şifalı sıcak suları konusunda bilgilenmeleri yönünde çalışmalar yapılmalı. Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü, yerel yönetimler ve üniversitelerin katkılarıyla konu olarak sıcak su zenginliklerini de içerecek biçimde turizme yönelik kurs, sertifika programı ve eğitimler düzenlenmeli; basılı ve görsel yayınlar üretilmeli.

İlköğretim okullarından başlamak üzere söz konusu yörenin termal olanaklarının öğrenciler tarafından bilinmesi sağlanmalı. Okullarda termal kaynakları değerlendirmeye yönelik yaklaşımları hedefleyen kompozisyon, makale ve resim yarışmaları açılabilir. Yerel kültür-sanat festivalleri bağlamında termal turizm fikrinin de işlenmesi ve tanıtılması gündeme alınabilir.

Eğer bölgenin bilimsel / teknolojik / akademik / tıp potansiyeli uygunsa (-ki Eskişehir bu açıdan uygundur) kongre turizmi fikrinin, sağlık turizmi ile birleştirilebilmesi için var olan termal tesislerin kullanılma yolları araştırılmalı. Sivil toplum kuruluşları söz konusu potansiyel ve tesisleri üyelerine tanıtmak üzere kongre, konferans ve festival türü etkinliklerini bu bölge ve tesislerde yapmaya özen göstermeli. Yerelde hazırlanıp yayımlanan Internet sitelerinde şifalı sıcak sular konusunun da yer alması sağlanmalı. Bu konuda adı geçen sitelerin yöneticileri ile iletişime geçilmeli; site geliştiricilerin ihtiyacı olan yazılı ve görsel malzeme ile desteklenmeleri sağlanmalı.

Bölgedeki termal potansiyelin ülke çapında ve uluslar arası düzeyde pazarlanabilmesi için uygun bir pazarlama programı belirlenip gerekli çalışmalar yapılmalı. Değişik talepleri olan turistik termal hizmet müşterilerinin ihtiyaçlarının karşılanması için termal ürün çeşitliliğini sağlayacak çalışmalar yapılmalı. Bu çalışmalardaki ürün ve hizmetlerin, “kent turizmi” bağlamında diğer turistik (tarihsel, kültürel vb) karmalar ile birlikte değerlendirilmesi göz önünde bulundurulmalı. Termal turizm hizmetlerinin spor, dinlenme, eğlence ve kültürel etkinlikler gibi diğer rekreasyon öğeleri ile birleştirilerek yeni hizmetler üretilmesi konusunda çalışmalar yapılmalı. Eskişehir termal potansiyeline uygun kür / tedavi türleri araştırılmalı ve modellenmeli.

Termal turizm işletmesinin öğeleri olan reklam, satış geliştirme ve halkla ilişkiler konusunda programlı çalışmalar yapılmalı. Bu konularda turizm işletmelerinin yeni eğitimler almaları teşvik edilmeli. Başta termalizm olmak üzere Eskişehir-Afyon-Kütahya gibi illere yayılmış olan yerel potansiyel bir yarışma öğesi olmaktan çok, bir ortaklık konusu olarak değerlendirilmeli. Bölgesel alan (havza) fikrini geliştirmelidir. Eskişehir olarak diğer illerle birlikte termalizmi de içeren bölgesel proje ve programlar geliştirebilir. Bu bağlamda illerdeki resmi ve sivil kuruluşlar (meslek odaları) bölgesel koordinasyon amacıyla bir araya gelmeyi düşünmeli.

İş çok…
Yapılacak çok iş var. Ama önce plan, sonra örgütlenme, ardından program ve bütçe, devamla uygulama ve izleme gerekiyor.

Müşteri Merkezli İş

Müşteri Merkezli İş

Gürcan Banger

Sıklıkla ifade ettiğim gibi; iş dünyası açısından 1970’li yılların sonları bir kırılma noktası oldu. 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar Dünya, üreticilerin ve satıcıların (bir başka deyişle arz edenlerin) dünyasıydı. Bu kırılma noktasından başlayarak önem sırası açısından talep, arzın önünde yer almaya başladı. Üretim teknolojilerindeki darboğazların aşılması ile piyasalar, birbirleri ile rekabet etmeye aday mal ve hizmetlerle doldu, taştı. Satmak, üretmekten daha önemli hale geldi. Kısaca; müşteri kavramı, iş dünyasının merkezine yerleşti.

1980 sonrasının ‘her an daha çok tüketim’ esaslı dünyasında başarıya temel olan faktörler de değişti. Yeni iş dünyasında başarılı olan firmalar, iş önceliklerini müşteri öncelikleri ile çakıştıranlar arasından çıktı. Müşteri önceliklerine uygun iş tasarımlarını kurabilen işletmelerin diğerleri arasında sıyrılarak başarıyı yakaladığını gözledik.

‘Müşteri merkezli iş’ kavramını doğru kavramak için, ürün değeri ve müşteri önceliği ile kast edilen unsurların neler olduğunu anlamak gerekir. Müşteri önceliği, müşterinin ortalama fiyata göre bir ek meblağ ödemeye razı olacağı (ödemeyi isteyeceği) bir ‘niteliktir’. Eğer müşteri, bu ‘niteliği’ bulamazsa üreticisini / markasını / satıcısını değiştirmeyi göze alır. Bu ‘niteliğin’ ürünün bir özelliği olması gerekmez. Bu ‘nitelik’, üründen elde edilen tatmin olabildiği gibi bazen ambalaj, bazen reklâm, kimi zaman ise ürünün yaratacağı saygınlık olabilir.

Müşterinin bir ürüne talip olması, onun değeri ile ilgilidir. Sürekli ve yoğun tüketim dünyasında bir ürün veya hizmetin değeri ise (o ürün veya hizmetin) müşteri önceliklerini karşılayabilme yeteneği ve kapasitesidir. İşte bu nedenle; bugünün iş dünyasında işletmelerin anlaması gereken önemli kavramlardan iki tanesi, ürün değeri ve müşteri öncelikleridir.

Müşteri önceliklerini karşılamak için öncelikle bunları algılayıp kavramak gerekir. Müşteri önceliklerinin gizemi ise işletmede masa başında oturarak ya da içe dönük yönetici toplantıları yapılarak çözülemez. Müşterinin önceliklerine ilişkin bilgi, piyasanın içindedir ve onu ‘orada’ yakalamak gerekir. Müşterinin öncelik, ihtiyaç ve beklentileri çarşıda, pazarda, onun işyerinde veya fabrikasında aranmalıdır.

Bu gerçeğe karşın işletmelerimizi yakından incelediğimizde; garip bir gerçekle karşılaşıyoruz. İlginç bir şekilde firmalarımızdaki üst düzey yöneticiler zamanlarının yaklaşık yüzde 70 gibi bir oranını hâlâ ‘iç dünyalarına’ yoğunlaşarak geçiriyorlar. Birim toplantıları, kırtasiye işler veya sıradan faaliyetler, iş zamanının önemli bir kısmını yiyip bitiriyor.

Yöneticilerin müşterilerle daha fazla zaman geçirmeleri veya onların nabzını elde tutmaya çalışmaları konusunda söylemem gereken bir kaç nokta var. Birincisi; müşteri çalışmasını çok sayıda piyasa araştırması içinde sayılar ve grafikler arasında kaybolmak olarak anlamamak gerekir. Bu tür araştırma raporları müşteri önceliklerini anlamak için her zaman yeterli olmaz.

İkincisi; piyasa araştırma çalışmaları, genelde geçmiş durumu (bir önceki müşteri profilini) verir. Hâlbuki önemli olan müşteri gözüyle ‘yarını’ görebilmektir. Çünkü yapılan çalışmalar, geleceğe yönelik stratejiler üzerine kurgulanacağından müşteri önceliklerinin yarınını anlamak ve saptamak önemlidir.

Bir üçüncü nokta şudur. Yöneticiler genelde iyi ve memnun müşteriler ile sohbet etmeyi severler. Hâlbuki bu, yanıltıcı bir tercihtir. Bir firmanın bilgisine ihtiyacı olan kişi ve firmalar arasında ‘zor müşterilerin’ özel bir önemi vardır. Dolayısıyla bize gelecek hakkında önemli ipucu verebilecek, piyasanın geleceğine ışık tutabilecek zor müşteriler her zaman özel değere sahiptir.

Çağın sert rekabet koşulları altında, tüketim özellikleri giderek etkileşen bir dünyada firmalar açısından başarıya giden yol, müşteri merkezli iş tasarımlarından geçiyor. Ama böyle bir kültüre ulaşmak, iş sahiplerinin veya yöneticilerin sadece iş konularına yoğunlaşarak edinilebilecekleri bir yetkinlik değil. Yeni iş tasarımları hakkında uzmanlık bilgisi ihtiyacı, firmalar için olmazsa olmaz bir noktaya ulaştı. Gelecekte ayakta kalmak ve büyümek isteyen işletmelerin bu konuya özel önem vermeleri gerekiyor.

Eskişehir’i Yatırımcıya Tanıtmak…

Eskişehir’i Yatırımcıya Tanıtmak…

Gürcan Banger

Ülkemiz sanayi ve ticaretinin genel özellikleri arasında sermaye ve girişim yetersizliği ilk sıralarda yer alır. Ne eğitim sistemimiz, ne de geleneksel kültürümüz girişimciliğe ve yatırımcılığa uygun değildir. “Aman; çocuğum, bir devlet kapısına memur olsun” diye hayaller kurarak gün dolduran ebeveynlerin çocuklarının girişimci olmasını beklemek de hayalden öteye geçmez.

Bir de; bir girişim geliştirebilmiş olanlara göz atalım. Ekonomik işletmelerimize baktığımızda; sermayeden kurumsallaşmaya pek çok sorunları olduğunu görürüz. Ama bunların neredeyse tamamında tanıtım ve pazarlama konularında ciddi eksiklik ve zafiyet var. Farklı ve nitelikli bir ürün veya deneyim biriktirebilen bir işletme, nedense bunları tanıtıp pazarlamakta aynı başarıyı gösteremez. Çoğu zaman reklâm yapmak, tanıtım ve pazarlama ile eşdeğer tutulur. Reklâm için tüketilen kaynaklar, çoğu zaman beklenen getiriyi sağlamaz.

Günümüzde şehirler de ekonomik işletmelere dönüşmüşlerdir. Kentlerin birbiriyle yarışmaya başlaması, küresel ve ulusal pastadan daha fazla pay alma çabasından başka bir şey değildir. Eğer şehir, potansiyelini kullanarak daha fazla kişi ve kuruluşu cezp eder ve daha fazla gelir sağlarsa; hiç kuşkusuz, o şehirdeki işletmelerin getirisi de buna paralel olarak artacaktır.

Bir şehrin gelişmesi, nüfus olarak büyümesi değildir. Kentsel gelişim, öncelikle orada yaşayan yurttaşların daha yüksek ve adaletli dağılmış gelire ve bireysel – çevresel olarak daha iyi yaşam koşullarına sahip olmaları demektir. Özellikle girişim ve sermaye yetersizliği çeken bölgelerde bu olumlu koşulların sağlanma yollarından birisi, yatırım yapacak kişi ve kuruluşlar için şehrin cazip hale getirilmesidir.

Yatırımcı, “Bizden iyisi yok” gibi içeriksiz bir söyleme gelmez. Yatırımcı, ciddi veri envanterine sahip olmadığı yöreye de gelmez. Ve yatırımcı, kendisine pek çok açıdan cazip koşullar sunmayan bir kente yatırımını getirmez. Demek ki; şehri uygun verilerle donatılmış bir çerçeve içerisinde tanıtmak ve pazarlamak son derece önemlidir.

Ne yapmalı? Her faaliyet, iki önemli unsuru içermek zorundadır. Eskişehir’i yatırımcıya tanıtma faaliyeti bir ‘örgütlenme modeli’ ve bir ‘iş-zaman planı’ içermek zorundadır. Bu bağlamda örneğin Valilik koordinasyonunda bir “Eskişehir’i Yatırımcıya Tanıtım Kurulu” oluşturulabilir. Bu kurulda İl Genel Meclisi’nden belediyelere, meslek odalarından özel sektöre, konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarından uzmanlara kadar değişik kesimlerden kişi ve kuruluşlar bulunabilir. Böyle bir kurul, ilk hedef olarak bir “Eskişehir’i Yatırımcıya Tanıtım Planı” üzerinde çalışabilir.

Yine böyle bir heyetle veya başka bir mekanizma aracılığı ile “Eskişehir Yatırım Kılavuzu” türünde (Türkçe ve İngilizce olmak üzere en az iki dilde) bir kapsamlı doküman hazırlanarak bunun ilgili noktalara (yatırımcı odaklara veya potansiyel girişimcilere) ulaştırılması sağlanabilir. Bu çalışmalar kapsamında olmak üzere yatırımcıya ulaşım noktalarında yukarıdaki çerçeveyi tanıtacak konferanslar, paneller ve sergiler düzenlenebilir, uygun fuarlara katılım sağlanabilir. Bir başka faaliyet türü olarak, örneğin gelecek yıl, “Eskişehir Yatırımcıya Tanıtım Yılı” ilan edilerek bu çerçevede şehrin ekonomik ve sosyal aktörlerinin bir dizi etkinlik içinde bulunması önerilebilir.

Ne yazık ki, Eskişehir, ülkemizde birlikte iş yapmasını yeterince bilmeyen kentsel örneklerden birisini oluşturmaktadır. Çekişmeler, çoğu zaman işbirliklerinin önünü tıkamaktadır. Bu nedenle böyle bir süreçte başta Vali Kadir Çalışıcı olmak üzere Valilik’in etkin koordinasyonu önemlidir.

Eskişehir ekonomisi ve sosyal yaşamı, kendini dünyaya ve ülkeye daha fazla fark ettirmek zorundadır. Bu ise tanıtım ve pazarlama için örgütlü, planlı ve bütçeli organizasyonlar olmadan gerçekleşemez. Tekil yurt içi – dışı ziyaretlerle veya plansız randevularla başarıya ulaşılacağı kanaatinde değilim.

Eskişehir’in Acil Çözüm Bekleyen Sorunu

Eskişehir’in Acil Çözüm Bekleyen Sorunu

Gürcan Banger

Başta sanayi olmak üzere Eskişehir ekonomisinin acil çözüm bekleyen sorunlarının başında kentin demiryolu ile denize bağlanması olduğu kanaatindeyim. Bu sorunun çözüm şekli ise Eskişehir’i Gemlik veya Mudanya’ya bağlayacak olan demiryoludur. Ağırlıklı olarak hammadde ve ürün taşıma üzerine çalışmasını öngörebileceğimiz bu hat, Eskişehir ve çevre iller ekonomilerinin çok ciddi gelişmeler sağlamasına neden olacaktır.

Türkiye ekonomisi ağırlıklı olarak Marmara ve Ege bölgelerinde yoğunlaşmış durumda. Bunlarda özellikle İstanbul, Kocaeli (İzmit), Trakya ve Bursa çevreleri yoğunlaşmada aşırı noktalara ulaşmış halde. Bir yandan buralarda yatırım ve işçilik maliyetlerinin yükselmiş olması diğer yandan bu yörelerin tamamının deprem riski taşıması, iş dünyasını ve yatırımcıları yeni arayışlara itiyor.

Bu arayışa cevap olacak adaylar arasında ilk sırayı Eskişehir ve çevresinin aldığına kuşku yok. Eskişehir; iki üniversitesinin varlığı, nitelikli organize sanayi bölgesinin mevcudiyeti ve bir yol kavşağında yer alması nedeniyle sınaî ve ticari yönlerden gelişmeye aday iller arasında ilk sırada yer alıyor. Eskişehir – Bozüyük, Eskişehir – Ankara ve Eskişehir – Konya eksenleri ise yeni işbirliği hatları olarak dikkat çekiyor.

Ankara ile Yüksek Hızlı Tren seferlerinin başlaması, birdenbire Eskişehir’i bir cazibe merkezi haline getirdi. İstanbul bağlantısı buna daha büyük ivme kazandıracak. Bu vesile ile ulaşımın ne denli önemli olduğunu bir kez daha fark ettik. Henüz tam bir çözüme ulaşmış görünmese de hava yolu ulaşımının Eskişehir’e ciddi katkıları oldu. Bozüyük – Mekece duble yolunun kent ve ekonomiye katkılarını önümüzdeki dönemde daha fazla göreceğiz.

Ne yazık ki; yapılanlar yeterli değil. Eskişehir hava yolu ulaşımının ve altyapısının ivedilikle geliştirilmeye ihtiyacı var. Diğer yandan Eskişehir’de üretilen sınaî ürünlerin maliyet yapısına baktığımızda; burada lojistiğin (taşıma ve ulaşımın) ciddi bir kalem oluşturduğunu görüyoruz. Özellikle yurt dışına mal gönderilmesinde karayolunun yarattığı ağır maliyet unsurlarını taşımaya çalışıyoruz.

Dünyadaki örneklere baktığımızda; birim maliyet içinde lojistiğin oranının düşürülmesinde tren ve deniz yollarının önemli katkıları olduğunu görüyoruz. İşte Eskişehir’in Mudanya veya Gemlik’e tren yolu ile bağlanmasının önemi buradadır. Bu hattın yapılması ile birlikte Eskişehir, kendisini dünyaya bağlayan yeni bir kanala sahip olacaktır. Eskişehir ve çevresinde konuşlanmış tüm sanayi işletmeleri bu hattın yaratacağı rekabet avantajlarının beklentisi içindedir.

Eskişehir’i Mudanya veya Gemlik’e bağlayacak tren yolu konusu, Eskişehir’in en acil çözüm bekleyen sorunlarından birisi olarak milletvekillerinden Vilayet makamına, yerel yönetimlerden meslek odalarına, sivil toplum kuruluşlarından vatandaşlara kadar herkesin sorunudur. Bu nedenle kentin bütünlüğü içinde sahiplenilmesi, savunulması ve lobi yapılması gerekiyor. Bu konuda yerel ve yaygın medya organlarına da özel görevler düştüğüne kuşku yok.

Eskişehir’in denize bağlantısı konusu, sadece bir tren hattının yapılmasından ibaret değil. Özellikle deniz tarafından gerekli lojistik ve gümrükleme işlerini gerçekleştirmek üzere bir tesise gerek var. Seçime göre Gemlik veya Mudanya’da kurulabilecek lojistik köy, o yörenin ekonomisinin kalkınmasında da ciddi katkılar yapacaktır. Keza benzer bir yapılanmanın Eskişehir tarafında da yapılması gerekir. Böylece fabrikasından ürünü vagona (veya taşıyıcı demiryolu aracına) yükleyen sanayici, Gemlik veya Mudanya üzerinden deniz yolu ile malını ucuza ulaştırabilecektir.

Eskişehir’in denize bağlantısı konusu, ne yazık ki bugüne kadar doğru ve yeterli kavranabilmiş bir konu değil. Meslek odaları tarafından zaman zaman dile getirilmesine rağmen kentin seçilmişleri ve yöneticileri tarafından yeterli hararetle savunulamadı. Bu konuda kamunun bir girişimi yoksa derhal yola çıkılması, eğer bazı ön çalışmalar varsa bunların hızlandırılması gerekiyor.

Eskişehir Denize Bağlanmalı…

Eskişehir Denize Bağlanmalı…

Gürcan Banger

Sıklıkla söz ettiğim gibi; Eskişehir 1800’lü yılların sonlarına kadar Anadolu’nun küçük bir yerleşimidir. İstanbul – Bağdat Demiryolu Projesi kente bir canlılık getirir. Benzer biçimde Kafkaslardan ve Rumeliden gelen göçlerin de şehrin ekonomisinde ve sosyal yaşamında ciddi etkileri olur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan kamu yatırımları da Eskişehir’in ekonomik ve sosyal olarak oluşmasında katkılar yapmıştır.

Ama tüm bu süreç içinde Eskişehir yavaş büyüyen bir kenttir. Sorunlar zamanında çözülmese bile daha sonraki yıllarda problemlerin arkasından yetişmek mümkündür. Özetle; Eskişehir kentinin geleneksel büyüme modeli, yağ damlasıdır. Aynen bir yağ damlasının bir kâğıt veya bez parçasına düşüp dağıldığı gibi Eskişehir’de geleneksel merkezi olan Çarşı’yı odak alarak büyümüştür bugüne kadar. Bugün bu süreç biraz hızlanmış olmakla birlikte (Fabrikalar Bölgesi’ndeki kentsel dönüşümü bir tarafa koyduğumuzda) odaklanmış yayılımın sürdüğünü görürüz.

Fiziksel mekânın nasıl geliştiğini bir yana bırakırsak; büyümede dikkati çeken nokta, kentsel yayılmanın neredeyse kendiliğinden olmasıdır. Bugüne kadar ne kentliler, kentin mekânsal gelişimi konusunda bir öngörü sahibi olmuşlardır, ne de kent yöneticilerinin böyle bir vizyonu olabilmiştir. Eskişehir’de gecekondulaşma görülmemekle birlikte, düşük konut kalitesi ile birlikte (zaman zaman kent rantının paylaşımı mücadelesine dayalı olarak) kendiliğinden ve şekilsiz bir mekânsal yayılma olagelmiştir.

Bugünkü durum, geçmişten farklı mıdır? Bence değil. Aynı ağır aksak yürüyüş, kentsel rant ve tüketim beklentileri üzerine kurulmuş olarak devam ediyor. Kentte oluşan değişim, vizyoner bir plan ve program içerisine oturmuyor. Kent abuk subuk yayılırken merkezdeki sıkışma devam ediyor.

Eskişehir’in gelişim trendi kırılmalarla gerçekleşir. Örneğin Bağdat Demiryolu, dış göçler, Cumhuriyet yatırımları şehrin gelişimi trendinde kırılmalar yaratmıştır. Bu nedenle Eskişehir’in tarihini ve geleceğini klasik projeksiyon teknikleri ile anlamak zordur. Bundan sonraki gelişimin de bir yeni kırılma ile olacağını tahmin etmek zor değildir. Ama şu noktanın altını çizmemiz gerekir. Şehrin bundan sonraki gelişiminin yönetilmesi ve denetlenmesi gerekmektedir.

Son yıllardaki gelişmeler Eskişehir’in tüketim yönelimini öne çıkarırken, üretimde aynı hız elde edilemedi. Bu konuda 30-50 yıl öncesinde vücut bulmuş sorunların (yavaş gelişimin yarattığı yanılsama nedeniyle) çözülmemiş olmasının etkisi var. Eğer örneğin ulaşım (lojistik) sorunları önceki yıllarda çözülmüş olsaydı, bugün Eskişehir, Dünya ve ülkenin diğer bölgeleri ile çok daha sağlam bir ekonomik ilişki kurmuş olacaktı. Hava yolu, karayolu ve demiryolu bağlantılarının zamanında geliştirilmemiş olmasının olumsuz sonuçları bugün açıkça gözleniyor.

Hâlâ çözülememiş sorunların başında Eskişehir’in deniz bağlantısı geliyor. Geçmiş yıllarda da zaman zaman söz edilmekle birlikte Eskişehir – Gemlik veya Eskişehir – Mudanya demiryolu gerçekleştirilemedi. Bu durum ise Eskişehir ekonomisinin Dünyaya akmasında ciddi engellerden birisini oluşturdu.

Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nin yakından bilenler, bölgede ciddi bir sınaî potansiyel olduğunu farkındalar. Her geçen gün yurt içinden veya dışında yeni yatırımcılar tesis kurmak Eskişehir’e akıyorlar. Dünyanın her yerinden iş sahipleri, yarı mamul veya son ürün yaptırmak üzere Eskişehir sanayisinin yeteneklerini kullanmak üzere Eskişehir hakkındaki farkındalıklarını artırıyorlar.

Artık Gemlik veya Mudanya üzerinden Eskişehir’in denize bağlantısını gerçekleştirmek gecikmelere mahal yok. Gerek şehri denize bağlayacak olan tren hattı gerekse hattın iki ucundaki lojistik tesisler ivedilikle planlara dâhil edilmeli ve gerçekleştirmek üzere faaliyete geçilmelidir.

Eskişehir’in deniz bağlantısının önemini ve değerini kavramakta güçlük çekenler, hiç kuşkusuz Eskişehir’in geleceğini hayal edemeyenler olabilir. Büyük yerleşimler büyük vizyonların eseridir.

İstihdam Fuarı

İstihdam Fuarı

Gürcan Banger

Geçtiğimiz Pazar günü yaygın basının gazetelerinden birisinde dikkatimi çeken haberlerden birisi ekonomik büyüme ilgiliydi. Haberde hükümetin ilgili bakanları ekonomik büyümenin yükselen oranlarından söz ederek hizmetlerini övmekteydiler. Bu yazıyı kaleme almadan az önce sanayi konusunda uzman arkadaşlarıma “Siz söylenen büyümeyi sanayide gözlüyor musunuz?” diye bir soru yönelttim. “Evet; gerçekten sanayide önemli hareketlenmeler var” şeklinde bir cevap alamadım. Genelde ağır aksak yürüyüşün devam ettiğini söylediler.

Ekonomi Büyüyor mu?
İster hükümetin dediği gibi ekonomi büyüyor ister ağır aksak yürüyor olsun; hâlâ ciddi bir işsizlik sorunu olduğu gün gibi ortada. Bir yandan yeterli hızda büyüyemeyen ekonomi istihdam alanları yaratamazken, diğer yandan ülke nüfusu hızla büyümeye devam ediyor. Bir başka olumsuz gelişme ise ekonominin istihdamsız büyüme gibi sosyal adalet ve gelir adaleti açılarından tehlikeli durumlar yaratıyor olması…

Nüfusun büyük kısmının (işsizlerin, yoksulların) harcayacak geliri olmazsa, ekonomik büyümenin vatandaşa ne yararı olabilir? Ekonomi büyümeli ama vatandaşın da gelir elde edeceği işi olmalı. Bunun da yolu istihdam yaratmaktan geçiyor.

İstihdamı dikkate almayan büyüme modelleri, gelişmiş ülkelerde çok daha yaygın. Verimlilik ve maliyet düşürme adına durmaksızın çalışanı ve gelir dağılımını dikkate almayan büyüme yaklaşımları geliştiriliyor.

İşsizlik
Ülkemizdeki durum ise gelişmiş ülkelerden daha iyi değil. Resmî istatistiklerle bile yüzde 10’un altına düşmeyen işsizlik oranı bir sorun olmaya ediyor. Sürekli işsizlik ise kalıcı yoksulluğun dönüşmenin araçlarından birisi olarak görünüyor.

Ne yazık ki; işsizliğin merkezî anlamda çözülmesini sağlayacak etkin makro politikalar üretilemiyor. İktidarın “Her işletme bir işçi alsa işsizlik çözülür” gibi uygulanması mümkün olmayan yönelmesinin altında da bu makro politika yetersizliği yer alıyor. Buna işletmelerin verimlilik ve kârlılık adına daha az işçi ile çalışma yönelimi de eklenince işsizlik, süreğen bir sorun olarak karşımızda durmaya devam ediyor.

İşsizlik konusunun çözümünde bölgesel veya yerel alana indiğimizde; yerel yönetimlerin çözüm çabalarını izliyoruz. Ama bu çözümlerde niteliksiz işgücünü kurslarla beceri sahibi yapmayı hedeflemekten öteye geçmiyor. Bu tür eğitim faaliyetlerine dâhil olmuş vatandaşların ancak pek azı, gerçek anlamda bir iş ve gelir sahibi olabiliyorlar. Dolayısıyla yerel düzeyde de istihdama ve işsizliğin azaltılmasına yönelik çok daha etkin politikalara ihtiyaç var.

Mevcut iktidardan yana ya da karşısında olun; işsizliğin azaltılması için her düzeyde yapılması gereken çalışmalar var. Diğer yandan işsizliğin okumuş genç insanlar arasında da hayli yaygın olduğunu dikkate aldığımızda; sorunun büyüklüğü bir kez daha karşımıza çıkıyor. Bir başka deyişle istihdam artıcı çalışmaları sadece düşük eğitim ve beceri düzeyindeki insanlar için değil; aynı zamanda üniversite veya yüksek okul bitirmiş vatandaşlar içinde öngörmek zorundayız.

İstihdam Fuarı
Özellikle eğitimli vatandaşların iş olanaklarını geliştirmenin araçlarından birisi “istihdam fuarları” olarak değişik ülke ve yerleşimlerde uygulanıyor. Yüksek düzeyde okullaşma oranı ve iki üniversitesi olan Eskişehir de bu tür fuarların periyodik olarak açılmasına son derece uygun bir kenttir.

Böyle bir fuarda bir yandan sanayi ve ticaret firmaları kendi tanıtımlarını yaparken diğer yandan da iş arayan eğitimli insanlar firmalarla (işletmelerin insan kaynakları birimleri ile) buluşabilecek, kendilerini tanıtacak ve özgeçmişlerini firma veri tabanına girmesini sağlayacaklardır. Böylece iş sahibi ile nitelikli işgücünü yeni türden bir pazar alanında bir araya getirmek mümkün olacaktır.

Eskişehir İstihdam Fuarı’nın uygulayıcısının (her yıl biri olmak üzere) kent üniversitelerinin olması uygun bir seçenek olarak görünüyor. Örneğin birinci istihdam fuarı 2011 için Anadolu Üniversitesi tarafından yapılabilir. İkincisi tercihe göre bir ya da iki yıl sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde yapılabilir. Böylece bir ya da iki yılda bir tekrarlanan bir geleneksel fuar oluşturulmuş olur.

Böyle bir fuar için ülkenin (özellikle öğrencilere mal ve hizmet pazarlayan) büyük şirketleri sponsor olmayı kabul edeceklerdir. Diğer yandan kent bazında Eskişehir Valiliği, Büyükşehir Belediyesi, merkez ilçe belediyeleri, İş-Kur, ETO ve ESO gibi meslek kuruluşları ve özel şirketler de böyle bir hizmete destek ve katkı sağlayabilirler.

Her zaman Eskişehir’in yüksek eğitim düzeyine sahip genç insan nüfusu ile övünüyoruz. Ama bu durum yeterli değil. Eğitimi istihdam ile eklemlemek zorundayız. Övünç kaynaklarımız arasına istihdamda da yüksek oranlara sahip olduğumuz konusunu eklemeliyiz. Eskişehir İstihdam Fuarı bunun araçlarından birisi olarak kullanılabilir.

Duygu Güncesi *** YENi ***
Facebook’ta izle
Twitter’da izle