İşin Yolunda Gitmediğini Nasıl Anlarsınız?

İşin Yolunda Gitmediğini Nasıl Anlarsınız?

Gürcan Banger

İş sözcüğünün çok sayıda anlamı var. Benim ele almak istediğim anlamı ise “Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma veya meslek” şeklinde tanımlanmış olanı… Bir sınaî veya ticari işletme örneğin… Böyle bir işyerinin (işletmenin) sahibi veya üst düzey yöneticisinin “İşin yolunda gitmediğini nasıl anlarım?” sorusu için nasıl bir cevap verebiliriz?

Bu zor görünümlü sorunun kolay cevaplarından birisi “Ölçmüyorsanız yönetemezsiniz” sözünde saklı… Bizim firmalarımızın yaygın sorunlarından birisi, kuruluşun durumunun izlenmemesidir. Bazı büyükçe firmalarda izleme için gerekli takip ve raporlama yapılsa da; bu belgeleri çözümlemek ve buna uygun önlemleri almak firma faaliyetleri arasında nadiren bulunur. Örneğin muhasebe kayıtları firmalarımızda sadece devlet istediği için tutulur. Bu bilgilerin bir anlamda firmanın durumunu yansıtan ultrasonogramlar, EKG’ler ya da MR’lar olduğu farkındalığı asla yoktur. Özetle; firmanın borç – alacak, stok, finansman, sipariş, ciro ve kârlılık gibi göstergelerini izlemiyorsanız ya da değerlendirmiyorsanız ortada ciddi bir risk var demektir. Böyle bir durum karanlıkta fenersiz ve rehbersiz yol aldığınız anlamına gelir ki, böyle bir firma için riskler yakındır ve krizler beklenen durumlardır.

Şimdi biraz daha teknik detaylara girelim. Bir işletmenin iki yönü var: Üretim ve satış. 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar işletme için en önemli sorun alanı üretim idi. Genelde işletmelerde iyileştirme ve geliştirme çalışmaları üretim alanında yapılmaya çalışılırdı. Çünkü ürünlere olan kitlesel talep, üretim teknolojilerinin kısıtlılığı ve sınırları nedeniyle karşılanmakta zorluk çekiliyordu. Üretim teknolojilerinde sağlanan büyük atılımlar yanında bilişim ve iletişimdeki ciddi gelişmeler bu görüntüyü tersine çevirdi. Üretim bir sorun olmaktan çıkarken üretilmiş olanı satmak daha ciddi sorun olarak işletmelerin karşısında yer aldı.

Günümüzde mevcut duruma baktığımızda; herhangi bir kalitedeki bir ürünü dünyanın herhangi bir yerinden eşdeğer fiyatlarla sağlamak mümkün… Ortalıkta bir ürün bolluğu var; buna karşılık sanki müşteriler azalmış gibi duruyor. Ekonomi diliyle söylersek, ürün arzı ürüne olan talebi fazlasıyla aşmış durumda. Diğer yandan İnternet ve benzeri ortamlar ürünün bulunurluk, fiyat, kalite ve özellik bilgilerine ulaşımı da kolaylaştırmış olduğundan tüketiciler kolaylıkla kıyaslama yapabiliyorlar. Böylece ürün arz etmenin bir işletme için yeterli olmadığı onu satabilmenin (pazarlayabilmenin) çok daha önemli hale geldiği ortaya çıkıyor.

Bu çerçevede işin yolunda gidip gitmediğini anlamak isteyen bir iş sahibinin veya yöneticinin öncelikle ilgili sektörde arzın ve talebin hangisinin önde olduğunu bilmesi gerekir. Eğer ürün arzı, talebi geçmişse ve söz konusu işletme satış ve pazarlama konusunda yeterli yetkinlikte ve başarı düzeyinde değilse, “işin yolunda gitmediğini” söyleyebiliriz.

Bir başka teknik belirti, satışlarla kârlılığın ilişkilendirilmesi sonucunda ortaya çıkar. Örneğin son birkaç yılın satış ve kârlılık değerlerine bakıldığında satışlar değişmediği (veya azaldığı) halde kârlılığın da azaldığı gözleniyorsa, bu durum da bir ciddi sorunu işaret ediyor olabilir.

İşin yolunda gidip gitmediğini kavramanın kolay yollarından birisi, iş sahibinin veya yöneticinin şu soruyu kendi kendine sormasıdır: “Neden benim ürünümü alsınlar?” Kendinizi bir müşteri olarak kabul ettiğinizde kendi ürününüzü para verip almak için en az bir (muhtemelen birkaç) neden bulamıyorsanız, sizin dışınızdaki tüketicilerin de ürününüzü tercih edecek neden bulamamaları son derece olağandır. Buradaki sır, ürününüze katma değer sağlayıcı farklılıklar katabilmektir. Hiç kuşkusuz; katma değerli farklılık yaratmak söyleniverdiği kadar kolay değil (detaylı çalışmak lazım) ama sihirli kelimenin inovasyon (yenilikçilik) olduğunu belirtebilirim.

Yukarıda belirttiğim gibi dün işin odak noktası, işletmenin içinde yani üretimde idi. Günümüzde ise iş odağı işletmenin dışına kaydı. İşletmenin dışında ise ilk planda müşteriler, tedarikçiler ve rakipler var. İşin başarısı, işin geleceğinin kurgulanmasında bunlardan hangilerinin ön planda tutulduğu ile yakından ilgili. Eğer bir firma kendini ağırlıklı olarak rakiplerine göre konumluyor ise bu tercih de işin yolunda gitmiyor olabileceğine dair önemli bir veridir. Müşteriyi ve tedarikçiyi göz ardı ederek rakibe göre konumlanan bir firmanın başarı şansı yüksek değildir.

Artık iş yapmanın zor olduğu bir dünyayı yaşıyoruz. Muhtemelen böyle olmaya da devam edecek.

Referandumun Sonucu Ne Olur?

Referandumun Sonucu Ne Olur?

Gürcan Banger

Memlekette iki tür kaygı ve merak var. Bir grup günlük iaşesini elde edip evlad-ü ayale ekmek götürme derdinde. Bir diğer grup ise “İktidarı nasıl olur da ele geçiririz?” derdinde… Gerçekte bir üçüncü grup daha var. Ekmek derdini önüne koyanlar dışında kalan ‘siyaset saflarına’ doğrudan müdahil olmayan bir başka bölüm ise “Memleket elden gidiyor” ya da “Din elden gidiyor” vaveylalarının peşine takılmış siyasal rantçıların dümen suyunda debeleniyor.

İşin özeti şu ki; çirkin, yararsız ve verimsiz siyaset, memleketin ve halkın gündemini rant ve çıkar arayışına eklemlediği kendi yarattığı sorunlarla işgal edip duruyor. Doğrusu; medya da kendi tiraj ve reyting beklentileriyle bu çirkin sürece çanak tutmaya devam ediyor.

Arka plan ne olursa olsun; karşımızda bir gerçek durum var. 12 Eylül’de Anayasa değişikliklerini konu alan bir referandum yapılacak. “Evet” ya da “Hayır” oylarının durumuna göre ülkenin hal ve gidişinde değişiklikler olabilir.

Referandum sonuçlarına iki ayrı noktadan bakmak gerekli: Birincisi, sonucun “Evet” veya “Hayır” çıkması; ikincisi ise oyların dağılımı… Bu iki sonuç hem iktidarın hem de muhalefetin davranış modelini kaçınılmaz biçimde etkileyecek.

Hiç kuşkusuz; referandumun nasıl sonuçlanacağı konusunda sosyal algılarımız önemli. Ama sonucun kestirilmesi hususunda en önemli veriyi, konuyla ilgili olarak ciddi araştırma kuruluşlarının yaptığı kamuoyu soruşturmalarından alıyoruz. Özellikle düzenli tekrarlanan kamuoyu anketleri, kişisel izlenim ve algılarımızla birleşince önemli öngörülere vesile olabiliyor.

Referandum ile siyasal eğilimler ve beklentiler konusunda düzenli kamuoyu soruşturmaları yapan kuruluşlardan birisi Sonar Araştırma. Haziran 2011 içinde yayınlanan yazılarımdan birisinde Sonar’ın Mayıs 2011 anketini ele almıştım. Bu kuruluşun Ağustos 2011 araştırması, Mayıs’ta yapılmış olana göre değişen ipuçları veriyor. Araştırmanın sonuç raporunu incelemekte yarar var.

Anket, aralarında Eskişehir’in de yer aldığı 25 ilde yapılmış. Ankete katılımcı seçiminde kırsal alanlara (ilçe, belde ve köylere) yüzde 20 dolayında pay ayrılmış. 1-9 Ağustos 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen çalışmada 4000 kişiye yüzyüze sorular sorulmuş.

Anketin genel sonuçlarına bakıldığında; “Hayır” diyenlerin oranı yüzde 51, “Evet” diyenlerin oranı ise yüzde 49 olarak sınırda bir durum görülüyor. Erkeklerin yüzde 53’ü, kadınların ise yüzde 45’i “Evet” şeklinde cevap vermişler. Dolayısıyla erkeklerin yüzde 47’si, kadınların yüzde 55’i “Hayır” cevabı vermiş.

“Hayır” oranı büyükten küçüğe doğru; Mersin, Muğla, Denizli, Balıkesir, İzmir, Aydın, Tekirdağ, Adana, Antalya, Ankara, Eskişehir ve Manisa’da “Hayır” oranı “Evet” oranından daha yüksek. Bu illerde referandum sorusu “Hayır” cevabı almış görünüyor.

Diğer yandan “Evet” oranı büyükten küçüğe doğru; K.Maraş, Ş.Urfa, Gaziantep, Erzurum, Trabzon, Konya, Diyarbakır, Kayseri, Hatay, Kocaeli, Samsun, İstanbul, Bursa’da “Evet” oranı “Hayır” oranından yüksek. Bu illerde (anket sonuçlarının doğruluğu ölçüsünde) vatandaşın tercihinin “Evet” yönünde olduğu izleniyor. Mevcut iktidarın nimetlerinden bol miktarda yararlanan Konya ile Kayseri’nin (hatta Gaziantep’in) “Evet” grubunda yer alması hiç şaşırtıcı bir sonuç değil.

Anket için seçilen 25 il içerisinde “Evet” oylarının en yüksek olduğu ile yüzde 84 ile K.Maraş ve en düşük olduğu il ise yüzde 25 ile İçel… Dolayısıyla “Hayır” oranı İçel’de yüzde 75’e ulaşırken K.Maraş’ta ancak yüzde 16’da kalıyor.

Eskişehir’i merak edenler için biraz ayrıntı vereyim. Ankette Eskişehir’i temsilen yaklaşık yüzde 2 dolayında katılımcı seçilmiş. Eskişehir’den katılanların yüzde 61’i “Hayır”, yüzde 49’u ise “Evet” demiş. Eskişehir’i sosyal ve siyasal olarak tanıyanlar için kolay bir sonuç olarak Eskişehir’in referanduma “Hayır” diyeceğini öngörmek hatalı olmaz.

Referanduma verilen cevaplar için yaz dilimi dağılımlarına da bakmakta yarar var. 18-24 yaş dilimi yüzde 46 oranında “Evet”, yüzde 54 oranında “Hayır” öngörüsünde bulunmuş. Arada ciddi bir fark olmasa da gençler “Hayır” deme eğiliminde gibi görülüyorlar. 25-34 ile 45-54 yaş dilimlerinde “Evet” ve “Hayır” oyları yüzde 50’de eşit gözleniyor. 35-44 yaş dilimi yüzde 55 ile “Evet” derken 55-64 ve 65 yaş üstü dilimlerle “Hayır” oyları yüzde 56-57 gibi oy oranları ile “Evet” tercihlerini geçiyor. Özetle; orta yaş “Evet” oyuna yakınken genç ve ileri yaş dilimleri “Hayır” tercihine daha yakın görülüyor.

Partiler açısından bakıldığında; “Evet” oylarının AkParti seçmeni ile CHP’nin yüzde 7’si, SP’nin tamamına yakını, MHP’nin yüzde 25’i ve BBP’nin çoğunluğundan oluştuğu görülüyor.

2011’de (belki de daha erken bir tarihte) önümüzde bir erken seçim var. Referandum süreci de genel seçimin gidişatını ve sonucunu etkileyecek. Durumun genel seçim açısından nasıl göründüğünü yarınki yazımda ele alacağım.

Demokrasi ve Uzlaşma Kültürü

Demokrasi ve Uzlaşma Kültürü

Gürcan Banger

Gerginlik üzerinden yaşamı düzenlemek, pek çok yönden geri kalmış toplumlara has bir özellik… Daha da kötüsü, hem iç hem de dış güçler bu özelliğe sahip toplumları bölerek kullanma yönünde bir araç elde etmiş oluyorlar. Demokrasi, uzlaşma ve ortak payda kültürüne sahip olmayan toplulukları etnik, dinsel ve kültürel eksenlerde parçalamak ve bu parçaları birbirine düşman yapmak daha kolay gerçekleşiyor.

Gerginlik, karşıtlıklar ve uzlaşmazlıklar, geri kalmış topluluklarda önce ailede, sonra okulda ve ardından sokakta öğreniliyor. Sorunların çözümü adeta bu olumsuzluklara endeksleniyor. Karşı tarafı yok edince sanki çözümün kendiliğinden geleceği gibi bir ön kabul oluşuyor.

Yaşadığımız toplumda da durum çok farklı değil. Yaşamı ya siyah ya da beyaz gibi iki karşıt uç olarak anlamak, sosyal bakış açımızın vazgeçilmez unsuru haline gelmiş adeta. Siyasete bakışımız, bir başka insanı sevişimiz ya da bir takıma olan taraftarlığımız da böyle. Grilere tahammül edemiyoruz.

Pek çok örnek göstermiştir ki; birlikte iş yapmakta çok başarılı değiliz. Bunu şirket kurarken de bir dernekte çalışırken de gözlüyoruz. Bizim için işbirliği, ‘ezelden ebede kadar birlikte olmak’ anlamına geliyor. İşbirliklerinin zamana veya konuya bağlı olabileceğini kabul edemiyoruz. Bu nedenle biten sevgilerin veya ilişkilerin, karşılıklı tarafların birbirlerini yok etme noktasına gelebildiğini görüyoruz. Kabul görmemiş sevgilerin, değişen duygusal seçimlerin veya biten iş ortaklıklarının namlunun ucuna dek uzanabilen olumsuz sonuçları olabiliyor.

Toplumun tamamını ilgilendiren sosyal, ekonomik veya siyasal konulara geldiğimizde; işbirliğinin ve ortak payda oluşturma ile uzlaşmanın önemi daha açık biçimde ortaya çıkıyor. Biliyoruz ki; toplumda çok farklı görüşler ve yaşam biçimleri var. İnsanlar; düşüncelerine, inançlarına veya geleneksel kültürlerine göre – yasalar çerçevesinde kalmak üzere – çok farklı biçimlerde yaşıyorlar. Bu yaşam modelleri arasında çoğunluğu oluşturanlar da var azınlıkta kalanlar da…

Dünyayı siyah – beyaz olarak anlama yanlışı, kendisini ortak payda ve uzlaşma anlayışında da ortaya koyar. Şöyle ki; farklı görüşlerin oylanması sonucunda oluşan tablo, bir ortak payda veya uzlaşma olarak kabul edilir. Seçilenin, seçilmiş ve herkesçe benimsenmiş olduğu kabul edilir. Hâlbuki konuya diğer açıdan bakıldığında; böyle bir anlayışın, seçilmeyen için ortak paydanın ve uzlaşmanın dışında bırakılmak anlamına geldiği görülür.

Eğer bir sosyal toplulukta demokrasi fikri varsa, böyle bir durumda çoğunluğa dayalı oylama ile yapılan seçimler, ortak paydayı ve uzlaşmayı değil; aksine ayrılık hatlarını keskinleştirir ve derinleştirir. Bu nedenle – şekli ne olursa olsun – çoğunluğu esas alan oylama istemleri, ortak payda oluşturmanın ve uzlaşmanın temel aracı olarak kabul edilemez. Bir toplumda seçim sisteminin var olması, orada ne demokrasinin varlığını ne de sosyal ortak payda ile uzlaşının mevcudiyetini gösterir. Çağdaş demokrasi, farklı olanın farklılığını sürdürebilirken, toplumun diğer kesimleri ile ortak ilkeler ve hedefler benimseyebilmesi – bu anlamda ortak paydalarda buluşması – demektir.

Bugün artık pek çok nüanslar içeren demokrasi kavramı, halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi demektir. Demokrasi, bulunulan çağa ve sosyal ortama göre bazı farklılıklar gösterebildiği gibi, o çok yönlü çağa ait bazı olguların öne çıkmasını da sağlar. Bugün ortak payda ve uzlaşmayı öne çıkaran demokrasi fikrinde vazgeçilmez unsur iletişimdir. Hele Türkiye gibi bir ülkenin olmazsa olmaz şartı olan sosyal uzlaşı açısından bakıldığında; demokrasinin ön koşulu kaçınılmaz biçimde iletişimdir. Kısaca; demokrasi iletişimdir.

Çok farklı yaşam modellerinin, farklı dünya görüşlerinin ve farklı duygusal biçimlerin bir arada yaşandığı toplumlarda da demokrasi gerçek anlamda var olabilir. Bunun için toplumdaki farklı kesimler ve yurttaşlar arasındaki iletişim olanaklarının ve fırsatlarının zenginleştirilmesi ve yaygınlaştırılması şarttır. Bir araya gelişler demokrasi ihtimalini ve potansiyelini artıracaktır. Ama öncelikle demokrasinin çoğunlukçu seçimden önce iletişime ihtiyaç duyduğunun fark edilmesi gerekir.

Gazete manşetlerine bakın. TV kanallarının haber, yorum ve tartışma kuşaklarını izleyin. Yapılanlar; uzlaşma ve ortak paydadan mı yana? Toplumun gerginliği azalsın diye mi yoksa gerginlik artsın diye mi çaba veriliyor? Gerginlikten ve uzlaşmaz karşıtlıktan şikâyet edenler kendileri de bu olumsuzlukların artışı yönünde katkı yapmıyorlar mı? Sanırım; toplumun olumsuzluklarından şikâyet edenler öncelikle yaşamın aynasında kendilerini görmeliler.

Referandumun Sonucu Ne Olur? – 2

Referandumun Sonucu Ne Olur? – 2

Gürcan Banger

Konsensus Araştırma firmasının Haziran 2011 içinde yaptığı referandum anketi sonuçları, o anki durumun yüzde 54 “Hayır”, yüzde 46 “Evet” dolayında olduğunu gösteriyordu. Sonar Araştırma’nın Ağustos 2011 soruşturması ise durumu yüzde 51 “Hayır” ve yüzde 49 “Evet” olarak veriyor. Hiç kuşkusuz; oy oranlarında genel başkanların meydan konuşmaları, medyadaki açıklamaları ve ‘ağızdan kaçıveren’ cümleleri etkili oluyor.

Şimdiye kadar olan gelişmeler, (“Hayır” ihtimali daha yüksek olmakla birlikte) dağılımın yüzde 45 – 55 aralığında “Evet” ya da “Hayır” lehine olacağını gösteriyor. Bu durumun açıklaması, referandum sonuçlarının siyasal iktidarın tutum ve davranışlarını ve siyasal tercihlerini fazlaca etkilemeyecek şeklinde olabilir. Özetle; eğer oy oranları yüzde 45 – 55 aralığında oluşursa, referandum sonucu ne olursa olsun iktidar politikalarında ciddi bir değişim görmek mümkün olmaz.

Siyasal duruma bir de genel seçim oy tercihleri açısından bakalım. Sonar’ın Mayıs 2011 araştırması ile ilgili en ilginç durumun; oyların AkParti, CHP ve MHP’de kümeleşmesi olduğunu belirtmiştim. Mayıs’ta üç partinin oy oranı yüzde 82 dolayında idi. Konsensus’un Haziran 2011 sonuçları üç partinin toplamının yüzde 83 olduğunu gösteriyordu. Son olarak Sonar’ın Ağustos 2011 sonuçları ise AkParti, CHP ve MHP toplamının yüzde 82 olduğunu söylüyor. Dolayısıyla (yüzde 4-5 oy oranında kalması beklenen BDP’yi bir yana koyarsak) yakın ve orta vadede ülkenin geleceğini bu üç partinin belirlemeye devam edeceğini söyleyebiliriz.

Sonar’ın Ağustos 2011 anketine göre; ham sonuçlar AkParti’nin yüzde 33, CHP’nin yüzde 28, MHP’nin yüzde 12 dolayında olduğunu gösteriyor. Kararsızlar ve görüş belirtmeyenler dağıtıldığında ise AkParti yüzde 37, CHP yüzde 31, MHP yüzde 14 dolayında oy alacak şeklinde görünüyor. Sonar’ın Mayıs ayı ile karşılaştırıldığında; AkParti’nin yüzde 5 dolayında yükseldiğini, CHP’nin yerinde kaldığını, MHP’nin ise yüzde 5’lik bir kayba uğradığını görüyoruz. (Bu arada karşılaştırma olması açısından 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde il genel meclisi oylarının AkParti yüzde 38, CHP yüzde 23, MHP yüzde 16, DTP yüzde 6, SP yüzde 5 şeklinde olduğunu belirteyim.)

Bu sonuçlar ile Sonar Araştırma uzmanlarının yaptığı yorum raporda (aynen) şöyle verilmiş: “AKP’nin %37 oranının, yaklaşık 16 puanı Kürt kökenli vatandaşlarımızdan geliyor. Bu durumda, Türk seçmenden %20 alması, AKP’nin birinci parti olmasına yetiyor. CHP’nin güçlenmesi ve referandum süreci, bir kısım MHP ve SP seçmeninin AKP’ye kaymasına neden olmuştur.”

Sonar Ağustos 2011 kamuoyu soruşturmasının diğer partilerle ilgili yorumları ise şu şekilde verilmiş: “Az da olsa, MHP seçmeninin bir bölümünün, AKP’ye yöneldiği gözlenmiştir. CHP, 2 aydır ulaştığı oy oranını korumuş, ancak birinciliği AKP’ye kaptırmıştır. CHP’nin yeni lideri ile uzlaşamayan bir grup sosyal demokrat, seçmen ve parti örgütü DSP’nin oyunu yüzde 3’lerde korumaktadır. BDP’de oy kaybı gözlenmektedir. Partinin kongre süreci ve CHP’nin güçlenmesi, (bir süre önce %5’lere ulaşan) SP seçmeninin yarısını AKP’ye yönlendirmiştir. Bir süredir %2’lerde seyreden DP, bu kez %3 oy oranına çıkmıştır.)”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı olduğu sıralarda yapılan anketler 2011 genel seçim sonuçları açısından bir CHP + MHP koalisyonunu işaret ediyor gibiydi. Ağostos’ta ulaştığımız nokta ise AKP’nin tek başına hükümet olmaya devam etme ihtimalini güçlendirmiş görünüyor. Diğer yandan her ne kadar yüzde 45 – 55 aralığında bitebilecek referandum oylaması siyasal iktidarı fazlaca etkilemeyecek olsa da; yeni bir siyasal konjonktürün oluşması daima mümkündür. Zayıf siyasal hafızalı toplumlarda her an yeni gündemlerin oluşması ve seçmenlerin bir uçtan diğerine savrulması beklenen bir durumdur.

“Referandumun Sonucu Ne Olur?” diye başlarken şunları yazmıştım: “Memlekette iki tür kaygı ve merak var. Bir grup günlük iaşesini elde edip evlad-ü ayale ekmek götürme derdinde. Bir diğer grup ise ‘İktidarı nasıl olur da ele geçiririz?’ derdinde… Gerçekte bir üçüncü grup daha var. Ekmek derdini önüne koyanlar dışında kalan ‘siyaset saflarına’ doğrudan müdahil olmayan bir başka bölüm ise ‘Memleket elden gidiyor’ ya da ‘Din elden gidiyor’ vaveylalarının peşine takılmış siyasal rantçıların dümen suyunda debeleniyor.”

Ülkenin gerçeklerini ifade eden ipuçları da anketin sonuçları arasında yer almış. Ankete katılanlara en önemli sorunlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplar şöyle: İşsizlik ve istihdam yüzde 74, Ekonomik sorunlar ve pahalılık yüzde 65, terör olayları yüzde 63… Siyaset erbabı ise birinin boyu, diğerinin soyu ile uğraşıyor. Millet ekmek derdinde; siyasetin ise keyfi yerinde… Gerçekten insanlar layık oldukları şekilde mi yönetiliyorlar?

Demokrasiyi Öğrenmek

Demokrasiyi Öğrenmek

Gürcan Banger

Toplumun değişik kesimlerinde yeni anayasanın hazırlanması konusunda görüşler var. Özellikle siyasi duruşlu bazı toplum kesimleri anayasanın katılımcı bir modelle yapılmasını istediklerine yönelik niyet ifade ediyorlar. Demokrasinin ve katılımcılığın sosyal yapılar açısından önemini bilerek katılımcı bir yaklaşımı pek çok kişi gibi ben de desteklerim. Diğer yandan bunu nasıl yapabileceğimize gelince; bu konuda kolay ve hızlı cevaplar üretmek bu konuda fikir söylemek kadar mümkün değil. Çünkü katılımcı ve paylaşımcı iş yapmak konusunda toplum olarak çok başarılı olabildiğimiz söylenemez. Kolayca parçalanan siyasal topluluklar, yürümeyen iş ortaklıkları, kurulamayan (kurulsa da büyüyemeyen) sivil ağlar bu alanda kötü örneklerimi oluşturuyor.

Katılımcılık ve paylaşımcılık konusunda zayıflıklarımız ve eksikliklerimiz var. Bu sorunun başı ise demokrasi alanındaki teorik ve pratik zafiyetimizden kaynaklanıyor. Demokrasiyi nerede öğreneceğimiz ise hiç belli değil. Ev, iş ya da okul yaşamlarının bunu öğretmediğini biliyoruz. Aksine bu ortamlarda öğrendiğimiz hastalıklı davranış modellerini daha sonra siyasete ve sivil toplum alanına taşıyoruz. Gerçekten ülkemizde siyaset ve sivil toplum hareketinin pek çok sorunu olsa da; en önemlilerinden birisi demokrasiyi öğrenememiş ve kurumsallaştıramamış olması gibi duruyor.

Üniversite sınavına ulaşabilmek için 8 yıl temel eğitim ve ardından 4 yıl lise eğitimi görmek zorundayız. 12 yıllık bu sürece, belki de eğitim yerine öğretim demek daha doğru. Çocukken başlayıp genç bir insan olana dek okula gidip gelen bir insanı gözünüzün önüne getirin. Yıllar boyunca muhtemelen bir daha asla hatırlamayacağı bilgileri kafasına doldurmaya çalışıyoruz. Okul bittiğinde de bu bilgiler, dolduruldukları yerden uçup gidiyor. Bir eğitim sisteminin başarması gereken davranış değişikliği ve yeni bir kültür oluşturma fonksiyonu ise nadiren gerçekleşebiliyor. Öğrencinin yaşamını etkilemeyeceği baştan belli olan bir müfredatı iyi öğrenmediği, daha doğrusu iyi bellemediği için bu sonuçtan öğrencileri sorumlu tutabilir miyiz?

Bazı anne-babalar, çocuklarının günlük yaşama ilişkin işleri öğrenmeleri konusunda ilgili ve özenlidirler. Zaman ayırarak çocuklarının alışverişten yemek yapmaya, ortalığı toplamaktan düzenli olmaya kadar bazı alışkanlıkları edinmelerine özen gösterirler. Ama anne ve babanın tüm gün dışarıda çalıştığı durumlarda bu amaca yönelik olarak çocuğa zaman ayırmak pek mümkün değildir. Bu durumda çocuğun alışkanlık ve yaşam kültürü edinebileceği yegâne ortam okul olarak kalır.

Bugünün okuluna baktığımızda ise ne yazık ki, bu öğretim modeli ile çocuklar ne kendi giysilerini ütülemeyi, ne sofra için salata yapmayı, ne de ev için gerekli küçük alışverişlerde başarılı olmayı öğreniyorlar. Bu öğrencilerin pek çoğu doğa ile haşır neşir olmamış; bir hayvan bakmamış; evinde bir bitki ile ilgilenmemiş. Çünkü tek eğitim mekanizması olan okul, onlarda bu yönlendirmeyi yapmıyor, yapamıyor. Sonuçta; giderek yaşamdan daha fazla uzaklaşmış bir kuşak oluşuyor. Daralan yaşam çevrelerine televizyonun ve bilgisayarın oyun dünyasının etkileri de eklenince sosyal olmayan veya sokağın kültürüyle yetişen bir kuşağın oluşması kaçınılmaz hale geliyor.

Tabii ki yaşam, sadece pantolon ütülemekten, salata yapmaktan veya pazara gitmekten ibaret değil. Tüm boyutlarıyla bir toplum içinde yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Demokrasi bir toplum içinde barış içinde ve birlikte yaşama kültürü olduğuna göre; eğitim aldığımız ortamlarda öğrenmemiz gereken konulardan birisi de demokrasi olmak durumunda.

Bir insan olduğumuz için insan haklarını, bir ülkenin vatandaşı olduğumuz için yurttaşlık haklarımızı öğrenmek zorundayız. Uğradığımız bir kötü muamele karşısında nasıl davranacağımızı bilmek durumundayız. Seçimlerde oy kullanma ve verdiğimiz oyun arkasını takip etme bilincini geliştirmemiz gerekiyor. Küreselleşen dünyada kendi yakın çevremizle ilgilenmemiz de yeterli değil. Ülkede ve dünyada yaşayıp baskıya, haksızlığa uğrayan birey ve toplulukların durumu karşısında hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. Çünkü insan, canlılardan oluşan doğal çevreyle, bizi saran sosyal, ekonomik ve hukuksal kurumlarla ve tüm diğer insanlarla birlikte insan oluyor.

Ütü yapmayı, alışverişe gitmeyi, evimizi temiz ve düzenli tutmayı işte veya aile ortamında ama özellikle okulda öğrenemiyoruz. Peki; katılımcılığı, paylaşımcılığı, demokrasiyi, insan haklarını ve yurttaşlığı nerede öğreneceğiz? Öğrenemedikten sonra yaşamın her alanında bu kavramları nasıl uygulayacağız? Bu sözcükleri en çok kullananların bu kavramlar konusunda “en sorunlular” olması nedendir, dersiniz…

Sivil Dayanışma

Sivil Dayanışma

Gürcan Banger

En önemli özelliklerimizden birisinin birlikte iş yapamamak olduğuna pek çoğumuz katılır. Bunu okuldan işyerine, ekonomik yaşamdan sivil toplum faaliyetlerine kadar her alanda örneklemek mümkün olur. Köyünde imece geleneği olan bir toplumun birbirine kadar bu denli inançsız ve güvensiz olduğunu anlamak zor…

İmece, öz olarak yardımlaşma ve dayanışma anlamına gelir. Geleneksel köy kültürünün bir parçasıdır. Bir köy içinde veya köyler topluluğunda kimi işlerin gönüllü ya da zorunlu olarak işbirliği içinde birlikte yapılmasına imece denir. Genel olarak köyün yerel sorunlarının çözülmesi amacı ile imece usulü kullanılır. Köy fırınının temizlenmesi, okulun ihtiyaçlarının karşılanması veya köye gelen misafirlerin ağırlanması gibi işler imece yoluyla yapılır.

İmece, toplumsal dayanışmanın en güzel örnekleri arasında yer alır. Herhangi bir yörede olabilen diğer imece örnekleri arasında mısır ayıklama, odun taşıma, çayır temizleme ve toplama, inşaat malzemesi taşıma gibi konuları sayabiliriz. İmece ortamı, bir işi yapmanın ötesinde eğlence unsurlarını da içinde taşır. İşlerin imece ile kolayca tamamlanmasından sonra halk çalgıları eşliğinde türküler söylenir, eğlenceli oyunlar oynanır.

Kimi yörelerde gece yapılan imece türleri de var. Örneğin Karadeniz Bölgesi’nde mısır soyma, fındık ayıklama en bilinen imece örneklerindendir. Gece imecelerinin bir özelliği, kız – erkek ayırımsız olarak yapılmasıdır. Böylece genç kızlarla genç erkeklerin birbirlerini tanımaları sağlanır. Örneğin genç kızlar mısır soyarlarken delikanlılar da onların karşısına oturarak söyleşi de bulunurlar. İşin bitimi ile birlikte yemek yenir ve gençler kendi evlerine dağılır. İmecenin başka örneklerini de bulmak mümkündür. Köyde yaşamış veya zamanının bir bölümünü köyde geçirmiş olan her kişinin gözlemleri arasında imece örnekleri vardır.

İmecenin yaygın olduğu dönemlerde genelde köylerin yol ve ulaşım sorunları vardı. Bu nedenle taşıma en yaygın imece örneklerinden birisi olurdu. Köye ulaşımın yaygınlaşması ve görsel medyanın geleneksel kültürü olumsuz etkilemeye başlaması ile birlikte imece usulü de yok olmaya başladı. Aslına bakarsanız; yerel kültür unsurların giderek kaybolması ve Batı kökenli kültürün baskısı altında kimi sosyal ve sivil geleneklerin unutulması, imecenin yok olmasından çok daha kapsamlı bir sorun olarak ortaya çıkıyor.

İmeceyle ilgili bu genel hatırlatmayı yaptıktan sonra; şimdi bunu dernek, vakıf, kulüp, topluluk vb gibi kuruluşlarda yapılan sivil toplum çalışmalarına bağlamak istiyorum. Köyde imeceyi var eden mantık, öncelikle ortak bir sorunun var olması ve ikincisi tek elden yapılırsa söz konusu işin çok zaman ve kaynak gerektirmesidir. Diğer yandan sivil toplum alanındaki sorunlar da köyün sorunları gibi – çevre, ayrımcılık, haklar ve özgürlükler, kültürün korunup geliştirilmesi benzeri – ortak konular etrafında oluşmaktadır. Dolayısıyla sivil toplum çalışmaları da toplumun farklı kesimlerinin işbirliği ve dayanışma içinde birlikte çalışmalarını gerektirir.

Sivil toplum kuruluşlarının özelliklerine baktıklarımızda; bunların pek çoğunun ekonomik, insan gücü, alt yapı ve bilgi birikimi yönlerinden zayıf ve güçsüz olduğunu görürüz. Bu zafiyeti gidermenin yollarından birisi, sivil toplum alanda yapılacak çalışmalarda değişik kuruluşların bir araya gelerek imece oluşturmalarıdır. Bu yaklaşım, bu çağın ana fikirlerinden birisi olan ağ toplumu kavramına da son derece uygundur.

Ne yapmalı? Ortak payda ve uzlaşmaya daha fazla ihtiyaç duyduğumuz günümüzde sivil toplum kuruluşları etkinliklerini başka kuruluşlarla birlikte yapmak fikrini, ilk planda tuttukları kriterler arasında bulundurmalı. Özellikle birbirine yakın çalışma alan ve konularına sahip kuruluşlar, imece usulünü bir iş modeli seçeneği olarak ciddiye almalı ve uygulamalı.

Sosyal imece usulü, sivil toplumu oluşturan unsurların gerçek anlamda sivil güç olmalarına – hiç kuşkusuz – çok ciddi katkılar yapacaktır. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları faaliyet türlerini belirlerken başka kurum ve kuruluşlarla birlikte yapabilecekleri etkinliklere önem verebilirler. Birlikte çalışma, yalnız kaynak ve zaman tasarrufu ve verimliliği sağlamakla kalmayacak; aynı zamanda işbirliği ve güven konusundaki zayıflığını giderme yolunda adım atılmasını sağlayacaktır. Yaşadığımız çağın ağ toplumu olmasının gereği budur.

Biz Bu Yarışta Nal Toplarız

Biz Bu Yarışta Nal Toplarız

Gürcan Banger

Hürriyet’in İnternet sitesinde haber şöyle verilmiş: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Temmuz ayı geçici dış ticaret verilerini açıkladı. Türkiye’de, Temmuz ayında, 2009′un aynı ayına göre ihracat yüzde 6 artarak 9 milyar 597 milyon dolar, ithalat ise yüzde 24,6 artışla 16 milyar 13 milyon dolar olarak gerçekleşti. Temmuz ayında geçen yılın aynı ayına göre, dış ticaret açığı yaklaşık yüzde 70 oranında bir artış kaydederek, 3 milyar 796 milyon dolardan 6 milyar 417 milyon dolara ulaştı. 2009 Temmuz ayında yüzde 70,5 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2010 Temmuz ayında yüzde 59,9′a geriledi.”

2009 yılı krizin daha yoğun yaşandığı bir yıldı. İthalatın daha düşük olmasını olağan karşılamak gerekli… Buradaki ihracatın ithalatı karşılama oranının düşmesinden kaynaklanıyor. Gelişen bir ekonomide artan ithalatla birlikte ihracatın daha fazla artması ve yurtiçinde katılan değerle ülke ekonomisinin kazancının yükselmesi beklenir. Hâlbuki Türkiye’de birim ihracat içinde ithalatın payı neredeyse yüzde 85’lere dayandı. 100’e sattığımız bir malın yaklaşık 70 – 85’ini zaten dışarıdan alıyoruz. Dolayısıyla bir yandan ithalat artıyor, diğer yandan bizim kattığımız değer azalıyor. Bunun adı da ‘dışa açık ekonomik büyüme’ oluyor. Bunu anlayan varsa beri gelsin.

Dünyada bilim ve teknolojide hızlı gelişmeler var. Eğer bir yarışta hızlı ve gelişmiş otomobile sahip olan siz değilseniz, otomobil teknolojisinin geldiği üst düzey nokta konusunda fazla sevinmenize gerek yoktur. Çünkü yüksek nitelikli otomobile sahip olan yarışta sizi geride bırakır gider. İşte; bilimsel ve teknolojik gelişme de buna benziyor. “Oh, ne güzel! Dünya, bilim ve teknoloji alanında gelişmeler kaydediyor” dediğinizde, kendinize dönüp “Bu arada ben ne yapıyorum?” diye sormanız gerekir. Çünkü bilim ve teknolojide “dünya” diye söyleyebileceğimiz bir olgudan daha çok, bu gücü ve gelişimi elinde tutan gelişmiş ülkeler var. Eğer bilimsel ve teknolojik gelişme için ülke olarak gerekli vizyona ve yapılanmaya sahip değilsek; “Gelişiyor” dediğimiz şey, bizi gerilerde bırakmaya aday olan şeydir.

Bilimsel ve teknolojik buluşlar, gelişmiş ülkeleri daha ilerilere götürürken, ekonomik gelişimini tamamlayamamış ülkelerin daha da geri kalmasına neden oluyor. Gelişmiş ekonomilerde bilime, teknolojiye, araştırmaya, geliştirmeye ve yenilikçiliğe verilen önem, bu ülkelerin pek çok açıdan gücü ellerinde tutmalarına neden oluyor. Geri kalmış olanlar ise ancak büyük bedeller ödeyerek bu gelişimin ürünlerini satın almak zorunda kalıyorlar. Gelişmişlerin geri kalmışlardan elde ettikleri artı değer ise yeni atılımlar için taze kaynak oluşturuyor. Bugün az gelişmiş ülkelerde yaşanan zulmün ve zilletin arkasında, geri kalmışlığın bilim ve teknoloji alanında gerekli model ve söylemi oluşturamamış olması var.

Az gelişmiş ülkelerin en temel sorunlarından birisi sermaye birikimi konusundaki zafiyetidir. Sermaye birikimi sağlanamayınca veya sağlansa bile bu birikim gerekli hedefler için uygun kanallara akıtılamadıkça, geri kalmışlık sarmalını aşmak mümkün görülmüyor. Büyük oranda ithalata dayalı ekonomik yapılanmalara dayalı IMF ve Dünya Bankası politikaları ile az gelişmişliği kıracak gerekli kalkınma sürecinin sağlanamayacağı her gün bir kez daha kanıtlanıyor.

Gelişmiş ülkelerin katma değer yarattıkları sektörlere baktığımızda; genelde bunların arkasında bilim, teknoloji, yenilikçilik ve ar-ge gibi unsurların varlığı dikkati çekiyor. Bugüne kadar fasoncu işgücü, hammadde ve düşük teknoloji içeren malların ihracatı ile hiçbir ülkenin az gelişmişlik zincirlerini kıramadığını görüyoruz. Belli dönemlerde kısmî iyileşmeler sağlansa bile; ekonomik ve sosyal kalkınma, sürdürülebilirlik niteliğine sahip olamıyor.

Okumuş ve elit çevrelerde bilim ve teknolojik gelişimi alkışlamaya benzer bir diğer eğilim de küreselleşmenin yüceltilmesi olarak görülüyor. Hâlbuki küreselleşmenin sonuçlarının farklı ekonomik kalkınma düzeyindeki ülkelere farklı biçimlerde yansıdığını biliyoruz. Örneğin küreselleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan küresel bütünleşme biçimleri, az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin dünya ekonomisi içindeki güç ve etkinliğini giderek azaltıyor. Bu durum, bir başka boyutta siyasal ve askersel alandaki güç ve etki kayıpları olarak yansıyor.

Küreselleşme süreci, bir anlamda gelişmiş ülkelerin taleplerinin her an daha fazla küresel bir nitelik almasına neden oluyor. Küreselleşme ile sınırlar belirsizleşirken, gelişmiş devletler başka ülkelerin sınırları içinde kalan her türden kaynak için daha fazla talepkâr olmaya başladılar. Örneğin Ortadoğu’nun petrol kaynakları üzerinde gözlediğimiz saldırgan emeller bu olgunun örneklerinin başında geliyor.

Bir noktayı vurgulayarak bitirmek istiyorum. IMF ve Dünya Bankası politikalarının hedefi, az gelişmiş ülkelerin dışarıdan daha fazla küresel kaynak sağlamaları gibi görünüyor ya da gösteriliyor. Hâlbuki bu politikaların uygulamasına finans sektörü ve dış ticaret açısından baktığımızda; az gelişmişlerden gelişmişlere doğru giden kaynak akışının, gelenden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Özetle; bugün gelişmişlerin geri kalmışlardan beslenmesinin sadece farklı bir görünümünü yaşıyoruz. Çözüm ümidi var mı? Ne yazık ki; buna kısa vadede olumlu bir cevap vermek zor.

Özetle; ülke ekonomisinde ne tutsan elinde kalıyor. İşte; artan ithalat, katma değerli olamayan ihracat, yükselen cari açık… Bilimsel çalışma, ar-ge, ür-ge, teknoloji geliştirme bu ülkenin ufkunda yükselir mi, bilen yok. Bilen olmadığı gibi sorunlara sahip çıkıp çözecek gibi bir rüzgâr da esmiyor.

Kentte Mevsimleri Yaşamak

Kentte Mevsimleri Yaşamak

Gürcan Banger

Her kent, mevsimlere göre farklı bir güzelliği var. Belki de “olmalı” desem daha doğru bir söyleyiş olacak. Kırda olduğu gibi; kentte de mevsimleri duyumsayabilmek, yaşayabilmek gerekli. Kentin mekânsal düzenlemesi zamanın değişimini, doğanın mevsimsel dönüşümünü yaşamaya imkân vermeli. Baharın uyanışını, yazın güneşin sıcağını yaşayabilmeli insan.

Eskişehir’in tipik özelliklerinden birisi, ilkbahar ve güz özelliklerinin fazlaca yaşanmamasıdır. İklim, hızla kıştan yaza geçer. Hele kırsalda yaşamıyorsanız, baharı fark etmek, yakalayıp yaşamak çok zordur.

Kentin dışına çıkıldığında ise kısa da olsa baharı görmek, duymak ve koklamak mümkün oluyor. Ama kentin mekanik yaşamına öylesine sıkışmışız ki; yaşadığımız duvarların arkasında mevsimlerin değiştiğini kavramakta zorluk çekiyoruz.

Duvarlar diyorum çünkü sadece binalarda çepeçevre kuşatılmış değiliz. Sokağa çıktığımızda da dev binalar yolumuzu kesiyor, bizi yüksek duvarlarla oluşturulmuş uzun kent koridorlarında göğü bile göremeden yaşamaya mahkûm ediyor.

Sağlıklı bir kent, öncelikle insanları sağlıklı olan kent demek. O kentle ilgili kalp hastalıkları, krizler, kanser gibi ölümcül sorunlarla ilgili istatistikler nasıl bir yerleşimde yaşadığımıza ilişkin ipuçları verir. Ruh sağlığımızla ilgili ölçümler ve karşılaştırmalar da önemli.

Sağlıklı bir kent, kendi ilerleyişi içinde insanlara daha sağlıklı ortamlar, mekânlar ve fırsatlar sunmalıdır. Kentsel mekân kullanımından elde edilen iyileşmeleri görmek zorundayız. Kentimizi, benzer kentlerle karşılaştırdığımızda; sağlıklı ortam ve hizmetler sunulmasından dolayı yurttaşların daha az oranda hastalıklarla boğuşmak durumunda kaldığını görmemiz gerekir. Sağlıklı bir kent, insanların daha sağlıklı yaşabilecekleri fırsatlar sunar.

Kentte kendimizi mahkûm etmemizin tek aracı, bizi çepeçevre saran duvarlar değil. Önce çağdaş kent yanılsaması ile yüksek duvarları ve uzun koridorları olan kentsel mekânları yaratıyoruz. Sonra da bu uzun mesafeleri aşmak için taşıt ismini verdiğimiz araçlarla havayı kirletiyor, kaynaklarımızı gereksizce harcıyor ve sağlıksız beslenmemizi taşıt kullanma tembelliği ile pekiştiriyoruz. Sağlıklı bir kent, insanları taşıt kullanmaya değil, yürümeye teşvik eder.

Bir kent ile ilgili karar vermenin araçlarından birisi de insan gücüyle çalışan bisikletlerin kullanım durumuna bakmaktır. Sağlıklı kentlerde uzun sayılabilecek mesafeleri kat etmek için yürüme veya bisiklet kullanma tercih edilir. Eğer bir kentte bisiklet kullanımı, kent trafiğini tehdit eden bir unsur olarak algılanıyorsa, o kentte yapılmış ve yapılmakta olan çok ciddi yanlışlar var demektir.

Bir kentte yapılacak bir yürüyüş, yorulma mesafesinde sağlıklı bir açık ortamda dinlenebilmek demektir. Bu nedenle sağlıklı bir kent, insanlara açık havada örneğin baharı görerek, koklayarak yaşayabilecekleri imkânlar sunar. Eğer çevresi duvarlarla çevrilmiş bir ortamda nefes almaya çalışıyorsanız, ortada ciddi kentsel yanılgılar var demektir.

İnsan bir kentte mekânlarla, o kentin yarattığı olanaklarla buluşabilmeli. O kentte yaşamak, insanın hayatına özler, renkler, sesler ve renkler katabilmeli. Çünkü sağlıklı bir kentte insanlar mekânlarla mevsimleri görür, duyar, koklar ve sağlıkla yaşarlar. İnsan yaşamı için kent, kentin fiziksel varlığından daha fazla bir şeydir. İşte, bu nedenle kenti metal kafesler, beton hapishaneler ve plastik oyuncak evler topluluğuna dönüştürmemek lazım.

Yanlış ile Doğruyu Karşılaştırmak

Yanlış ile Doğruyu Karşılaştırmak

Gürcan Banger

Hatasız insan var mı? Yaşam çevremize göz attığımızda varacağımız sonuç, hatasızlığın imkânsızlığı yönünde olacak. Kendimizle hesaplaştığımızda hata olarak isimlendirebileceğimiz örnekleri hatırlarız. Diğer yandan hatasını kabul etmeyen insan ararsak hiç de azımsanacak bir sayı ile karşılaşmayız. Nedense insanlar hatasız olmayı erdemin ayrılmaz bir parçası sayıyorlar. Hataların yaşamın sıradanlıklarından olduğunu kabul edip önemli olanın, bunlardan gerekli dersleri çıkarmak olduğunu kabul etmek istemiyorlar.

İnsanın yaşamı öğrenmekte kullandığı en temel tekniklerden birisi karşılaştırma (kıyaslama) yapmaktır. Karşılaştırma ise sıfır noktası olarak kabul edilen bir referansa göre yapılır. Örneğin bizden yaşlı insanları anne veya babamızla karşılaştırarak öğrenmeye çalışırız. İlk kez ziyaret ettiğimiz bir kenti, uzun yıllar yaşadığımız yerleşim yeri ile karşılaştırarak kavramayı deneriz. Bir arkadaşımızın davranışını, öyle bir durumda kendimizin ne yapacağını düşünüp kendi davranış modelimizi referans alarak kavrarız. Havanın sıcaklığını, yemeğin lezzetini, filmin sürükleyiciliğini değerlendirmek için kıyaslamaya (karşılaştırmaya) izin veren referanslar kullanırız. Karşılaştırma dediğimiz yaklaşım, çeşitli bilim dallarının da sıklıkla kullandığımı bir yaklaşımdır. Diğer yandan karşılaştırmalı edebiyat dalı, bu yöntemin bir sanat dalında kullanımını sergiler.

İnsanın karşılaştırarak öğrenme özelliği, içinde bir görelilik unsuru taşır: Neye, nereye veya kime göre gibi… Eğer yaşamı kavrarken, göreliliği bir başkasına göre kurarsak (bir başka deyişle; bir başka insanı referans alırsak); tüm değerlendirme ve anlamlandırma modelimiz, o insana göre ayarlanmış olur. Hiç kuşkusuz; hangi referans noktasını kullanırsak kullanalım, bakış açımızın içinde her zaman bir kendimize görelilik ruhu vardır. Ama dış çevreden soyutlanarak özellikle kendimizi referans olarak kabul ettiğimizde; bu durum, bazı hatalar yapmamıza neden olabiliyor.

Kendini yetiştirmiş ve yaşamdan doğru dersler çıkarmış bir kişinin, zaman zaman tümüyle kendi değer ve ilkelerine göre davranmasında yanlış bir yan görülmeyebilir. Ama yaşamdan kendisini soyutlamış ve tümüyle kendi içine dönmüş bir bireyin kendi hayalleri ve yanılsamaları içinde boğulması son derece beklenen bir durumdur.

Bizi kendimize takılıp kalmaktan kurtaran, çoğu zaman yaşamın kendisidir. Eğer okumayı becerirsek; yaşam, daima bize iyi dersler sunar. Onun derslerini okuma konusunda özürlü olduğumuzda ise dersin acılarla bezenmiş olarak bize sunulması hiç şaşırtıcı olmaz. Yaşamımızdaki başarılardan ve kötü sonuçlardan doğru dersleri alırsak, bu gelecekte daha iyi bir yaşam için bir hazırlık anlamına gelir.

Olayları değerlendirirken kabul ettiğimiz referans değer ve öğretiler nedeniyle hata yapabiliriz. Yaşamda en sık yaptığımız hatalardan bir diğeri ise insanlarla ilgili duygu ve düşüncelerimizdir. Arkadaşımız olarak benimsediğimiz bir kişinin bizi üzen bir davranışına kadar bu ilişkide yaptığımız referans ve görelilik hatalarının farkına varmayabiliriz. O kişiyle ilgili değerlendirme ve anlamlandırma hakkında yanıldığımızı gördüğümüzde ise her zaman gerçek neden konusunda emin olamayabiliriz.

Bir insan hakkında bizi yanıltan nedir? Acaba beni yanıltan o mu? Benimle olan ilişkilerinde olduğundan farklı görünmeye mi çalıştı? Bir maskesi vardı da, ben mi farkına varamadım? Yoksa benim onunla ilgili temel referans olarak kabul ettiğim bende mi bir sorun var? Yalnız kendi değer ve ilkelerime saplanıp kaldığım ve onun davranışlarının benim algımdan farklı olduğunu kavramadığım için mi yanıldım?

Bir Latin atasözü, “Yanlış yapmak, insanlar içindir” der. Karmaşık bir dünyada insanın yanlış yapmama şansı yok. Çoğu zaman elimizde de olmuyor. Önemli olan, yapılan yanlışlar karşısında doğru dersleri çıkarabilmek. Bu nedenle kişilerle (arkadaşlarımız ve yakınlarımızla) ilgili hatalarımızın da bir dersten öte bizi üzmemesi gerek. Bir insanla aramızda olan olumsuzluktan çıkarılacak derslerden birisi, bakış açımızın çok fazla kendimize endeksli olup olmadığını kavramaktır. Çünkü bir ilişkinin iyi ya da kötü olduğuna karar vermek için sadece kendimizle yetinmekten öte, başka göstergeler de kullanmamız gerekebilir. Yaşamın pek çok alanında olduğu gibi…

Hatalar, geçmişe savrulup geri dönmeyecek biçimde yitirilen çabalar değildir. Dikkatle baktığımızda; her birinin gelecek yaşamımız için birer yapıtaşı niteliğinde olduğunu görebiliriz. 2500 yıl öncesinin ünlü Çinli düşünürü Konfüçyüs “Hatanın en büyüğü, hatalı olduğunu bilip de onu düzeltmenin çaresine başvurmamaktır” diyor.

Üretemeyen Yerel Siyaset

Üretemeyen Yerel Siyaset

Gürcan Banger

Son yıllarda siyaset alanının en belirgin özelliklerinden birisi yenilik ve çeşitlilik üretememesi… Bu akamet hali nedeniyle siyasetçiler güncel polemiklerle yetiniyor. Yine aynı nedenle yerel düzeyde siyaset sadece gösteriş esaslı vitrin anlayışıyla yapılıyor. Ne yurttaşların yaşamlarını iyileştirecek projeler var ne de yaşam ortamını geliştirecek yeni fikirler… Proje diye ortaya atılanların kötüsü ülkenin başka şehirlerinden, az daha kötüsü ise yurt dışından kopyalanan kent mobilyalarından ibaret…

Siyasetin (özellikle yerel siyasetin) kalitesini ölçen bir yöntem geliştirsek nasıl bir sonuçla karşılaşırız? Muhtemelen pek iç açıcı bir sonuç olmaz. Bazı kişilere siyasetin kalitesinin ölçülmesi fikri pek somut gelmeyebilir. Ama siyasette kalitenin, vatandaşın istek, talep, beklenti ve gerçek ihtiyaçlarının karşılanma düzeyi olduğunu hatırladığımızda bunu ölçmenin imkânsız olmadığı gerçeğini kavrarız.

Son birkaç yıl içinde dürüst yerel medyanın peşpeşe ortaya çıkardığı bazı yerel yolsuzluk ve usulsüzlükleri hatırlıyorum: Yerel yönetimlerden alınan kayırmalı ihaleler, hazine arazilerini kentin aklı evvellerine peşkeş çekmeler, yapı denetim işlerindeki etik dışı olaylar, siyasetin maaşlı kalemşorları vs… “Her topluluk siyaseten lâyık olduğu şekilde yönetilir” denir ama pek çok açıdan yetkinlikleri olan Eskişehir halkının böylesine seviyesiz bir süreci hak ettiğini düşünmüyorum. Kanımca; bugün Eskişehir’deki yerel siyaset yapılanması ve anlayışı, Eskişehir’in nitelikli ve değişimci yönünün yerel ihtiyaç ve sorunların çözümlerle buluşmasında bir engel oluşturuyor. Bir başka deyişle; Eskişehir’in yerel siyaseti, bir çözüm mekanizması ve vesilesi olmaktan çok, halkın yönetim süreçlerine katılımında bir engeller manzumesi oluşturuyor. Eskişehir’de siyaset, sivil toplumun çok gerilerinde kaldı. Bu nedenle; yenilik ve çeşitlilik üretemeyen siyaset, sivil toplum alanını işgal edip onun ‘etinden, sütünden ve yününden’ yararlanma gayretinde… Kendi niteliksiz olan siyaset, sivil toplumun kanını emerek kendi hastalıklarını da ona bulaştırma aymazlığı içinde.

Yaşadığımız dönemi küresel anlamda öncekilerden ayırt eden özelliklerden birisi, yerel yönetim anlayışındaki değişmedir. Örneğin yerel yönetimlerin uluslararası süreçlerden etkilenmeleri, kentleri küresel bir aktör haline getirdi. Artık kentler, küresel bir rekabet alanı içinde yer aldıklarından yapılanmaları ve yönetilmeleri de bu olguya uygun olmak zorunda. Kentlerin, geçmişin kapalı ekonomi ve kısıtlı ilişkiler dönemine uygun biçimde yönetilmeleri artık mümkün değil.

Bu çağda yerel yönetimi, merkezî yönetimin sıradan bir uzantısı olarak algılamamak gerekir. Kentlerin bir küresel aktör olarak yer aldıkları bir çağda kentleri, merkezin sıradan bir uzantısı olarak anlamaya çalışan anlayışı değiştirmek bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Bu çerçevede bir yandan küresel etkileşim öne çıkarken, diğer yandan da yerel katılımın önemi artıyor. Bu bağlamda yerel yönetimlerin halka karşı sosyal sorumlulukları, hesap verme zorunlulukları ve şeffaf olma gereklilikleri de öne çıkıyor.

Yukarıda çizdiğim çerçeve, bu çağda hiç kuşkusuz yerel yönetimler ile sivil toplumun iç içeliğini artırıcı bir etki yapıyor. Yerel yönetimlerin süreç ve karar oluşumlarında siyasal ayrışmalar yerine sivil vizyon, program ve paydaşlığın öne çıkması bir zaruret halini alıyor. Bu nedenle siyasal partilerin “Al, bu listeyi onayla” anlayışı yerine, yönetim erkinin sivil toplum endeksli olarak oluşturulmasının zamanı geldi diyebiliriz. Bundan sonra sivil toplum (bir başka deyişle vatandaşlar) oy kaynağı olarak görülmek yerine yönetim erkinin birlikte oluşturulacağı paydaşlar olarak algılanmak durumundadır.

Kent yaşamı, çağın gereklerine uygun olarak her an daha karmaşık hale geliyor. Bu süreçte kamu, küresel / ulusal / bölgesel ölçekli sivil toplum unsurları, yerel sivil toplum aktörleri ve özel sektörün sorunlar ve çözümler konusunda daha fazla bir araya gelme ihtiyacı oluşuyor. Bu gerçek, yeni demokratik kurumsallaşma ihtiyaçlarını da birlikte getiriyor. Bu ihtiyacı karşılamak üzere oluşmuş ilk süreçlerden birisi olan kent konseyleri ise henüz hayal kırıklığından öteye geçemedi. Bu haliyle kent konseylerinin siyasetin değişik kanatlarının güç ve üstünlük arayış alanları haline geldiğini görmek üzücü. Bu güdük kent konseyi yaklaşımı, yerel olarak geliştirilmiş yeni yaratıcı mekanizmalarla desteklenmeli. Bu da öncelikle yereldeki aktörlerin görevi…

2010 Kasımı içinde Eskişehir’de itirazlara neden olan kentsel dönüşüm bölgeleri bir kez daha onaylandı. Bu konu üzerine Belediye meclisinde olan tartışmalar kentin ve vatandaşın gerçek ihtiyaçlarını yansıtmak yerine siyasetin kendi tarzı üzerinden siyaseten yapıldı. Bir kez daha; konunun asili olan vatandaşa bir şey sorulmadan vekilleri üzerinden belirlenen dönüşüme onay verildi. Hâlbuki kentsel dönüşüm öncelikle halkın rızası ve onayı demek… Bu anlayış var olduğu sürece halkın katılımı, bir gevezelik olmaktan öteye geçemiyor. Yazık…

Ayrımcılığın Her Türlüsü…

Ayrımcılığın Her Türlüsü…

Gürcan Banger

Hoşgörü, konukseverlik ya da kardeşlik gibi kavramlar günlük konuşmada dilimizden düşmez. Çok sayıda kültürün birleştiği bir mozaik bütünlük olduğumuzu sıklıkla dile getiririz. Cinsiyet konusuna gelince; “Cennet, annelerin ayaklarının altındadır.” Engellilere yardım etmeyi severiz. Ama ayrımcılık da sosyal genetiğimizin adeta ayrılmaz bir parçasıdır.

Ayrımcılık
Ayrımcılık; bazı kişi veya grupların sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel, cinsel veya günlük yaşam tercihleri nedeniyle; bir insan ve yurttaş olarak kişinin yaşam alanlarından dışlanması olgusu üzerine gerçekleşir. Basit anlamda; ayrımcılığın özü, insan haklarının doğru kavranıp buna uygun davranılmamasında kaynak bulur. Ayrımcılık, herhangi bir bireyin olağan günlük yaşam faaliyetlerine özgürce ve tam anlamıyla katılmasının engellenmesi şeklinde oluşur. Ayrımcılık uygulanmasının gerekçeleri arasında ırk, yaş, renk, milliyet, etnik köken, cinsiyet, hamilelik, medeni durum, dinî inanç veya engellilik gibi unsurlar yer alır.

Ayrımcılık uygulamalarını izlemek için özel koşullar aramak gerekmez. Bu olgunun uygulamalarını örneğin işyerinde, aile yaşamında, siyasal parti faaliyetlerinde, sivil toplum etkinliklerinde izleyebilirsiniz. Ayrımcılığın, kişisel veya grupsal çıkar nedeniyle yapıldığı pek çok örnek sayabiliriz. Ama çoğu zaman ayrımcılık yapan kişi, böyle bir tutum veya davranış içinde olduğunun farkında bile değildir. Pek çok durumda bir ayrımcı için bu yaklaşımı, kendi zihinsel ve duygusal yaşamının sımsıkı eklemlenmiş olağan bir parçasıdır. Ayrımcılığın alt yapısında genel anlamda ‘ben ve öteki’ ayrımı yapan bir ruh hali ve zihin şekillenmesi bulunur.

Ayrımcılık ve Kültür
Ayrımcılık, bir kültür unsurudur. Öz olarak kültür; tarihî ve sosyal gelişim içinde yaratılan maddi ve manevi değerler ve bunlara ilişkin araçlar bütünüdür. Dolayısıyla kültür, bir toplum veya topluluk içinde öğrenilir. Bu nedenle ayrımcılık, içinde yaşanılan sosyal ve kültürel çevreden edinilen bir niteliktir. Ayrımcılığı ile belirginleşen kişinin, içinde yer aldığı grubun da ayrımcı özellikler taşıyor olması beklenir. Ayrımcılık özrüne sahip bir kişinin, yakın ilişki içinde olduğu sosyal grubun, insan hakları anlamında sorunları ve zafiyeti olması hiç şaşırtıcı değildir.

Ayrımcılığın gerçekleştiği sürece bir göz atalım. Ayrımcı, öncelikle karşısındaki kişinin veya grubun kendi dünyaya bakışı ile uyumlu olup olmadığını anlamaya çalışır. Eğer kendi kültürü, ideolojisi veya kabulleri ile çelişik bir durum varsa, karşısındakini ortamdaki mal ve hizmetlerden mahrum etmeye yönelir. Dolayısıyla ayrımcının kendi bakışına göre ‘geçer not’ alan düşünce ve davranışlar yaşam hakkı bulurken, diğerleri mahkûm edilir. Çoğu zaman erkeklere oranla kadınlar, beyazlara oranla renkli tene sahip olanlar, ulus-devletin kabul edilen milliyetine göre diğer etnik kökenli gruplar, yaygın cinsel tercihe oranla farklı cinsel seçimleri olanlar, zenginlere oranla yoksullar, belli bir dine mensup olanlara göre ateistler veya agnostikler, çoğunluk siyasal görüşe göre azınlıkta kalanlar, gelenekçilere göre yenilikçiler, sosyal yaşamın hemen her olası alanında ayrımcılığa maruz kalırlar.

Ayrımcılık, insanlar veya gruplar arasındaki farklılıklar değildir. Bir kişi veya grubun farklılığının, onun aleyhine (kaynaklardan veya hizmetlerden mahrum edilecek biçimde) kullanılmasıdır. Bu nedenle ayrımcılık, sosyal ve kültürel olarak yok edilmesi için mücadele gerektiren bir olgudur. Çoğu zaman ayrımcılık konusunda yeterli düzeyde bir farkındalık ve bilinçlenme gelişmemiş olduğundan, toplumun her alanında başta eğitim olmak üzere yaygın mücadele yöntemleri uygulanmalıdır.

Ayrımcılık ve Demokratlık
Siyaset veya sivil toplum alanında yer alan tanıdığınız insanları gözünüzün önüne getirin. Muhtemelen bunlardan pek çoğunun kendisini demokrat olarak tanımladığını duymuşsunuzdur. Ama malum kişinin ailesini, iş ve sosyal çevresini dikkatle incelediğinizde; gerçekte hiç de demokrat olmadığını görebilirsiniz. Bizim kendimizi demokrat olarak tanımlamamız, demokrat olmak için yeterli bir şart değildir. Yaşam biçimimizin demokratik olması gerekir. Ayrımcılık, konusunda da benzer bir durum var. Kişinin ayrımcı olup olmadığını tam olarak görebilmek için, onun yaşam alanlarında nasıl davrandığını izlemek gerekir. İyi nitelikler sözle değil, doğru çevre ve doğru eylemlerle ediniliyor.

Yurttaşlık
Farklı olabilen ırk, etnik köken, dil, cinsiyet, yaş veya bedensel durum özelliklerimize rağmen bizi aynı çatı altında toplayan yurttaşlık nedir? Yurttaşlığın çağımızda dayandığı ana fikir hangisidir? Bizi bir ülkenin vatandaşları olarak aynı hak ve özgürlüklerle eşdeğer sorumluluklara tabi tutan kurallar manzumesi ne olabilir?

Yurttaşlık olgusu, bir sosyal sözleşme temelinde şekillenir. Müslümanlığın Hazreti Muhammed dönemi ile birlikte anılan Medine Vesikası, 1215’te İngiltere’de yazılan bir özgürlükler dokümanı olan Magna Carta, insanlar arasında bir arada yaşama kurallarını düzenleyen örnek belgelerdir. Antik çağlardan başlayarak günümüze kadar yurttaşlık fikrinin temellenmesine ve gelişmesine neden olan pek çok uzlaşma çerçevesi sayabiliriz.

Bugün bu çerçeve; her toplumun kendi anayasası olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasaya bağlı olarak daha alt konularla ilgili yasalar ise bu sosyal çerçeveyi eksiksiz kılmaya çalışır. Yasal mevzuata uygun biçimde bir sivil toplum derneğinin tüzüğü gibi insanlar arası sözleşmeler ile firmalar ve/veya bireyler arasındaki anlaşma metinleri bu çerçevenin diğer unsurlarıdır. Yine; yasal olarak zorunlu olmamakla birlikte aynı amaca hizmet etmek isteyen kişilerin, bu ilişkinin sürdürülebilirliği açısından kendi aralarında yaptıkları sözleşmeler de yurttaşlık fikrini destekleyen belgelerdendir.

Ayrımcı Kimdir?
“Yurttaşlık nedir?” sorusunun cevabı; öncelikle bizi toplum olarak bir arada tutanın, geçmişten geleceğe doğru ilerleyen bir uzlaşma fikri olduğudur. Dolayısıyla yurttaş olmak demek, yukarıda bazı unsurlarını saydığım anayasal çerçevenin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmek ve yine bu sözleşmede yazılı olan hak ve özgürlükleri kullanabilmek demektir.

Bir birey, anayasal çerçevede kendisine düşen tüm sorumlulukları yerine getirdiği ve toplumda üretilen mal ve hizmetlerden yararlanmak için gerekli şartlara yasal olarak sahip olduğu halde; bunlardan mahrum bırakılıyorsa buna ayrımcılık denir. Bir kişi veya grubun hak ve özgürlüklerini kullanmasına engel olana ise kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ayrımcı adı verilir. Bugün genel anlamda uluslararası sözleşmelerden ulusal yasal mevzuata kadar tüm çerçevelerde ayrımcılığın bir suç olduğu ve ayrımcının yasal kovuşturmaya uğraması gerektiği kabul edilmiştir.

Örnek mi Arıyorsun?
“İşim uygun ama ben işyerimde kadın çalıştırmak istemiyorum”, “Tüm şartları yerine getiriyor ama ben devlette dindar olmayanların çalışmasına razı değilim”, “Bizim derneğin tüzüğünde tesettürlü kadınların üye olmasını engelleyen bir madde yok ama yönetim kurulunda bu tür kişilerin üyelik taleplerinin reddedilmesinden yanayım”, “Farklı yaşam tercihi olan insanların bizim sivil platformda katılımcı olmalarına bir engel yok ama dinî ve sosyal görüşlerim nedeniyle bu ortamda bulunmalarına karşıyım”, “Özürlüler ile aynı haklara sahip olmayı uygun ve doğru bulmuyorum”, “Farklı etnik kimliğe sahip birisi ile bu sosyal ortamda bulunmak istemiyorum, çünkü onları memleket için zararlı buluyorum”… İşte; ayrımcılık, bunlardan (veya benzer örneklerden) biri veya birkaçıdır. Bunlardan herhangi birisi duygu ve düşüncelerimizle çakışıyorsa, o zaman ayrımcılık yapıyor olduğumuzdan ciddi biçimde kuşkulanmamız ve bunu sorgulamamız gerekir.

Bir dünya imparatorluğu ve milletler sistemi kurmuş olan Osmanlı’nın doğup büyüdüğü topraklarda yaşıyoruz. O dönemde gerçekten etnik köken ve dinî inanç açılarından hoşgörünün ve uzlaşmanın güzel örnekleri var. Ama bugün Osmanlı’nın kurulduğu dönemden yediyüz küsur ve imparatorluğun dağıldığı dönemden ise seksen küsur yıl uzaktayız. Ayrıca artık sosyal sözleşmeleri sadece iç dinamikler değil; dış dünya koşulları da belirliyor. Sadece son yüzyılda değişenin haddi hesabı yok. Bu nedenle uzlaşma ve ayrımcılık, dünde olduğundan çok farklı bir içeriğe sahip. Yaşadığımız dünyanın farkında olmak gerek. Bir de; en ciddi sorunlarımızdan birisinin ayrımcılık olduğunu fark etmek lazım…

Bilgi Çağında Kütüphane

Bilgi Çağında Kütüphane

Gürcan Banger

1950’li yıllara kadar üretim için sermaye, işgücü, enerji ve hammadde önemli girdiler olarak kabul ediliyordu. Bugünü farklı kılan unsurlardan birisi, artan bilgi ihtiyacıdır. Bilgi artık üretim için vazgeçilmez girdilerden birisidir.

Çağlar boyunca en önemli bilgi depoları arasında kütüphanelerin önemli bir yeri olmuştur. Tarihte ünlü kentler, aynı zamanda ünlü kütüphaneleri ile anılmışlardır. Kentler, üniversiteler ve kütüphaneler birlikte övgüyle dilden dile anlatılmıştır. Yazının bulunuşundan bu yana üretilmiş yazılı eserlerin değeri asla değişmeyecektir. Bunlar insanlık tarihinin önemli örnekleri olarak kütüphanelerde yerlerini koruyacaklardır. Diğer yandan bilişim ve iletişim alanlarındaki değişme ve gelişmeler, kitap ve kütüphane kavramlarına da yeni boyutlar getirmiştir.

Bir kitaba sahip olmak kadar ona hızla erişebilmek de önemlidir. Eğer bir kitap erişim uzaklığında değilse, onu yok sayabilirsiniz. Eğer kitaba erişimde zorlanıyorsanız, bu takdirde enerjinizi fikrî üretim dışı nedenlerle yitiriyorsunuz demektir.

Kitaba kolay erişimi ihtiyacı, bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte Kütüphane otomasyonu Sistemi’nin gelişmesine ve yaygınlaşmasına neden olmuştur. Böylece kütüphanelerdeki kitaplara veya benzeri kaynaklara ulaşmak kolaylaşmıştır. Kütüphane otomasyonu, kütüphanecilik hizmetlerinin bilgisayara dayalı olarak verilmesi demektir. Bu otomasyon sistemi içinde belge sağlamak, kataloglama yapmak, rezervasyon yapmak ve süreli yayınların denetimi gibi işler vardır. Özetle; kütüphane otomasyonu sistemi, çağdaş kütüphanecilik anlayışının önemli unsurlarından birisidir. Bu sayede insan faktöründen oluşan bazı hatalar ortadan kalkarken, okuyucuların ve görevlilerin fiziksel kütüphanede veya Internet’in sanal ortamında kitap bilgisine erişmeleri kolaylaşmıştır. Bilgisayarlı kütüphane otomasyonu sistemleri, bugün bize kataloglama, sorgulama, katalog tarama, dolaşım, rezervasyon, raporlama gibi yararlar ve kolaylıklar sağlıyor.

Kitapların sayısal (dijital) ortamda depolanabilir olması yeni türden bir kitap kavramı oluşturmuştur. Bilgisayar ortamında saklanan yeni kitap türüne e-kitap adını veriyoruz. Bazı bilgisayar programları aracılığı ile e-kitaplar sayısal ortamda oluşturulup depolanıyor. E-kitapların depolandığı ve kullanıcıların erişimine açıldığı kütüphanelere e-kütüphane adı veriliyor. Bunlar, sunucu (server) adı verilen büyük bilgisayar sistemleri üzerinde bulunuyorlar. Yerel ağlar veya Internet aracılığı ile bu kütüphanelere erişmek mümkün oluyor.

Günümüzde e-kütüphaneler büyük bir hızla çeşitlenip gelişiyor. Bu sanal ortamlarda e-kitaplar dışında engellilerin kullanımına uygun, bilgisayar ağından erişilebilen sesli kitaplar da bulunuyor. Görsel tabanlı multimedya alanındaki ilerlemeyi ise takip etmek bile zor. Video film ve belgesel kütüphaneleri hızla yaygınlaşıyor. Kitap ve mikrofilme ek olarak belge, ses, müzik, görüntü depolamak için yeni ortamlar geliştirildi. Büyüyen disk kapasiteleri yanında CD ve DVD türleri bugün giderek daha yaygın olarak kullanılıyor. Bugünün kütüphanelerinin bir bölümü, CD, DVD ve Blu-ray koleksiyonlarından oluşuyor. Zaten bugünün kütüphanelerinin önemli bölümlerinden birisini bilgisayar sistemleri ve bunlara ilişkin kullanım ortamları oluşturuyor.

Tüm bu gelişmeler ve az sonra değineceğim diğer ilerlemeler nedeniyle kütüphane sözcüğünü belki de bir başka tabirle değiştireceğiz. Bugünün kütüphanesi, giderek bir Tümleşik Bilgi-Belge Merkezi olmaya aday görünüyor.

Akıllı kütüphane kavramının, sözünü ettiğim tümleşik bilgi-belge merkezinin çalışma anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Akıllı kütüphanecilikte veri madenciliği adı verilen bir yaklaşım kullanılıyor. Bu yaklaşımdaki amaç; hizmet kalitesini, kütüphane performansını ve okuyucu memnuniyetini artırmaktır.

Akıllı kütüphanecilikte veri madenciliği, hem okuyucular hem de kütüphane görevlileri için bir ileri bilişim teknolojisi kullanımı anlamına geliyor. Bu sayede istatistiksel analizler, yapay zekâ uygulamaları gerçekleştirmek mümkün oluyor.

Veri madenciliğinin kullanılması ile yerel ağdan veya Internet’ten kütüphaneye bağlanan kullanıcılar hakkında bilgiler ediniyoruz. Böylece “kütüphaneye kimler bağlanıyor”, “hangi aralıkta bağlanmışlar”, “hangi hizmeti kullanmışlar” gibi soruların cevaplarını alabiliriz. Bu soruların cevapları sayesinde; kütüphanenin hangi bölümlerinin ne sıklıkta kullanıldığı, nasıl daha verimli kullanıma sunulabileceği gibi sonuçlar elde edebiliriz.
Böylece kütüphane, sürekli gelişen bir kimliğe kavuşacaktır.

Günümüzde eğitim, günlük yaşamın sürekliliği olan bir parçası haline geldi. Bu nedenle; “uzaktan öğretim”, “İnternet’e dayalı öğretim” gibi yeni yaklaşımlar daha çok ilgi görmeye başladı. Eğitim konusundaki yeni ihtiyaçlar, yeni e-kütüphane kavramları ile birlikte kolaylıkla iç içe geçiyor. Ağ ve Internet ortamlarında çift yönlü iletişim, sanal olarak paylaşılan beyaz tahtalar, belge geliştirmede sanal paylaşım, kolay dosya transferi… Tüm bunlar etkileşimli dünyanın yenilikleri.

Hızlı ilerleme, bilginin de hızla eskimesine neden oluyor. Eğitimli işgücü açığı, eğitime ve bilgiye ulaşmayı acil hale getiriyor. Aynı eğitime ve bilgiye ihtiyacı olanlar, Dünya’nın her yanına yayılmış halde.

Eğitime ihtiyacı olan nüfus, büyük bir hızla artıyor. Çalışma koşullarının esnekliği, eğitim ve bilgiye erişim koşullarının da esnek olmasını gerektiriyor. İstenen hızla, mesafeyi dikkate almaksızın bilgiye ulaşmak önemli hale geliyor. İşte; tüm bunlar, yeni bir kütüphane anlayışına geçmemiz gereğini vurguluyor.

Cinsiyet Ayrımcılığı ile Mücadele

Cinsiyet Ayrımcılığı ile Mücadele

Gürcan Banger

Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Ama yine de mağdur olmuşçasına erkeklerin kadınlar hakkındaki şikâyet ya da eleştiri içeren genellemeleri her ortamda duyularımıza yansır. Genellikle mağdur olan cinsiyet olmasına da bağlı olarak kadınlar da genel yargılar konusunda erkeklerden geri kalmazlar. Gerçekten kadınların şikâyet etmeye “Tüm erkekler…” diye bir genelleme ile başladıklarını dıymuşsunuzdur. Erkeklerin, kadınları “anlaşılması zor” olarak algıladıkları ise sık duyulan bir yaklaşım halindedir. Facebook gibi sosyal medya örneklerinde karşılıklı yargıların kimi zaman kırıcı sertliğe vardığını şaşırarak izliyorum.

Bu karşılıklı genel iletişimsizliğin arkasında, kadınların ve erkeklerin farklı beden ve ruh yapıları bulunduğu, nedense yeterince dikkate alınmaz. İnsanlar, iki farklı cinsiyet olarak birbirlerinin farklarını anlama yönünde yeterince çaba sarf etmezler. Hâlbuki bir algı ve iletişim denemesi bile, karşılıklı anlaşmayı çok daha kolay hale getirebilir. Kadın ve erkek; fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak birbirinden farklıdır. Bunu doğru kavrayarak anlaşmanın ve uzlaşmanın doğru zeminini ve araçlarını bulup çıkarmak lazım…

Cinsiyetler arasındaki farkları kavramak için, bireylerin öncelikle kendilerini iyi tanımaları gerekir. Kendisi hakkında yeterli ve objektif bilgiye sahip olmayan birey, karşı cins ile arasındaki farkı kavramakta da zorluk çeker. Bu zorluk karşısında ise yaşamı kolaylaştırmak için “Siz erkekler…” veya “Bütün kadınlar…” gibi genellemeler üretmeye çalışır. Bu genelleme çabaları ise kolaylaştırmaktan çok, araya bir duvar örmeye yarar; iletişim şansını azaltır.

Kişilerin cinsiyetlerine bağlı ortak özellikler, iletişimin sadece bir yönüdür. Her birey, kendine özgü davranış modelleri geliştirerek, cinsiyetin kendine verdiği katı kalıpları esnetebilir. Bu nedenle; karşı cinsi kavrarken, onu tanımak için kendinize yeterli zamanı ayırmadan genel çerçeveye bağlanmamak gerekir. Hiç kuşkusuz; her bireyin, kendi cinsinden olan diğerlerinden ciddi kişisel farkları olabilir. Bireysel farklılıklara saygı göstermek ve bu anlamdaki farkı da doğru kavramak önemlidir.

Cinsiyet farkı; sadece bir beden farkı bir başka deyişle fiziksel ve biyolojik farklılık değildir. İnsanlık tarihi içinde öğrenilmiş kültürler de vardır. Her kültür, farklı cinsiyetlere farklı rol ve statüler biçmiştir. Bunlar, insanların yaşadıkları zamana ve toplumlara göre değişir. Bir Avustralya yerlisi erkeğin kadına bakışı ile bir Fransızın bakışı arasında muhtemelen genel farklar vardır. Yine; bundan yüz yıl öncesi ile bugün arasında Anadolu’da kadın ve erkeklerin birbirlerini algılamalarında farklılıklar oluşmuştur.

Erkek egemen toplumlarda erkek ve kadınların karşılıklı algıları, oldukça ilginç bir görünüm verir. Örneğin bazı örneklerde kadının sosyal açıdan özgürleşmesi, kadının erkekleşmesi olarak görünür. Genelde erkek tanımlarının geçerli olduğu bir dünyada kadınlar sosyal yaşamda var olabilmek için erkek normlarını kabul etmek zorunda kalırlar. Ülkemizdeki siyaset modeli bunun en belirgin örneklerinden birisidir. Çoğu zaman siyaset süreçleri, kadınların kendi farklılıklarını siyasal yaşama getirmelerine izin vermez. Zaten kadın siyasette erkeklerin adeta izin verdikleri sürece var olur. Bu olumsuz durumun (bir başka deyişle erkek rolünü kabul etme durumunun), bazı kadınlar tarafından benimsenmiş ve içselleştirilmiş olması ise gerçekten üzücü bir durumdur.

Geleneksel özellikleri yüksek toplumlarda değişimi sağlayacak asal unsurlar arasında kadınların bulunduğunu düşünüyorum. Çoğu zaman gençler ve kadınlar gibi genel sosyal kategoriler, değişim gücü olarak kabul edilmezler. Fakat gelenekselliği baskın toplumlarda kadınlara düşen özel bir rol var. Bunu, Türkiye’nin doğusunda kalan ülkeler (Doğu toplumları) için söyleyebiliriz. Yine Afrika ülkeleri için de bu tespitin geçerli olduğunu düşünüyorum.

Yukarıdaki değişimci kadın gücü tespitime rağmen, andığım ülkelerde kadınları yönlendirecek doğru fikriyatın da henüz oluşmadığı kanaatindeyim. Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadelede hiç kuşkusuz Batı kültüründen öğreneceklerimiz var. Ama toplumun genelde Müslüman olduğu ülkelerde Batı tipi feminizmin doğru “kadın ideolojisi” olduğundan emin değilim. Sanki Doğu toplumları için farklı türde bir söyleme ve pratiğe ihtiyaç var. Bir de; cinsiyet ayrımcılığı ile mücadeleyi kentlerin albenili ortamlarına sıkıştırmaktan kurtulmalıyız. Kırsalda ve kentlerin varoşlarında yaşama kazanılması gereken insanlar (özellikle kadınlar) var. Sivil toplum hareketi bu anlamda kendini Batıcı küçük burjuva elitizminden sıyırabilmeli.

Avatar’ın Hatırlattıkları ve Terör

Avatar’ın Hatırlattıkları ve Terör

Gürcan Banger

Yüzüklerin Efendisi, Matrix ya da Avatar gibi büyük ölçüde sanallığa dayalı filmlerden hoşlanmıyorum. Bir zorunlu vesile ile 3 boyutlu Avatar isimli filmi ev sineması ortamında izlemiştim. İnsanlarla insan benzeri uzaylılar arasında geçen bir film… Henüz filmin başlarında bana bir kovboy – Kızılderili filmini hatırlattı. Adeta görüntü, işgalcilerin Kızılderililere yaptığı zulmü gizliyor gibiydi. Kovboy filmlerinde her zaman eli silahlı kahramanın kazandığı gibi bir sonla bitiyor film.

Avatar vesilesi ile vurgulamak istediğim nokta, çoğu zaman olayların gerçek yüzünü görmek için önde bizi ‘meşgul eden’ sanal görüntüden kurtulabilmek… Olayın bu sanal ve yalancı ambalajından kurtulduğumuzda, gerçekleri çok daha iyi görmeye ve kavramaya başlıyoruz. Bu durumun bir başka örneğini 1980 askeri darbesinin öncesinde ve sonrasında yaşamıştık. Şimdi daha iyi kavrıyoruz ki; o dönemde pek çok genç insan, aslında başkalarının oynadığı bir oyunda Avatar halkı (bir başka deyişle Kızılderili halk) rolüne soyundurulmuştu. 12 Eylülün çok sonrasında Türkiye sahnesinde oynanan oyunun, bize görünenden çok daha farklı ve ölçekli olduğunu öğrendik.

Dünya, Türkiye’den ibaret değil. “Ee, ne var bunda?” diyebilirsiniz. Ama ne yazık ki; çoğu zaman bu ülkenin sınırları ötesinde başka bir dünya olduğunu hâlâ öğrenemedik ve kavrayamadık. Kendi iç politika malzememizle yoğrulup giderken, bize ‘seyrettirilen’ sanallığın da farkına varamıyoruz. Örneğin pek çoğumuz, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda 1980’lerin ortalarından bu yana sürüp giden etnik görünümlü mücadelenin dış bağlantıları konusunda dedikodunun ötesine geçemedik. Mevcut kanlı ve acılı durumu, hâlâ bir iç sorun olarak algılamaya devam ediyoruz.

Ne 12 Eylül darbesine neden olan durum bir iç sorun idi ne de ülkenin doğu ve güneydoğusunda sürüp giden can kayıplı silahlı mücadele bir iç meseledir. 12 Eylül, Ortadoğu’da özlemleri olan ve bu nedenle Sovyetler Birliği karşısında üstün gelmeye çalışan ABD’nin Yeşil Kuşak Hareketi’nin bir parçasıydı. Bu senaryo, Türkiye’de 12 Eylül darbesi olarak gerçekleşirken, başka ülkelerde başkaca tezahürleri oldu. Bugün yaşadığımız etnik görünümlü terör de muhtemelen aynı kaynağın, benzer özlemlerinin ifadesi stratejilere ilişkin uygulamalardır. Etnik görünümlü terörü, ne ABD’nin ne de İsrail’in bu bölgedeki beklentilerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Diğer yandan bu can ve kan kavgasını sadece ABD ve İsrail’le ilişkilendirmek, Türkiye’den rahatsız olan başka devletlere adeta haksızlık (!) olur. Terörün zamana, mekâna ve ihtiyaca göre çok sayıda sponsoru, destekçisi ve sırt sıvalayıcısı olur; bunu sıradan mantık yürütmelerle anlamak pek kolay değildir.

Öyle anlaşılıyor ki; Ortadoğu’da beklentilerin ve stratejik planın yeni bir aşamasına gelindi. Bugün gözlediğimiz planlı ve koordineli terör, bu durumun bir göstergesi gibi duruyor. Genelkurmay, geçtiğimiz günlerde terör saldırılarının artacağına dair bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamayı sadece ele geçen bazı terör yandaşlarının itiraflarının yandaşlarına bağlamak eksik olur. Muhtemelen askeri istihbarat, açıklanan öngörüden daha fazla bilgiye sahip olmalı. Bu açıklamayı Başbakan Erdoğan’ın ‘taşeronluk’ suçlaması ile birleştirince Ortadoğu’da ve dış politika alanında ‘yeni bir dönem’ algısını yapabilmek kolaylaşıyor.

Bu yeni dönemde ana çerçevenin genişleyerek etnik kimlik ve Kürtler konusunu aşarak Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir ölçeğe ulaştığını söylemek mümkün. Mesele; önümüzdeki dönemde Türkiye’nin hangi rolleri üstleneceği, kendisi için tasarlanan role istekli olup olmadığı, bu rolün mevcut iktidarla sağlanıp sağlanamayacağı ve hangi iktidar iş başında olursa olsun yeni rol için dünyanın büyük güçleri tarafından Türkiye’nin ‘ihtiyaç uyarınca terbiye edilmesi’ gereği konusu gibi duruyor. Tabii ki; bu bağlamda etnik kimlik ve Kürtler konusuna da genel plana uygun bir çözüm bulunacaktır.

Akşam Gazetesi’nde Deniz Ülke Arıboğan şöyle bitiriyor (gazetenin İnternet sitesinden okuduğum) 20 Haziran yazısını: “Tüm bunların özet yorumu: PKK konusu, nasıl ele alındığına bağlı olarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetini önümüzdeki dönemde şekillendirecektir. Temel mesele ne PKK, ne terör, ne derin devlet, ne hukuk, ne kasettir. Konu geleceğimizdir ve aklıselim gereklidir.” Gerçekten konu geleceğimiz ama muhtemelen aklıselimden çok daha fazlası gerekli.

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak

Gürcan Banger

Bölgesel kalkınma ajansları konusu uzunca bir süredir ülkenin ve ekonominin gündem konularından birisi… Ama bölgesel kalkınma ve ajans konusunda farkındalığın çok yüksek olduğunu söylemek de mümkün değil. Bursa, Eskişehir ve Bilecik illeri birlikte TR41 bölgesini oluşturdular. Türkiye’de 26 tane olan bölgesel kalkınma ajanslarından birisi de bu üç ile destek vermek üzere kuruldu. Yakında açılacak destek programlarından kobi’ler, üniversiteler, yerel yönetimler, kamu kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları (STK’lar) gibi yerel ve bölgesel kuruluşlar yararlanabilecek. Dolayısıyla önümüzdeki günlerin önemli konularından birisi bu destek programlarına proje yazarak daha fazla kaynak sağlamak olacak. Bu vesile ile bölgesel kalkınma konusuna kısaca göz etmenın yararlı olacağı kanaatindeyim.

Gelişme özlemi olan bir bölgenin / yörenin kalkınmasını tartışırken dikkate alınması gereken üç ilkeden söz edebiliriz: Sosyal kârlılık ilkesi, kalkınma kutbu ilkesi, halkın katılımı ilkesi… Bir ilçe veya belde (hatta pek çok örnekte il) ölçeği, ciddi bölgesel kalkınma projeleri için uygun ve yeterli değildir. Küçük ölçeklerde kaynakların tam ve etkin kullanımı zorlukla sağlanır. Kalkınma için bulunan çözümün sürdürülebilirliğinin sağlanması zordur; genelde büyüme sorunu çözülemez.

Küçük ölçekte başlıca amacı ekonomik kâr olan işletmeler bölgesel kalkınma için yatırım yapmak istemezler. Çünkü ekonomik işletmeler, sosyal kârlılıkla fazla ilgilenmezler. Sonuçta bu tür bölgelerin kalkınması işi, devletin bir görevi olarak kalır. Diğer yandan devletin kaynakları da sınırlı ve kısıtlıdır. Devletin kaynaklarını kullanmak üzere pek çok il, ilçe ve belde yarış halindedir. Küçük ölçekli yerleşimler için bu yarış içinde ön sıralarda yer almak hiç kolay değildir. Çünkü devleti yönetenlerin de hizmet karşılığında oy beklentileri vardır. Devleti veya özel sektörü bölgesel kalkınma için ikna etmenin birinci koşulu, “Bölgede dayanışma, dışa karşı rekabet” anlayışının geliştirilmesi ve benimsenmesidir. Bu amaçla komşu yerleşimlerin öncelikle bir iletişim ve bilgi ağı kurmaları gereklidir.

Komşu veya benzer sorunu paylaşan yerleşimler, değişik düzey ve içeriklerde bilgi alışverişlerini sağlayacak mekanizmalar yaratmalıdırlar. Ortak çalışmanın birimler arası protokollerle yazılı hale getirilmesinde yarar vardır. Bu tür birlikteliklerle oluşturulacak çözümler ve projelerde ölçek sorunu çözülmüş olduğundan Ankara’dan kaynak bulmak üzere savunulması daha kolay olacaktır. “Ortak çalışma” ifadesi sadece birimlerin bir araya gelişlerini ifade etmemektedir. Kurulan ağın işleyişi için uzman destek alınmalıdır. Bu konuda katkı sağlayacak STK’lar kolaylıkla bulunabilir. Çalışmaların iyi tanımlanmış yöntem ve tekniklere bağlı olarak sürdürülmesi sağlanmalıdır.

Kaynaklar kısıtlıdır. Bu nedenle kalkınma için çok sayıda sektöre yatırım yapılması beklenmez. Kalkınmanın kutbu sayılabilecek bir sektör bulunmalıdır. Bu sektörde oluşacak kalkınmanın sürdürülebilirlik ve yayılma özelliği olması gerekir. Gelişmenin, bir sürükleyici unsurun varlığıyla ortaya çıkması beklenir. Kalkınmanın ilk örneklerini yaşatacak olan bu unsur, diğer konulardaki gelişmeden daha yüksek bir hız ve ivmeye sahip olmalıdır.

Bölgede bir kalkınma kutbu yaratılırken, yatırım çabasının tüm sektörlere birden değil; tohum sayılabilecek bir tanesine (belki bir ikincisine) yapılması gerekir. Söz konusu sektörün diğer bölgelere oranla üstünlükleri olan ve farklılık yaratabilecek bir sektör olması gerekir. Kalkınma kutbu ilkesinin önemli anlamlarından birisi de şudur: Seçilen kalkınma kutbu sayesinde bölgede yaşayan halkın girişimcilik ve yatırımcılık konusunda iç dinamiklerinin ve kendi başına (ya da birlikte) iş yapabilme becerisinin gelişmesi gerekir. (Yarın bu konuya devam edeceğim.)

Bayram Gününün Farkı

Bayram Gününün Farkı

Gürcan Banger

Yaşamımızda benliğimizin, ben olmanın ortaya çıktığı zamanlar var. Örneğin bir sınavdaysanız, orada yalnız başınasınız; başarı için kendi başınıza kahramanca savaşmanız gerekiyor. Doğru kararı kendi başınıza vermeniz gereken zamanlar da olabiliyor. Böyle durumlarda olay ya da konu, sizinle başlayıp sizinle (ama kendi başınıza) bitiyor.

Bayramlar gibi farklı zamanlar var ki; bu günlerde ben olmaktan ziyade biz olmak gerekiyor. Aileniz, yakınlarınız, dostlarınız ve arkadaşlarınız, böyle zamanlar için ilişki ve iletişim çevrenizi oluşturuyor. Bayram, kendi özü gereği yanız başına olmuyor. Selamlaştığınız, bayramı hayırladığınız ve iyilikler dilediğiniz insanlarınız olmalı. Özetle; bayramların en belirgin özelliği, ben ile biz arasındaki farkı vurgulamasıdır.

Eğer Kurban Bayramı’nda yakınlarınızı ziyarete giderken, sadece tek bir çift ayakkabınız varsa, bu konuda seçme özgürlüğünüz yok demektir. Aslında böyle bir durumda muhtemelen seçme kavramı da tanımlanmış değildir. Çünkü tek seçeneğin olduğu bir durumda seçme yapılamaz. Yine anne ve babanızı sizin belirleyememeniz gibi, seçimin doğası gereği mümkün olmadığı başka durumlar da vardır. Ama yaşamın tamamına baktığımızda; bize bir tercihler manzumesi sunduğuna hiç kuşku yok. Yaşamımızın her anında farkında olarak veya olmayarak biteviye seçimler yapmak durumunda kalıyoruz.

Seçim yaparken, bizi etkileyen iç ve dış faktörler olur. Başka etmenleri fazlaca dikkate almadan, sadece kendi istek, beğeni veya çıkarlarımıza göre tercihler yapabiliriz. Ya da seçimlerimizde kullandığımız mantık, başka insanlar tarafından koyulmuş kural ve kısıtlar olabilir. Tercih anında kullandığımız gerekçe, “başkalarının ne diyeceği” ya da bu seçimin bizi çepeçevre kuşatan sosyal yaşam tarafından nasıl karşılanacağı olabilir. Bu tür yaklaşımlara, kullanılan referansı işaret eden “ben bakış açısı” ve “sen bakış açısı” gibi isimler veriliyor.

Verdiğimiz kararlar ve bunlara bağlı seçimler, sadece bizi etkilemekle kalmıyor; bunun yakın ve uzak çevremize de yansıları oluyor. Yukarıda değindiğim gibi kimi zaman bu etkileri dikkate almadan kararlar veriyoruz. Bazı zamanlarda da kendimizi unutarak, sadece yaratacağımız etkiyi dikkate alıp ona göre davranıyoruz.

Çevremiz hakkında bazı algı ve yargılara sahibiz. Yaşamın zihnimizdeki yansıları olan bu fikirleri, abartarak kendimizi başkalarının yerine koyduğumuz (hatta onlar adına düşündüğümüz) zamanlar da oluyor. “O, böyle düşünür” veya “Onun için en doğrusu bu” diyerek karar ve seçimlerimizin, doğruya daha yakın olduğu fikri ile kendimizi avutuyoruz. Böylelikle bencilce bir düşünce tarzından kendimizi kurtardığımız rahatlığına eriyoruz. Onunla birlikte yapılması gereken seçimleri, onun yerine düşünüp kendi başımıza alarak bencil bir paylaşım keyfi oluşturuyoruz.

İyi yaşamak, herkesin hakkıdır. İyi bir yaşamı, daha fazla tüketerek elde edeceğimiz gibi şartlanmış bir fikre sahibiz. Reklâmcılar, pazarlamacılar ve satışçılar, bizi bu fikrin doğruluğuna inandırmak için büyük bir gayret içindeler. İyi yaşamak ve mutlu olmak ile çok tüketmek arasında bir şartlanma yaratmaya çalışıyorlar. Hâlbuki çok tüketmenin bambaşka bir şey olması bir yana; iyi yaşamak ile mutlu olmanın aynılaştırılmasını da mutlak bir doğru olarak söyleyemeyiz.

Mutlu olmak, gizem dolu bir ormanda yürümek gibidir. Her adımda karşımıza çözmek üzere bir bulmaca çıkar. Bulmacanın çözümü, seçimlerimizdir. Tercihlerimizi nasıl yaptığımız, bir yandan bir sonraki bulmacanın zorluk düzeyini belirlerken, bir yandan da mutluluk enerjimize olumlu ya da olumsuz katkı yapacaktır.

Mutluluğu, sahip olduğumuz nesnelerin çokluğu ya da büyüklüğü ile ölçemeyiz. Gizemli ormanda yürürken gerçekleşen mutluluk arayışı, aslında bir iç doyum arayışıdır. Sözünü ettiğim bu iç tatmin, bir beyaz atlı prens gibi beklenmedik bir anda ve “Neden ben?” dedirtecek bir iyi şans olarak gelmez. Mutluluk, yaşam sürecinde yaptığımız seçimlerin, dolayısıyla çözdüğümüz bir dizi bulmacanın sonucudur. Özetle; bu kadar çok dış faktöre rağmen mutluluk, sonuçta kendi elleri arasındadır.

Bireysel olarak bu bayram sizi fazla etkilemese bile; yarın bayram gününe uyandığınızda, “Ben, mutlu bir bayram gününe uyandım” demezseniz, muhtemelen o gün için mutlu olmayı seçmemiş olacaksınız. Bir başka deyişle; mutlu olmak, öncelikle mutlu olmayı isteyen iyi niyettir. Talihsizlikten yakınarak, koşullarından şikâyet ederek veya yaşamla bağlarını koparıp seçimleri seçimsizliğe bırakarak mutluluğu yakalamak mümkün değildir.

Eğer gün ışığınızın azaldığını, yaşamınızdaki renklerin soluklaştığını veya yaşam enerjinizin tükendiğini hissediyorsanız; yaşama dokunurken kullandığınız niyete ve tercih yapma modelinize bakmalısınız. Özgürlüğümüzün ifadesi, seçimlerimizdir. Tercihlerimiz olmadan, mutluluğu yakalamak ise mümkün değildir. Bazı seçimler acı verebilir. Ama iyi seçimlerin tadına varabilmenin sırrı, biraz da bu noktadadır.

Bayramlarda elde geldiğince birlikte olmayı seçmek lazım. Hiç olmazsa bayramlarda yalnızlığı, yalnız olmayı seçmemeli insan. Çünkü akıp giden yaşamımız çoğu zaman bizi yeterince yalnızlığa mahkûm ediyor.

Ağ Çağı

Ağ Çağı

Gürcan Banger

İlişki ağı kavramı yaşamımıza İngilizce bir sözcükle girdi: “Network”. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sözcüğün kullanımı hızla yaygınlaşıyor.

İlişki ağı
Kentin değişik yerlerinden rasgele insanları toplar ve bir odaya koyarsanız, bu insanlar bir bütünlük oluşturmaz. Bir bütünlük oluşturması için bir topluluğu oluşturan insanlar arasında iletişim ve fiziksel mekân ilişkisi dışında bireysel seçimlere dayalı bir ilişki olması gerekir. Belli bir konuda değişik türlerde iletişimde bulunmak için oluşmuş insan topluluğuna bir ilişki ağı adını verebiliriz. Bu kişilerin aynı fiziksel mekânda bulunmaları gerekmez. Telefon, İnternet, görsel veya yazılı medya ya da Facebook, Twitter (ki yaygın bilinen bu ikisinden başka örnekler de var) gibi sosyal medya aracılığı ile iletişimde bulunmaları, bir ilişki düzenine girmeleri onların bir ilişki ağı (kısaca bir ağ) oluşturduklarını gösterir. Bir başka tanımlamayla; ağ, karşılıklı yararlar için insanlar arası ilişkilerin geliştirilmesi diye düşünülebilir.

Örneğin dağcılık ile ilgilenen insanların İnternet üzerinde e-posta veya Facebook ile haberleşmeleri, (örneğin PDF formatında) bir sanal dağcılık dergisi veya bülteni yayınlamaları, zaman zaman toplanarak bilgi ve deneyim alışverişinde bulunmaları, katılımlı arazi gezileri düzenlemeleri topluluğun bir dağcılık veya doğa sporları ağı oluşturduğunu gösterir.

Neden ağ?
Çok parlak bir fikrinizin bulunması ya da çok farklı bir ilgi alanınızın bulunması, kişi olarak sizi diğer insanlardan farklı kılabilir. Ama fikrin veya ilginin çok daha yüksek başarı düzeylerine ulaşması, genellikle başka insanların da konuya katılımına ve ortak paylaşıma bağlıdır.

İster ticari bir konu olsun, ister bir boş zaman değerlendirme etkinliği olsun bir ağın söz konusu işe katabileceği pek çok yarar vardır. Bir ağın ilk yararları arasında değerli bilgi, deneyim ve kaynakların kolaylıkla topluluk içinde bulunabilmesi sayılabilir. Bir ağ ilişkileri içinde problemlerin çözümleri çok daha kolay gerçekleşmektedir. Yine kritik olabilen bir iş için doğru insanların bulunması ağ içinde veya ağ ilişkileri sayesinde hızla ve kolaylıkla mümkün olmaktadır.

Ağın diğer kazandırdıkları
Amatör tiyatro topluluğu, yerel arkeoloji grubu, el sanatları atölyesi, sosyal yardımlaşma ve dayanışma platformu güzel ağ örnekleri arasında yer alır. Ağ, yeni arkadaşlarla tanışmak ve sosyal ilişkileri güçlendirmek için çok uygun bir ortamdır. Ağ ilişkisi içinde kişiler, farklı kültürel, etnik ve inanç ortamlarından gelen değişik bireylerle tanışabilirler. Bu yönüyle ağların toplumsal saygı, sevgi, empati ve hoşgörüyü geliştiren fonksiyonları vardır.

Ruhsal sıkıntılarımızı iyileştirmenin en iyi yollarından birisi bu tedaviyi bir ilişkiler ağı içerisinde yapmaktır. Bir topluluk içinde sosyalleşmek, içe dönüklük sorunlarının liste başı ilaçları arasındadır. Ağların çok net etkilerinden birisi, ruhsal gelişim konusunda yaptığı olumlu katkılardır.

Herkes ağ kurabilir
Bir ilişkiler düzeninin ağ olabilmesi için bence beş veya üzerinde katılımcısı olması gerekir. Neden gizemli beş sayısından söz ettiğimi sorabilirsiniz. Eğer mekânsal yakınlığı olan, bir masa etrafında toplantılar yapan bir ağ kuracaksanız, bir toplantı için beş sayısı, ideal katılımcı sayısıdır. Daha yüksek katılımlı toplantılarda verim düşüşü gözlenmiştir. Ama bir ağda yatay da olsa yönetim ve koordinasyon önemlidir. Katılıma izin veren ve insanların kendilerini ağın bir unsuru hissettikleri her sayı, ağ için uygun olabilir.

Bir ağ kurmak 1 iken 2, devamla 2 iken 4 olabilmektir. Bir ağda sistemin kendini yeniden üreterek çoğaltması, her bir bireye az yük getiren ideal ağ genişleme biçimidir.

E-posta grubu
Bir e-posta grubu için Internet’te yahoo.com veya googlegroups.com gibi ücretsiz destek sağlayan kuruluşlar var. Doğal malzemelerden yapılmış ürünler pazarlamasında hizmet veren ağları duymuşsunuzdur. Bir futbol takımının sevenleri de kendi aralarında ağ oluşturabilirler.

Etkin olma
Bir ağa katılmak, öncelikle insanlar ile ilişkilerinizi geliştirmeyi hedeflemelidir. Bir ağ listesine isminizi eklemek veya gerekiyorsa dönemsel maddi katkıyı vermek işin ikincil yanıdır. Önemli olan emek ve zaman ayırıp ağ çalışmalarında etkin olarak bulunmak, çalışma gruplarına ve organizasyonlara katılmaktır.

Paylaşım
Ağ, genelde bir yatay (hiyerarşisiz) paylaşım ortamıdır. Bu ortamda kişilerin daha başlangıçta apoletleri yoktur. Bir ağda herkes eşit hukuka sahip olarak bulunur. Ağda kişilerin sivrilmeleri, öne çıkmaları yaptıkları işlerdeki başarılar ve topluluk tarafından beğenilen özellikleri ile oluşur. Bir ağda ilgi çekmenin ilk adımlarından birisi, ağın diğer bireylerinin görüşlerine saygı göstermek ve iyi bir dinleyici olmaktır. İnsanlar kendi görüşlerinin dinlenmesine önem verirler.

İletişim
Ağın türü ve amacı ne olursa olsun bir ağdaki temel fikrin ilişki olduğu asla unutulmamalıdır. Bu nedenle ağı oluşturan bireyler arasında ilişkiyi pekiştirecek temel unsurlardan birisi iletişimdir. Ağı oluşturan diğer kişiler ile zaman zaman iletişim kurmayı denemeniz son derece yararlı olur. Bu iletişim için ulusal veya dini kutlama ve anma günleri veya doğum / evlenme günleri gibi vesileleri beklemek gerekmez. Ağdaki kişilerle iletişim kurabilmek için vesileler yaratmalısınız.

Kendi olmak
İlgi gruplarında, mekânsal olarak bir arada bulunabilen ilişki ağlarında gördüğüm garip bir durumdan söz etmek istiyorum. Bazen iyi tanıdığım bir arkadaşımı böyle bir toplulukta tanımakta zorluk çekiyorum. Sanki o arkadaşım, topluluk içerisinde farklı bir kimliğe bürünmek için başkalaşım geçiriyor. Kafasında idealleştirdiği bir başkası gibi davranmaya çalışıyor. Bu durum, bir ağda yapılabilecek ciddi hatalardan birisidir. Bu tür ortamlarda kendimiz olmayı beceremezsek insanlarda bir tür ikiyüzlülük izlenimi bırakırız. Bir ağ ortamında bireyler rahat, doğal ve açık olmalıdırlar. Çünkü ağ, “sivil generallerin” bulunmadığı, gönüllü eşitler topluluğudur.

İlişki
Bir ağda mümkün olduğu kadar çok kişiyi tanımanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İnsanları asla “size göre olanlar ve olmayanlar” diye tasnif etmemelisiniz. Ağın amacı ister siyaset, ister satış, ister amatör bir hobi alanı olsun çok sayıda insanla tanışmanın yararlarını mutlaka uzun erimde göreceksiniz.

Bu bağlamda olmak üzere, tanıdığınız insanların başarılı çalışmalarına, topluluk içinde sunuşlarına yönelik kutlama ve övgülerinizi fazla abartıya kaçmadan kendilerine iletin. Eğer söz konusu başarılı etkinliği yapan kişiyi tanımıyorsanız ona uygun bir yolla örneğin yazılı olarak ulaşın ve çalışması hakkında izlenimlerinizi ifade edin. İlişkilerin giderek kaybolduğu günümüzde küçük bir kutlamanın ne kadar etkili sonuçlar doğurduğunu göreceksiniz.

Bir ağda yer alın veya kendi ağınızı kurmayı deneyin. Ağda kalın…

Bugün Bayram

Bugün Bayram

Gürcan Banger

İnsan bir çocuk olarak yaşamının daha sonraki dönemlerine göre zihnen ve duygusal olarak daha özgür bir iklimde başlar. Bu anlamda çocuk olmak, yaşamı daha özgürce anlamlandırmak demektir. Bu nedenle çocukların resimlerinde güneş, ağaçlar veya insanlar bizim alışageldiklerimizin dışında renk ve biçimlere sahiptir. Bu durum, çocukluğun anlamlandırma gücüdür.

Bayramlara öncelikle ve ağırlıkla anlam verenlerin başında yine çocuklar gelir. O nedenle “Çocukluğumuzdaki bayramlar” diye başlanır anlatılmaya. Her bayram, iyisiyle kötüsüyle bir çocuğun zihnine ve ruhuna gizlenmiş bir dünyadır.

Bayram gününün anlamını ve değerini kavramanın doğru zamanı var. Genelde de bu doğru zaman, çocukluk yıllarına denk düşüyor. Eğer bayram çocukluğun o lezzetli dünyasında öğrenilemezse, bu eksikliği sonraki yıllarda tamamlamak neredeyse imkânsız hale geliyor. Her bayram, başlı başına çocukça bir koşuşturmadır. Bayramın bir yanı şekildir. Yeni giysiler ya da önceki bayramdan kalan pek az giyilmişleri hazırlamalar, yemekler ve tatlılar, ziyaret koşuşturmaları, hediyeler… Ama bayramın ruhunu oluşturan; çocukluğun hayal gücü, sevinci ve coşkusudur.

Bir bayram süresinin büyük çoğunluğu, gelen konuklara iyi hizmet etme çabası içinde geçer. Küçükler, büyük bir telaş içinde ziyaret edilmesi gereken listeyi tamamlamaya çalışırlar. Öyle bir telaş vardır ki, ayrılan kısa ziyaret süreleri içinde söylenesi cümlelerin adeta ancak ilk yarısı söylenir, diğer yarısı bir başka bayrama kalır. Bir bayramın, hele ki bir dini bayramın özü, tatlı yemek ve çay / kahve içmek midir yoksa bundan öte bir değeri var mıdır, bu durum pek anlaşılamadan bayram geçer gider.

Bir sosyal bayram, her şeyden önce bir barış mesajıdır. Var olan yakınlıkların bir kez daha pekiştirilmesi vesilesidir. Kırgınlıkların giderilebilmesi için fırsattır. Bir başkasına karşı kabahat işlemiş olanın, özür dileyip barış yollarını açmaya çalışmasıdır. Kırgın ve kızgın olanın, kendisine uzatılan barış çiçeğini kabul edip özür dileyene tekrar kalbini açması günleridir.

Bayram günleri barışı, barışmayı sevmemiz ve kin ile kavgayı yaşamımızdan atmamız gereken özel zamanlardır. Kin ve kavga, yaşamımızda var olduğu sürece başka sorunların oluşmasını engellememiz mümkün değildir. Barış, hem kendimizin hem de çevremizdeki insanların geleceğe ve yaşama sevgiyle bağlanma aracıdır. Bayram ise barışı yakalamak için bize sağlanmış anlamlı fırsatlar demetidir.

Barışı yakalamak, sözden öte emeğe ve eyleme gerek duyuran bir iştir. Onun için emek vermek gerekir. Bazen “Özür dilerim; hatalı davrandım” veya “Ben yanılmışım, o olayda sen haklıymışsın” diyebilmek, “Seni doğru anlayamadığım için özür dilerim” diyebilecek yürekliliği gösterebilmek gerekir. Takıntılarımızdan, bağnaz alışkanlıklarımızdan, inatçı tavırlarımızdan, yobaz iddialarımızdan kurtulup barışı yakalayabiliriz bayram günlerinde. Kendini, içindeki iyiliği ve güzelliği ifade edebilmek kimi zaman cesaret ister. Bayram günleri saydamlaşarak içimizdeki iyiliği cesurca gösterebileceğimiz özel dönemlerdir.

Bayram, sanki bir boy aynasıdır. Ona nasıl yaklaşırsan o da seni tekrar eder. Sevgi karşılığında sevgi bulur. Neşe, neşeyle karşılanır. Bayram, bire kırk veren verimli toprak gibidir. Karşıya uzattığın bir tohum tanesi, meyvelerle donanmış bir sevgi bahçesi olarak sana geri döner.

Bu bayramın tabii ki dini olan bir yanı var; ama sosyal olan yanı çok daha önemli. Bayram, dini bir şölen olmaktan çok; ortak insani ve sosyal değerlerin, anlamların, önemlerin hatırlanıp paylaşıldığı günler. Paylaşılanın paylaşıldıkça çoğaldığı, paylaşanın verdikçe zenginleştiği çok özel günler…

Aç kalmayan, yemek ısmarlamanın keyfini bilmez. Sevgisiz kalmanın acısını ve zorluğunu düşünerek, sevgiyi yakalayamamış insanların ruh ezikliğini akla getirerek bayramın lezzetini yaşayın bence. O zaman sevmenin, saygı duymanın, barışı paylaşmanın değerini çok daha kolay kavrayacaksınız.

Bayram tatlı yiyip bir acı kahve içmekten çok daha derinlikli ve anlamlı bir yaşam dilimidir. Bayram bir fırsattır. Bayram, paylaşılması gereken bir fırsattır. Bayram, paylaşıldıkça artan ve zenginlik üreten bir sevgi, saygı, hoşgörü ve barış fırsatıdır. Bayram günleri, tek tek ağaçlar olmayı başardığımız kadar bir orman olduğumuzu hatırlamamız gereken günlerdir.

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak – 2

Bölgesel Kalkınmayı Tartışmak – 2

Gürcan Banger

Bölgesel kalkınmanın anahtar terimlerinden birisi, halkın katılımı ilkesidir. Bölgesel kalkınma planlarının başarılı olması, ancak o bölgede yaşayan insanların doğrudan kararlara ve faaliyetlere katılmasının sağlanması ile elde edilir. Katılım sağlamayan projeler, genelde sürdürülebilme ve yayılma özelliğine sahip olmaz.

Halkın katılımı, bölgenin yönetiminden sorumlu kamu birimleri yanında burada yaşayan insanların katılımını ifade eder. Eğer varsa, bölgeyle ilgili sivil toplum örgütlerinin de kalkınma karar ve faaliyetlerine katılması sağlanmalıdır. (Yeni müttefikler…) Düzenli ve üretken çalışma biçimlerine alışkın olmayan topluluklarda geniş katılım, genelde verimsizliğe ve sonuçsuzluğa neden olur. Bu nedenle katılımlı etkinliklerde faaliyetin nasıl yönetileceği, sürdürüleceği, sonuca nasıl ulaşılacağı ve katılımcıların nasıl katkı koyacağı belirlenmelidir.

Bölgesel kalkınmanın makro (büyük) ve mikro (küçük) ölçekli olmak üzere iki boyutu vardır. Makro ölçekli kalkınma yaklaşımı, merkezî devletin sorumluluğunda olan bir konudur. Mikro ölçekli kalkınma ise doğrudan o bölgede mevcut yönetim birimleri ve halkla ilgilidir. Bölgede yaşayan insanlar olarak; bizim sorumluluk alanımıza giren konu, mikro ölçekli kalkınmadır. Ama makro ölçeği göz ardı ederek, sadece mikro önlem ve projelerle bölgesel kalkınmanın gerçekleşeceğini de hayal etmemek gerekir. Bugüne kadar dünya ölçeğinde yapılmış mikro ölçekli kalkınma yaklaşımlarından edinilebilecek bazı dersler vardır. Mikro çalışmalardan sorumlu olan kişi ve kuruluşlar kendileri de kaynak yaratmaktan halkın yeni katılım modellerini bulmaya kadar kendi deneyimlerini üretmelidirler.

Buraya kadar anlattıklarımı özetleyen bazı ilke ve faaliyetler vereyim. Taktik değil, strateji geliştirin. Stratejilerin nasıl üretilebileceğini öğrenin. Stratejilerin üretilmesine bölgesel kalkınmada yer alacak tüm unsurların katılmasını sağlayın. Halk adına değil, halkla birlikte ve onların anlayacağı bir dil ile yapılmasını sağlayın.

Değişim için planlamayı ve yönetimi geliştirin. Analiz etme, planlama, iletişim kurma, görüşmeler yapma, amaç belirleme, kaynak yaratma, bütçeleme gibi unsurları tam olarak yönetip denetlemeden bölgesel kalkınma projelerinin başarılı olması beklenemez. Mevcut yapıyı güçlendirin. Merkezî yönetimin yerel yapısı veya yerel yönetim, bölgesel kalkınma gerekleri için yetersiz olabilir. Halkın ve sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile alternatif yapıların oluşması sağlanabilir. (Meclisler, konseyler, komiteler…)

Yeni müttefikler / katılımcılar bulun. Kimlerin bölgesel kalkınmanın ortağı olabileceği (paydaş analizi), üzerinde özel olarak düşünülmesi gereken bir konudur. Herkesin rolünü doğru tanımlayın. Bölgesel kalkınmada yer alacak tüm kişi ve kuruluşların rolleri doğru tanımlanmalı ve bu role ikna edilmelidirler. Yeni ortaklıklar geliştirin. Yeni ortaklar; hibe / kredi fonları kaynaklı projelerinize destek olabilecek kuruluşlar olduğu gibi özel sektör firmaları da olabilir. Sosyal sorumluluk denen yeni bir anlayış, özel sektör kuruluşlarını daha fazla etkilemeye başlamıştır. İkna edebileceğiniz büyük şirketler bulabilirsiniz.

Bölgesel kalkınmayı kendi koşullarınızda yeniden tanımlamayı düşünün. Kendi bölgenizle / yörenizle ilgili yaratıcı yaklaşım ve çözümler bulmanız muhtemeldir. Bunu başarabilmek için konuya farklı bakış açıları ve farklı sorularla yaklaşmak gerekir. Farklılık yaratmanın, bu çağın anahtar kavramı olduğunu hatırlayın.

Sürtünmesiz Ekonomi

Sürtünmesiz Ekonomi

Gürcan Banger

Sürtünmesiz ekonomi; bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi gibi kavramlara yabancı olmayanlar için tanıdık bir kavram… 20’nci yüzyılın son çeyreği ile birlikte bilişim ve iletişim teknolojilerinin ekonomiye yeni bir yörünge çizmesiyle birlikte ortaya çıktı. Sermaye, işgücü, girişimcilik ve doğa gibi klasik üretim faktörleri arasına bilginin eklenmesiyle sürtünmesiz ekonomi kavramının geliştirilmesi için uygun zemin oluşmaya başladı. Müşteri sadakatinin zayıflaması, pazarlama ve satış fonksiyonlarının üretim fonksiyonunun önüne geçmesi, inovasyon (yenilikçilik) ve ar-ge ile teknoloji geliştirme yaklaşımlarının daha fazla ilgi görmeye başlaması bu zeminin oluşmasında etkili oldu.

Sanayi Toplumunu da içine alan dönemin sonuna kadar ekonomik sistemin ana ekseni, mal ve hizmetlerin yeniden ve giderek daha fazla (tabii ki daha ucuza) üretilmesi idi. Sanayi Toplumunun son dönemi ile birlikte ekonomik sistemde önemli bir değişim oldu. Bu yeni süreçte sistem, mal ve hizmetleri yeninden üretmek yanında ‘yeni ihtiyaçların üretilmesi’ gibi yepyeni bir fonksiyon edindi. Örneğin daha mutlu olmak için ünlü markalara sahip gazlı içeceklerin tüketilmesi bir ihtiyaç haline dönüştü. Mesela şimdilerde bir cep telefonunu bir yıldan fazla kullanmak bir ‘insanlık ayıbı’ haline dönüştü. Öyle ki; kullandığımız eşyaların markası ve modeli, eşyanın kendisinden ve kullanımından daha önemli hale geldi. Bu süreçte firmaların (pazarlamacıların ve satışçıların) daha yüksek katma değer elde edebilmek için tüketim eğilimlerini ‘pompalamaya’ çalıştıklarını gördük.

İş dünyasının temel ekseninin üretimden pazarlama ve satışa kayması ile teknolojik ilerlemeler sayesinde maliyet düşüşü ve kalite artışı ‘müşteri sadakati’ olarak isimlendirdiğimiz kültüre ciddi bir darbe vurdu. Açıklıkla biliyoruz ki; yaşadığımız yüksek rekabet dünyasında artık ‘müşteri sadık değil’. Bir başka deyişle; firmalar için bir yandan müşterisini elde tutmak, diğer yandan ağır şartlar altında rekabet dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak çok ciddi bir sorun haline dönüştü. İşte; ‘sürtünmesiz ekonomi’ ya da ‘kapitalizmin sürtünmesiz maliyetleri’ gibi kavramlar böyle bir noktada oluştu.

Konuyu bir örnekle kolaylaştırmaya çalışayım. Dondurmayı çok sevdiğinizi düşünelim. İlk önce büyük bir iştahla yemeye başlarsınız. Zaman içinde belli bir doyuma ulaşıp daha fazla yemekten istemez ve bir zaman sonra yeniden ihtiyaç oluşuncaya kadar bırakırsınız. Bu, eski (geleneksel) ekonominin bakış açısıdır. Bir başka deyişle; müşterinin sürekli açlık halinin olmayacağını, zaman zaman tüketime karşı doygunluk hissedeceğini varsayar.

Sürtünmesiz ekonominin yaklaşımı ise müşterinin açlığının (tatminsizliğinin ya da ihtiyaç halinin) sürekliliği üzerine kurulmuştur. Bu varsayımın bir başka ifadesi, müşteri sadakati yaratmanın daima yeni (bağımlılık yaratıcı) yolları bulunabileceği şeklindedir. Örneğin ofisinizde iki tane lazer yazıcı varsa, bunların aynı marka ve model olmasına özen gösterirsiniz. Çünkü böyle davranmak, aynı tür toner kartuşunu kullanarak daha tasarruflu ve daha düşük maliyetli olmanızı sağlayacaktır. Diğer yandan söz konusu marka ve model lazer yazıcıyı kullanıyor olmak, ofisteki çalışanlarda bir alışkanlık yaratacağından bundan sonraki yazıcı alımları da aynı markanın (belki de aynı modelin) tercihi şeklinde olacaktır. Bu yaklaşım, firmada bilgi birikimi ve deneyimin sürekliliğini sağlarken, yazıcıyı üreten (veya satan) firma için de yeni türden bir müşteri sadakati oluşturmaktadır.

Sürtünmesiz ekonominin çok sık verilen örneklerinden birisi, bilgisayar yazılımlarıdır. Örneğin ofis yazılımları konusunda Microsoft alışkanlığı olan bir kişinin, bu şirketin yazılımlarını kullanmaya devam edeceği (sürekli yenilenen versiyonları tercih ediyor olacağı) kolayca gözlenen bir durumdur. Bir yazılımdan bir başkasına geçilmesi, o yazılımı kullanan kişilere yeniden eğitim verilmesi anlamına gelir. Bu da ek maliyet yükü demektir.

Son verdiğim örnekte bir noktaya dikkat etmek gerekir. Ofis çalışanlarının bir yazılım konusunda bilgi sahibi olmaları ve bir başkasını öğrenmek için ek maliyet (sürtünme maliyeti) gerekmesi, Küresel Çağda bilginin önemini farklı biçimde ortaya koymaktadır. Bu tür marka bağımlılığından insanların nasıl kurtulabilecekleri ve gerçek anlamda özgür tüketiciler haline gelecekleri ilginç bir soru olarak karşımızda duruyor. Hiç kuşkusuz; sürtünmesiz ekonomi mantığını genişleterek siyasal bağımlılık yaratan örnekler de bulabiliriz.