İşin Yolunda Gitmediğini Nasıl Anlarsınız?

İşin Yolunda Gitmediğini Nasıl Anlarsınız?

Gürcan Banger

İş sözcüğünün çok sayıda anlamı var. Benim ele almak istediğim anlamı ise “Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma veya meslek” şeklinde tanımlanmış olanı… Bir sınaî veya ticari işletme örneğin… Böyle bir işyerinin (işletmenin) sahibi veya üst düzey yöneticisinin “İşin yolunda gitmediğini nasıl anlarım?” sorusu için nasıl bir cevap verebiliriz?

Bu zor görünümlü sorunun kolay cevaplarından birisi “Ölçmüyorsanız yönetemezsiniz” sözünde saklı… Bizim firmalarımızın yaygın sorunlarından birisi, kuruluşun durumunun izlenmemesidir. Bazı büyükçe firmalarda izleme için gerekli takip ve raporlama yapılsa da; bu belgeleri çözümlemek ve buna uygun önlemleri almak firma faaliyetleri arasında nadiren bulunur. Örneğin muhasebe kayıtları firmalarımızda sadece devlet istediği için tutulur. Bu bilgilerin bir anlamda firmanın durumunu yansıtan ultrasonogramlar, EKG’ler ya da MR’lar olduğu farkındalığı asla yoktur. Özetle; firmanın borç – alacak, stok, finansman, sipariş, ciro ve kârlılık gibi göstergelerini izlemiyorsanız ya da değerlendirmiyorsanız ortada ciddi bir risk var demektir. Böyle bir durum karanlıkta fenersiz ve rehbersiz yol aldığınız anlamına gelir ki, böyle bir firma için riskler yakındır ve krizler beklenen durumlardır.

Şimdi biraz daha teknik detaylara girelim. Bir işletmenin iki yönü var: Üretim ve satış. 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar işletme için en önemli sorun alanı üretim idi. Genelde işletmelerde iyileştirme ve geliştirme çalışmaları üretim alanında yapılmaya çalışılırdı. Çünkü ürünlere olan kitlesel talep, üretim teknolojilerinin kısıtlılığı ve sınırları nedeniyle karşılanmakta zorluk çekiliyordu. Üretim teknolojilerinde sağlanan büyük atılımlar yanında bilişim ve iletişimdeki ciddi gelişmeler bu görüntüyü tersine çevirdi. Üretim bir sorun olmaktan çıkarken üretilmiş olanı satmak daha ciddi sorun olarak işletmelerin karşısında yer aldı.

Günümüzde mevcut duruma baktığımızda; herhangi bir kalitedeki bir ürünü dünyanın herhangi bir yerinden eşdeğer fiyatlarla sağlamak mümkün… Ortalıkta bir ürün bolluğu var; buna karşılık sanki müşteriler azalmış gibi duruyor. Ekonomi diliyle söylersek, ürün arzı ürüne olan talebi fazlasıyla aşmış durumda. Diğer yandan İnternet ve benzeri ortamlar ürünün bulunurluk, fiyat, kalite ve özellik bilgilerine ulaşımı da kolaylaştırmış olduğundan tüketiciler kolaylıkla kıyaslama yapabiliyorlar. Böylece ürün arz etmenin bir işletme için yeterli olmadığı onu satabilmenin (pazarlayabilmenin) çok daha önemli hale geldiği ortaya çıkıyor.

Bu çerçevede işin yolunda gidip gitmediğini anlamak isteyen bir iş sahibinin veya yöneticinin öncelikle ilgili sektörde arzın ve talebin hangisinin önde olduğunu bilmesi gerekir. Eğer ürün arzı, talebi geçmişse ve söz konusu işletme satış ve pazarlama konusunda yeterli yetkinlikte ve başarı düzeyinde değilse, “işin yolunda gitmediğini” söyleyebiliriz.

Bir başka teknik belirti, satışlarla kârlılığın ilişkilendirilmesi sonucunda ortaya çıkar. Örneğin son birkaç yılın satış ve kârlılık değerlerine bakıldığında satışlar değişmediği (veya azaldığı) halde kârlılığın da azaldığı gözleniyorsa, bu durum da bir ciddi sorunu işaret ediyor olabilir.

İşin yolunda gidip gitmediğini kavramanın kolay yollarından birisi, iş sahibinin veya yöneticinin şu soruyu kendi kendine sormasıdır: “Neden benim ürünümü alsınlar?” Kendinizi bir müşteri olarak kabul ettiğinizde kendi ürününüzü para verip almak için en az bir (muhtemelen birkaç) neden bulamıyorsanız, sizin dışınızdaki tüketicilerin de ürününüzü tercih edecek neden bulamamaları son derece olağandır. Buradaki sır, ürününüze katma değer sağlayıcı farklılıklar katabilmektir. Hiç kuşkusuz; katma değerli farklılık yaratmak söyleniverdiği kadar kolay değil (detaylı çalışmak lazım) ama sihirli kelimenin inovasyon (yenilikçilik) olduğunu belirtebilirim.

Yukarıda belirttiğim gibi dün işin odak noktası, işletmenin içinde yani üretimde idi. Günümüzde ise iş odağı işletmenin dışına kaydı. İşletmenin dışında ise ilk planda müşteriler, tedarikçiler ve rakipler var. İşin başarısı, işin geleceğinin kurgulanmasında bunlardan hangilerinin ön planda tutulduğu ile yakından ilgili. Eğer bir firma kendini ağırlıklı olarak rakiplerine göre konumluyor ise bu tercih de işin yolunda gitmiyor olabileceğine dair önemli bir veridir. Müşteriyi ve tedarikçiyi göz ardı ederek rakibe göre konumlanan bir firmanın başarı şansı yüksek değildir.

Artık iş yapmanın zor olduğu bir dünyayı yaşıyoruz. Muhtemelen böyle olmaya da devam edecek.

Ekonomi Dün de Vardı Ama…

Ekonomi Dün de Vardı Ama…

Gürcan Banger

İş dünyası, genelde yüksek tempolu bir yaşam alanıdır. Finansmandan pazar arayışına, müşteri ilişkilerinden üretime kadar günlük yoğun işleyiş bu dünyanın yaşadığı temel yönelimleri gözlerden saklayabilir. Gerçekten son çeyrek yüzyılda yaşanan değişim, iş dünyasını önemli ölçüde değiştirdi. Örneğin üretimde ve rekabette çalışma alanının ölçeği ulusaldan küresel boyutlara doğru değişikliklere uğradı. Günümüzde işin küresel boyutlarını dikkate almadan bir başarıya imza atmak mümkün değil.

Kitlesel üretimin yerini daha esnek bir üretim biçimlenmesini aldığını mağaza vitrinlerine baktığımızda kolayca görüyoruz. Eski ekonominin klasik sezonları kalmadı. Bir yandan sezonlar daha kısa olurken, diğer yandan ürünlerin hedef aldığı müşteri kümeleri daha özgün ve seçilmiş hale geldi. Herkes için ürünler yerine gelir, beğeni ve ilgi alanlarına yönelik ürün grupları oluştu.

İşin niteliğindeki değişim, faaliyetlerin gerçekleştirildiği yapıları da etkiliyor. Örneğin işletme yapıları hiyerarşik (alt-üst) ve bürokratik olmaktan vazgeçerek ağlara ve şebekelere dönüştü. Bir anlamda yeni iş yapıları, eskiye oranla emir-komuta ilişkisinin daha az oranda görüldüğü yatay ilişkiler düzenine doğru değişti. Geleneksel organizasyon şemaları yerine birden fazla disiplinden oluşan takım faaliyetlerini daha sıklıkla gözlüyoruz.

Eski ekonomide üretim için gerekli olan faktörler sermaye, emek, doğa ve girişimcilik olarak sayılırdı. Yeni ekonomi, bu saydıklarıma önce bilgiyi, daha sonra ar-ge ve yenilikçiliği (inovasyonu) ekledi. Günümüzde –büyük ya da küçük ölçekli– ar-ge ve inovasyon yapamayan işletmelerin yaşam şansı hızla azalıyor. Bunlara teknoloji kullanımı ve geliştirmeyi de eklemeliyiz. Sanayi Toplumunun makineleşme yöneliminin yerini Küresel Çağda sayısal teknolojiyi ve buna ilişkin teknolojik araç gereçleri kullanmak aldı.

Yakın zamana kadar karşılaştırmalı olarak üstün olmanın yolu ölçek ekonomisine ve düşük üretim maliyetlerine bağlı idi. Aslına bakarsanız; dünyanın ötesine geçtiği bu durumu mevcut ekonomimiz hâlâ aşabilmiş değil. Dünyada yeni ekonominin şartlarında ise kapsam ekonomisi ile yenilikçilik ve buna bağlı kalite anlayışı öne geçti. Bu yeni şartlarda yeni ekonominin şartlarını kavramış şirketler, bir alandaki ya da pazardaki güç ve yeteneklerini başka alan ya da pazarlarda da kullanarak maliyetlerini düşürüp daha yüksek katma değer elde ediyorlar. Bir anlamda ölçek ekonomisi anlayışı ile ürün çeşitliliği ve işletmenin iç yetenekleri birleşerek yeni katma değer imkânları yaratıyor.

Yukarıda yeni ekonominin özelliklerinden birisinin ağ ve şebeke yapıları olduğunu söylemiştim. Son dönemde bu konuyla ilgili olmak üzere kümelenme sözcüğünü de sıklıkla duyar olduk. Eski ekonomide firmaların tek başlarına çalışma alışkanlığı yaygın idi. Küresel Çağda ise birlikte çalışmanın yarattığı enerji ve sinerjiyi fark ettik. İşbirlikleri ve kümeler halinde çalışmanın bir yandan üretim maliyetlerini düşürürken, diğer yandan yatırım konusunda da kolaylaştırmalar yaptığını (birlikte çalışmasını henüz tam olarak kavrayamamış olsak da) öğrendik sayılır.

Yeni ekonominin istihdam (işsizliğin önlenmesi) konusunda iyileştirmeler getirip getirmediği ise kanımca tartışmalı bir konu… Eski ekonominin varsayımlarından birisi tam istihdam idi. Bu varsayım yeni dönemde düşük istihdamla büyümeye ve işçilik maliyetlerinden daha fazla tasarruf etme anlayışına dönüştü. Bu süreçte üst düzey beyaz yakalılar ile mavi yakalılar arasında ücret farklılaşması da uçurum haline geldi. Nitelikli beyaz yakalılar ise bilgili, deneyimli, çok yönlü beceri sahibi, yaratıcı ve yenilikçi olanlar arasında seçilir hale geldi. Bu çerçeveyi kavrayınca yaşam boyu öğrenim ihtiyacının yeni ekonomi döneminin gereklerinden birisi olması hiç şaşırtıcı değil.

Yaşadığımız dönemde iş yapmanın koşullarından birisi, bizi etkileyen faktörlerin iyi anlaşılmasına bağlı… Bu doğru kavrayış sadece iş dünyasında yer alan kişi ve kuruluşlar için geçerli değil. Bu dönemi ve onun bütünsel yönelimlerini ülke ve kentin yöneticileri ile siyasetçiler de doğru ve zamanında anlamak zorundalar. Anlaşılmadığı zaman ne olduğunu gözlemek için; ülkenin ve yaşanan yerleşimin yönetim biçimi ile orada işlerin yürütülmesine bakmak yeterli…

Yalın Pazarlama

Yalın Pazarlama

Gürcan Banger

Yaygın veya bölgesel; hangi ölçekte ele alırsanız alın, iş dünyamızın en önemli sorun alanlarından birisinin pazarlama olduğu kanaatindeyim. Gerek ilgim gerekse işim nedeniyle gözlediğim (büyükten küçüğe) firmalarımızda en az ilgi gören ve genelde doğru anlaşılmayan işletme fonksiyonu pazarlama gibi görünüyor.

Çoğu zaman satışla pazarlama birbirine karıştırılıyor. Ya satış pazarlamanın yerine konuyor ya da satışçılık pazarlama sanılıyor. Yeri gelmişken bu ayrımı basitçe ifade ederek geçeyim. Satışçılık mevcut müşteriyle pazarlama ise gelecekteki muhtemel müşteri ile ilgilenir. Pazarlamanın en önemli düşünürlerinden Philip Kotler şöyle bir çerçeve çiziyor: “Pazarlama, fiyattan başka esaslarda nasıl rekabet edileceğinin yanıtıdır. Fazla (üretim) kapasite(si) nedeniyle pazarlama, her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Pazarlama, şirketin müşteri üretme departmanıdır.”

Gelişmiş ülkelerdeki işletme literatürü incelendiğinde; en az teknolojik gelişme kadar pazarlama alanına da yeni gelişme ve açılımlar var. İşletmeler için öngörülen yeni yaklaşımların pazarlama alanında da uzantılarını görmek mümkün. Yeni yönetim, işletme veya üretim felsefelerinin uzantılarını işletmenin başka alanları için de kurgulanması kolaylıkla geliştirilebilir.

Özellikle üretim yönetimi felsefelerinin gelişiminde (başta Toyota olmak üzere) Japon işletmelerinde geliştirilen yaklaşımlar etkili oldu. Bunlardan birisi de “yalın üretim” düşüncesi olarak ifade ediliyor. Yalın felsefe, iş süreçlerindeki gereksiz fazlalıklardan kurtulmayı, fire miktarını azaltmayı, üretim süresini kısaltmayı, stokları düşürmeyi ve işin bir bütün olarak akışını talebe bağlayarak üretim maliyetlerini düşürmeyi öngörüyor. Yalın üretim süreçlerinde bir yandan kalite yakından izlenip denetlenirken diğer yandan da gereksiz kaynak kayıplarının önüne geçilmeye çalışılıyor. Şu şekilde bir özetleme de yapılabilir: Kaliteyi iyileştir, atığı (kaybı, fireyi) azalt, zamanı düşür, toplam maliyeti azalt…

Herhangi bir işte (iş sürecinde) yalın düşünceyi uygulamak ya da yalın felsefeye uygun bir iş süreci tasarlamak için şu adımlardan yararlanmak mümkün: 1- Olabildiğince basit bir sistem (iş süreci, üretim sistemi) tasarla; 2- Her zaman iyileştirmelere ihtiyaç olduğunu aklından çıkarma ve buna hazırlıklı ol; 3- Sistemi sürekli olarak yalınlaştırma bakış açısıyla iyileştir…

Bu özet bilgilerden sonra tekrar yalın pazarlama konusuna dönelim. Hatırlamak için önce Kotler’e kulak verelim: “Pazarlama yönetimi, hedef pazarla seçip, üstün müşteri değeri yaratmak, ifade etmek ve iletmek suretiyle müşteriler kazanma, onları elde tutma ve geliştirme sanatı ve bilimidir.” Şunları yapıyoruz: 1- Hedef pazar seçme, 2-Üstün müşteri değeri yaratma (Müşterinin ihtiyaç, talep ve beklentilerini üst düzeyde karşılayacak kaliteli ürün ve hizmetler tasarlama ve üretme), 3- Bu mal ve hizmetlerin bilgisini müşteriye iletme ve bunların erişilebilirliğini sağlama. Özetle; birbirine bağlı bir dizi iş süreci var.

Yalın pazarlama, bu süreçler silsilesinde bir iyileştirme ve geliştirme felsefesi olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yalın pazarlama, pazarlama ve satış faaliyetlerinden kayıpları azaltma, kaliteyi yükseltme, en yüksek katma değerli ürünlere (ya da hizmetlere odaklanma) ve müşteri memnuniyetini yükseltme anlamına geliyor. Yukarıda özetlediğim felsefenin pazarlama alanına uygulanması…

Herhangi bir işletme için yalın pazarlama konusunda iki yol (daha doğrusu muhtemel durum) var. Eğer işletmenin çalışma biçimi ne olursa olsun bir pazarlama birimi / yapısı varsa bunun yalınlaştırılması düşünülebilir. Pazarlamada yalın iyileştirme yapılması durumunda pazarlama ve satış masraflarında düşüş ve müşteri memnuniyetinde iyileşme sağlanacaktır. İyi bir uygulama durumunda ciro ve katma değerde artış da beklenir.

Diğer durumda; eğer işletme organizasyon şemasında gösterilebilir nitelikte bir pazarlama birimine sahip değilse, bu birimin yapılandırılması yalın felsefeye uygun olarak yapılabilir. Böylece işletme daha rekabetçi bir kimlik kazanacaktır.

Ne yazık ki; işletmelerimizde değişim ve dönüşüm bir içsel fonksiyon olarak yerleşebilmiş değil. Bu nedenle firmalar mevcut insan kaynakları ile ihtiyaç duyulan yalın dönüşümü sağlamakta girişimci ve başarılı olamıyorlar. Diğer alanlarda olduğu gibi pazarlama alanında da dışarıdan alınan eğitim ve danışmanlık hizmetleri değişimi ateşlemek anlamında yararlı oluyor.

Yalın Pazarlama: Nasıl?

Yalın Pazarlama: Nasıl?

Gürcan Banger

Pazarlamayı bir kez daha adım adım hatırlayarak başlayalım. Öncelikle piyasada karşılanmamış ihtiyaçları ve talepleri bulup çıkarmak gerekiyor. İkinci adımda ise bu ihtiyaçların büyüklüğüne ve muhtemel katma değer yaratma potansiyeline bakmak lazım. İşletmenin dışına göz attıktan soran sıra içeriye geliyor. Yukarıda bulduklarımızdan hangileri için mal ve hizmet üretebilir veya tedarik edebiliriz? Buna da karar verdikten sonra sırada buna ilişkin organizasyonu kurup (veya mevcut olanı düzenleyip) işe girişmek var. Tanıtım, reklam ve satışçılık işleri bu anlattıklarım üzerine kuruluyor. Çağdaş pazarlama anlayışını böyle bir iş süreci ile tanımlıyoruz.

Yalın pazarlama felsefesi ise bu anlatılanların en az atık / fire verecek biçimde kaliteyi artırıp ama maliyetleri azaltarak olabilen en yüksek basitlikte / sadelikte yapmayı öngörüyor.

İş dünyasında eğitim ve danışmanlık alanlarında önemli bir sorun var. Yukarıda sıraladığım türden önerileri ifade ettiğimizde işletmeleri bunları kendi kendilerine kolayca gerçekleştireceklerini varsayıyoruz. Ama ne yazık ki ulusal / bölgesel / yerel işletmelerimizde bu süreçleri sadece eğitimden alınan bilgilendirme ile uygulayabilecek çeviklilik, hızlılık ve deneyim birikimi yok. Konuya biraz daha işletmenin elinden tutarak (uygulamaya öne çıkararak) yaklaşmak lazım. Hem teorik bilgi hem de uygulamalı yaklaşım birlikte yürümek zorunda.

Yalın pazarlama, tasarım sürecinin önemli (ama çoğu zaman unuttuğumuz) bir özelliğini hatırlatarak başlıyor: Bir proje tasarlandığında, bunun getirisinin birden fazla olmasına özen göstermek gerekiyor. Bir başka deyişle; her pazarlama projesinin (uygulamasının) işletme için getirisi birden fazla alanda olmalı. Böylece yalın felsefeye uygun olarak daha etkili ve verimli olmak mümkün hale gelecek. Örneğin yeni bir ürünün pazarlandığı durumda bir yandan işletme gelir sağlarken diğer yandan da toplum yararına bazı sosyal sorumluluk gerekleri yerine getirilebilir ki bu da işletmenin tanıtımı anlamına gelecektir.

Yalın felsefenin de içerdiği toplam kalite yönetimi anlayışının önemli gereklerinden birisi hataları en aza indirmek ve hatayı kaynağı ile birlikte yok etmektir. Yalın pazarlama anlayışı, hataları en aza indirme girişimi içinde olmakla birlikte bunları iş sürecinin armağanları olarak kabul eder. Hatalardan ders almanın yanında bunlardan yeni fırsatlar yaratmayı hedefler. Unutmayın ki; geleceğin fırsatları çoğu zaman bugünün tehditleri ve hataları arasından süzülüp gelir.

İşletme sahibi bir arkadaşım şöyle demişti: “İş yaptıkça zarar ediyoruz.” Gerçekten bazen bir işte nerede durulacağını bilmek lazım. Çoğu zaman bitirme veya durdurma konusunda doğru öngörüyü işler yolunda gittiği (veya gider gibi göründüğü) zamanda ortaya koyabilmek önemlidir. Çoğu zaman işimizin yarattığı fanatizm, durmamız gereken zaman ve nokta konusunda bizi yanıltır. Eğer doğru zamanda durmayı beceremezsek –arkadaşımın dediği gibi- iş yaptıkça zarar etmeyi sürdürürüz. Bir ürünü veya bir hizmeti piyasadan çekmeyi, belli bir sektörden tasımızı tarağımızı toplayıp uzaklaşmayı bilmek zorundayız. Bu durum, yalın pazarlamanın en önemli ilkelerinden birisidir.

Bir el arabasını düşünün. Asla kaldıramayacağınız bir yükü el arabası ile bir noktadan bir başkasına taşımak mümkün olur. Buradaki ana fikir, el arabasının bir kaldıraç olarak hizmet vermesidir. Doğru kaldıraçlamayla daha az enerji, güç ve kaynak kullanarak daha büyük başarılara imza atmanız mümkündür.

Yalın pazarlama, bir işletmede pazarlama fonksiyonunun yerine getirilmesinde işletme kaynaklarının maksimum etkinlik ve verimlilikte kullanımını öngörür. Bir başka deyişle bir kaldıraçlama yaklaşımı önerir. Yalın pazarlama konusunda çalışan bir uzman olan D. Jenkins şunları öneriyor: “Yardım istemekten çekinmeyin. Her şeyi tek başınıza sizin yapmanız gerekmez. Destek almak amacıyla bir sosyal ağdan yararlanabilirsiniz. Her yaptığınız işteki değeri fark edin. Bunu paylaşın.”

Parkinson Kanunu olarak bilinen söylem ile tanıdığımız Northcole Parkinson “Bir saatlik iş için üç saat zaman verirseniz, iş üç saatte biter” diyor. Gerçekten boş zamanı doldurmakta ve kendimizi meşgul hale getirmekte üstümüze yok desek yeridir. Hâlbuki meşgul olmak veya meşgul görünmek yerine zamanımızı çok daha etkili ve verimli kullanabiliriz. Biraz dikkatli olduğumuzda; işimizin büyük kısmını aslında zamanımızın beşte birinde yaptığımız, kalan yüzde 80’ini ise ıvır zıvırla geçirdiğimizi görebiliriz. Başka işlerde olduğu gibi; pazarlama konusunda da kullandığımız yüzde 20’yi çok daha yüksek düzeylere çıkararak maksimum verime, yarara ve getiriye yaklaşabiliriz. Yalın pazarlamanın önerisi budur.

Bir anımı hatırlıyorum. Lisede iken bir problemi çözmek için çok uzun süre yazıp çizerek uğraşmıştım. Daha sonraki bir sınavda aynı sor ile karşılaştım ve o uzun çözüm sürecini yeniden yaşamak istemedim. Sıkıntıyla ne yapacağımı düşünürken geçmişten bildiğim bir konu ile ilinti kurdum ve problemi 1-2 dakika gibi çok kısa bir sürede çözdüm. Bu küçük olay bana her zaman daha kolay ve daha hızlı bir çözümün olacağını hatırlatır. Problemler karşısında adeta ezberlediğimiz ilk çözüm ile yetinmemeliyiz. Çoğu zaman daha iyi, daha kolay veya daha verimli bir yol bulmak mümkün olur. Yakın pazarlama, bu alandaki sorunlar karşısında bu olgunun farkında olmamızı önerir. Yukarıda sözünü ettiğim uzman Jenkins buna “yaratıcı tembellik” adını veriyor.

Son vurgulamak istediğim konu, izlemek ve raporlamak konusunda… Ölçmezseniz yönetemezsiniz. Bir pazarlama sürecinin gerçekleri, elde edilen sayısal sonuçlardır. Çok fazla “iş” yapmak, çok başarılı olmak anlamına gelmez. Başarısının göstergeleri, sürecin seçilmiş noktalarındaki ölçümlerdir. Bu değerlerin değişik ölçeklerde değerlendirilmesi pazarlamanın başarısını ortaya koyacaktır. Bu nedenle yalın pazarlama da daha baştan neleri ölçeceğimizi, izlemenin sonunda nasıl kıyaslamalar yapacağımızı ve nasıl raporlayacağımızı karara bağlamamız gerektiğini söylüyor.

Yeni Ekonomide Yeni İş Modelleri

Yeni Ekonomide Yeni İş Modelleri

Gürcan Banger

Bilişimin hız kazanması 1970’li yılların başlarında oldu. O zamandan bu yana gündeme gelen bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, iş kültüründe çok önemli değişimlere neden oldu. Söz konusu değişiklikler, konuyla ilgili diğer kavramlarla etkileşimli olarak gelişti. Bu süreçte yönetim hiyerarşisi daha yalın ve sade bir hale geldi. “Yalın yönetim” işletmelerin gündelik yaşamlarının bir parçası haline dönüşmeye başladı. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemi arttı. Hiyerarşisiz ve dağıtık yönetim sistemi anlayışı genel kabul gördü. Yeni çağın işletmelerinin odak noktası, ‘müşteri’ olarak benimsendi; bu politika, sıklıkla “Önce insan” olarak ifade edildi. Müşterinin ve dolayısıyla kalitenin önemsenmesi, toplam kalite adı verilen yeni bir yönetim anlayışına yol açtı. Böyle çalışanlar açısından sürekli eğitim (yaşa boyu eğitim) ihtiyacı ortaya çıktı. Yaşam boyu sürecek değişmeyen iş (meslek) yerine sürekli yenilenen geçerli iş kavramı ön plana geçti.

Bu arada küreselleşme ve tek merkezliliğin (ana fikir olarak) ortadan kalkması, işletmeleri herhangi bir yönden gelebilecek rekabete açık hale getirdi. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler önem kazanırken bilişim ve iletişimdeki gelişmelere bağlı olarak hiper marketler aracılığı ile üretici ve tüketicinin yüz yüze geldiği yeni bir pazar anlayışı oluştu. Yönetimdeki değişime iş yapma usullerindeki değişim eşlik etti. Pazarlama ve satış bu değişimden fazlasıyla payını aldı.

Dünya’da bu gelişmeler olurken Eskişehir, (özellikle 1970-1990 diliminde) bu döneme hazırlıksız ve aymaz biçimde yakalandı. Yöredeki devlet işletmeleri, yüzyılın ortasındaki üstün niteliklerini çoktan kaybetmişlerdi ve zamanın değişen ruhunun pek de farkında değillerdi. Geleneksel sektörlerde yığılmış olan sermaye, yeni işletme modellerine gerek duyacak yeni sektörlere hareket etmekte hevesli değildi. Ticaret ve sanayi konularında yol gösterme ve özendirme işlevlerini yerine getirebilecek toplumsal örgütlenmeler de atıl kalınca Eskişehir işletme modeli, 2000’leri tanımlayan gelişmenin biraz uzağında kaldı. Bu nedenle ya değişim ihtiyacı oluşmadı ya da değişik nedenlerle engellendi.

Eskişehir’in demografik olarak incelenmesi, kentimizin Antalya, Kocaeli, İstanbul, Diyarbakır, İzmir veya Gaziantep gibi Türkiye’nin önemli çekim merkezleri kadar göç almadığını ifade ederken bir gerçeği gözlerden saklamaktadır. Eskişehir önemli ölçüde göç alan ve aynı oranda göç veren bir ildir. Bir başka deyişle; Eskişehir’de göç çok yönlüdür. Kent dışından gelenler yanında köy ve ilçelerden kent merkezine yoğun bir akış vardır. Kentte iki üniversitenin bulunması göç trafiğini daha karmaşık hale getirmektedir. Kentin nüfus yapısının sürekli değişikliğe uğraması, kentlilik kültürünü olumsuz yönde etkiler. Çağdaş işletmelerin önemli yapı taşları olan girişimcilik, diğer birey ve kuruluşlarla birlikte iş yapma becerisi ve takım ruhu, problem çözme performansındaki yükselme eğilimi kent kültürüne özgü kavramlardır. Kent kültürü, doğrudan örgüt kültürüne etki yapar. Kent kültürünün gelişmesi, işletme ve iş dünyası kültürünü de olumlu yönde etkileyecektir.

Çağdaş işletme anlayışı, e-işi de içine alan bilişim ve iletişim altyapısı ile inovasyon ve ar-ge alanlarına yatırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla işletme içi bazı parasal kaynakların bu alanlara yatırılmak üzere ayrılması gerekmektedir. Ayrıca gerek donanım gerekse yazılım olarak bilişim altyapısının sıklıkla yenilenmesi zorunluluğu da ortadadır. Diğer yandan Eskişehir iş dünyasının temel sorunlarının başında yatırılabilir kaynak kıtlığı gelmektedir. Söz konusu kaynaklar ise ancak kent dışı potansiyellerden aktarılabilir. Kısaca söylenirse; Eskişehir işletmelerinin çağdaşlaşması, Eskişehir’in kendi sınırları dışından kazanacağı maddi kaynak ile çok yakından ilgilidir. Bu nedenle Eskişehir, kendine uygun yeni iş fikirleri ve iş yapma biçimleri üretmek zorundadır.

Yeni işletme anlayışının temel öğesi, “Önce insan ve sınırsız kalite” belgisi üzerine kurulmuştur. Ülkemizde ve kentimizde işletme kültürünün temel sorunlarından birisi, bu noktada açığa çıkmaktadır. İnsanımızı başarıyı engelleyen bireysellik ve baş olma sevdası, kadercilik, yetinmecilik, plansızlık, saldırganlık, içe kapanıklılık, tedbirsizlik ve ihmalkarlık, hilekar kurnazlık, kıskançlık, gösterişçilik, inisiyatif eksikliği gibi değer ve özelliklerden kurtarmak bir toplumsal görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi, üstün nitelikli işletme kültürünün oluşmasına katkı koyacaktır.

Diğer yandan kentimiz üniversiteleri ile iş dünyası arasında stajyer değişiminin ötesinde iletişime, işbirliğine ve ortak çalışmaya ihtiyaç var. Bilimsel bilginin uygulama ile buluşması, özlenen işletmelerin oluşmasına etki yapacaktır. Eğer fazlasıyla ihtiyacımız olan istihdam yaratıcı kalkınmayı istiyorsak, kentin ekonomisini oluşturan unsurların bilim ve teknoloji odakları olmasını beklediğimiz üniversitelerle buluşması kaçınılmaz…

İş Dünyası ve İş Kültürü Düşünürleri

Günümüzün İş Kültürü, İşletmecilik, Kişisel Gelişim Konularında Önde Gelen Düşünürleri / Eylemcileri / Yazarları

(Soyadına göre alfabetik)

[A]
Scott Adams
Chris Anderson
Chris Argyris

[B]
Warren Bennis
Larry Bossidy
Jeff Bezos
Richard Branson
Marcus Buckingham

[C]
Jim Champy
Ram Charan
Clayton Christensen
Jim Collins
Stephen Covey

[D]
Richard D’Aveni
Stan Davis
Edward de Bono
Michael Dell
Patrick Dixon
Peter Drucker

[E]
Leif Edvinsson
Tammy Erickson

[F]
Niall Ferguson
Thomas Friedman

[G]
Howard Gardner
Bill Gates
Bill George
Malcolm Gladwell
Seth Godin
Rob Goffee & Gareth Jones
Marshall Goldsmith
David Goleman
S. (Kris) Gopalakrishnan
Al Gore
Vijay Govindarajan
Lynda Gratton
Alan Greenspan
Andy Grove

[H]
Gary Hamel
Charles Handy
Geert Hofstede

[I]
Jeff Immelt

[J]
Steve Jobs

[K]
Andrew Kakabadse
Rosabeth Moss Kanter
Robert Kaplan & David Norton
Barbara Kellerman
Manfred Kets de Vries
Rakesh Khurana
W. Chan Kim & Renée Mauborgne
Naomi Klein
Philip Kotler
John Kotter
Paul Krugman

[L]
Patrick Lencioni

[M]
Costas Markides
Roger Martin
Henry Mintzberg

[N]
Vineet Nayar
Nicholas Negroponte
Kjell Nordström & Jonas Ridderstråle

[O]
Kenichi Ohmae

[P]
Richard Pascale
John Patrick
Don Peppers
Tom Peters
Jeffrey Pfeffer
Michael Porter
C. K. Prahalad

[S]
Richard Scase
Edgar Schein
Eric Schmidt
Ricardo Semler
Peter Senge
Adrian Slywotzky
Thomas A. Stewart
Joseph Stiglitz

[T]
Fons Trompenaars
Nassim Nicholas Taleb
Don Tapscott
Ratan Tata
Donald Trump

[U]
David Ulrich

[W]
Watts Wacker
Jimmy Wales
Robert Waterman
Jack Welch
James P. Womack

[Y]
Muhammad Yunus

[Z]
Chris Zook

Ya Değişeceksin Ya da Yok Olacaksın

Ya Değişeceksin Ya da Yok Olacaksın

Gürcan Banger

“Değişmek istemiyoruz” asla bugüne göre bir cümle değil. Neden derseniz; her şey, özellikle iş dünyası sürekli değişmek zorunda… Hatta değişim artık işletmelerin içsel özelliği haline gelmek durumunda. “Bugün durayım” diyen yarını kaybediyor.

20’nci yüzyılın son çeyreğinden başlayarak ortaya çıkan bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, yönetim ve iş yapma modeli kavramında çok önemli değişimlere neden oldu. Bu değişim, ilgili diğer kavramlarla etkileşimli olarak gelişti. Bu süreçte yönetim hiyerarşisi daha yalın ve sade bir hale geldi. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemi arttı. Dağıtık yönetim sistemi anlayışı genel kabul görmeye başladı. Yeni türde işletmenin odak noktası, müşteri olarak benimsendi. Müşterinin ve dolayısıyla kalitenin önemsenmesi, toplam kalite adı verilen yeni bir yönetim anlayışına yol açtı. Devamla başka modellere ilerleme kaydedildi. Böyle işgörenler açısından sürekli eğitim ihtiyacı ortaya çıktı. Yaşam boyu sürecek iş kavramı yerine sürekli yenilenen geçerli iş kavramı ön plana geçti.

Diğer yandan küreselleşme ve merkezin ortadan kalkması, işletmeleri herhangi bir yönden gelebilecek rekabete açık hale getirdi. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler önem kazanırken bilişim ve iletişimdeki gelişmelere bağlı olarak hiper marketler aracılığı ile üretici ve tüketicinin yüz yüze geldiği yeni bir pazar anlayışı oluştu.

Dünya’da bu gelişmeler olurken Eskişehir, bu döneme biraz hazırlıksız biçimde yakalandı. Yöredeki devlet işletmeleri, yüzyılın ortasındaki üstün niteliklerini çoktan kaybetmişlerdi ve zamanın değişen ruhunun pek de farkında değillerdi. Geleneksel sektörlerde yığılmış olan sermaye, yeni işletme modellerine gerek duyacak yeni sektörlere hareket etmekte hevesli değildi. Ticaret ve sanayi konularında yol gösterme ve özendirme işlevlerini yerine getirebilecek toplumsal örgütlenmeler de atıl kalınca Eskişehir işletme modeli, 2000’leri tanımlayan gelişmenin biraz uzağında kaldı.

Eskişehir’in demografik olarak incelenmesi, kentimizin Antalya, Kocaeli, İstanbul, Diyarbakır, İzmir veya Gaziantep gibi Türkiye’nin önemli çekim merkezleri kadar göç almadığını ifade ederken bir gerçeği gözlerden saklamaktadır. Eskişehir önemli ölçüde göç alan ve aynı oranda göç veren bir ildir. Eskişehir’de göç çok yönlüdür. Kent dışından gelenler yanında köy ve ilçelerden kent merkezine yoğun bir akış vardır. Kentte iki üniversitenin bulunması göç trafiğini daha karmaşık hale getirmektedir. Kentin nüfus yapısının sürekli değişikliğe uğraması, kentlilik kültürünü olumsuz yönde etkiler. Çağdaş işletmelerin önemli yapı taşları olan girişimcilik, diğer birey ve kuruluşlarla birlikte iş yapma becerisi ve takım ruhu, problem çözme performansındaki yükselme eğilimi kent kültürüne özgü kavramlardır. Kent kültürü, doğrudan örgüt kültürüne etki yapar. Kent kültürünün gelişmesi, işletme kültürünü de olumlu yönde etkileyecektir.

Çağdaş işletme anlayışı, e-ticareti de içine alan bilişim ve iletişim altyapısı ile ar-ge ve inovasyon alanına yatırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla işletme içi bazı parasal kaynakların bu alanlara yatırılmak üzere ayrılması gerekmektedir. Ayrıca gerek donanım gerekse yazılım olarak bilişim ve iletişim altyapısı ile iş yapma modellerinin uygun biçimde yenilenmesi zorunluluğu da ortadadır. Diğer yandan Eskişehir iş dünyasının temel sorunlarının başında yatırılabilir kaynak kıtlığı gelmektedir. Söz konusu kaynaklar ise ancak kent dışı potansiyellerden aktarılabilir. Kısaca söylenirse; Eskişehir işletmelerinin çağdaşlaşması, Eskişehir’in kendi sınırları dışından kazanacağı para ile çok yakından ilgilidir. Bu nedenle Eskişehir, değişen kente uygun yeni iş fikirleri bulmak veya üretmek zorundadır.

İyi Olmakla İlgili Küçük Bir Not
Ünlü pazarlama düşünürü Philip Kotler, pazarlama stratejilerine değindiği bir kitabında iki yazarın kaleme aldığı bir başka kitaptan söz ediyor. 1996’da yayınlanan Steacy ve Wiersema’nın pazar liderliği konulu çalışmasında işletmeler için ilginç bir meydan okuma var. Yazarlar; işletmelerin şu üç alandan en az birinde en iyilerden birisi olmaları gerektiğini ifade ediyorlar: 1- Yetkinleşme, 2- Üründe liderlik, 3- Müşteriyle sıkı yakınlık.

Bölgemizin sınai ve ticari yapısını ve işleyişini öğrenmeye çalışan bir kişi olarak ürün liderliğinin bizim işletmelerimizle fazlaca örtüşen bir nitelik olmadığını düşünüyorum. Hiç kuşkusuz; firmalarımız ürün liderliği konusunda gayret içinde olmalıdırlar ama mevcut durumda pek çok firma için bu niteliği yakalamak kolay değil.

Diğer yandan bölgemizde pek çok firmanın yeteneklerinin taklit edilemeyen ve özgün nitelikte “temel yetenek” olmadığı da dikkate alınırsa; geriye sadece müşteriye yakınlık kalıyor. Bu da İngilizce CRM olarak kısaltılan müşteri ilişkileri yönetimi demek. Gözlediğim bölgesel ve yerel işletmelerin pek çoğunda pazarlama fonksiyonunun işletilmesinde sorunlar var. Bunun bir parçası olarak da müşteri ilişkileri, ne yazık ki pek ilgi görmeyen bir alan olarak duruyor.

Artık başlayış önce CRM konulu bir kitap alıp okuyarak mı olur, yoksa bir danışmanlık ve eğitim firmasından destek mi alınır; buna firmalar kendileri karar versin. Ama müşteri ilişkileri konusundan kaçınmak mümkün değil. Diğer yandan müşteri ilişkileri konusuna ilgi duymamaya devam edenlerin ayaklarının altındaki toprak her geçen gün daha büyük bir hızla kaymaya devam edecek. Bunu söylemiş olayım.

Zuboff ve Destek Ekonomisi

Zuboff ve Destek Ekonomisi

Gürcan Banger

Prof. Dr. Shoshana Zuboff, uzun yıllar Harvard Business School isimli ünlü okulda iş yönetimi dersleri vermiş bir iktisatçı ve sosyal psikolog. Bu okulda sürekli profesörlük unvanı ile donatılmış ilk kadınlardan birisi olarak önemli bir yeri var. 1988’de “Akıllı Makine Çağında: İş ve Gücün Geleceği (In The Age of the Smart Machine: The Future of Work and Power)” isimli kitabının yayınlanması ile görkemli bilim yaşamında önemli bir adım atmış.

1993 yılında yönetici yetişkinler için Harvard Business School’da ”Odessey: School for the Second Half of Life” bir eğitim başlatmış; 10 yıl gibi bir süreyle bu yönetici eğitiminin idareciliğini yapmış. Eğitim programını amacı, iş yaşamında ilerlemiş yöneticilerin yeni konulardan bilgilenmesini ve çağın gereklerine uygun olarak dönüşmesini sağlamak…

Eşi Jim Maxmin ile birlikte yazdığı ve ABD’de Viking Yayınları arasında 2002 yılında basılan “Destek Ekonomisi: Şirketler Bireylerle Neden Başarısız? Kapitalizmin İkinci Perdesi (The Support Economy: Why Corporations Are Failing and the Next Episode of Capitalism)” isimli kitabı iş dünyası açısından çok önemli açılımlar içeriyor.

Zuboff, bu kitabına önemli bir tespitler başlıyor: “Tüketiciler (insanlar), işletmelere oranla fazla değiştiler. Son elli yılda yeni nesil bireylerin oluştuğunu gördük. Şirketler ise bir asır önce başladıkları gibi aynı mantıkla çalışmaya devam ediyorlar. Bugün bireylerle kuruluşları birbirinden ayıran uçurum; düş kırıklığı, güvensizlik, ve hatta öfke ile belirginleşiyor. Bu durum, bir yeni kapitalizmi ve zenginlik yaratmanın yeni çağını içinde barındırıyor.”

Zuboff, yeni türden bireylerin oluşturduğu bir yeni toplumdan söz ediyor. Buna karşılık şirketler ise yüzyıl önce farklı tüketiciler, farklı pazarlar ve farklı ihtiyaçlar için geliştirilmiş geleneksel yönetim kapitalizmi mantığı ile çalışma çabasındalar. Yeni türden bir iş dünyası ve zenginlik yaratma modeli geliştirmek yerine eskinin kolaycı alışkanlığından kurtulamıyorlar.

Tüketicinin değişimi, 16’ncı yüzyıldaki dini yenileşme hareketini hatırlatıyor. Günümüzde daha fazla bireyleşen tüketici, psikolojik olarak önüne konulanı kabul etmeyi değil, kendi seçimini yapmayı istiyor. Bu, bir tür kendini belirleme ve kendini anlamlandırma arayışı… Tüketici, aynen insan hakları arayışında olduğu gibi kendi haklarının peşinde… Bireyleşen tüketici, yaşama istediği hayatı ona verebilecek destekleri arıyor. Destek ekonomisinin arkasındaki mantık budur.

Geçtiğimiz yüzyıl içinde bireylerin istekleri, ihtiyaçları ve beklentileri çok ciddi biçimde değişti. Tüm değişim vaveylasına ve bizi yanıltan renkli değişim görüntülerine rağmen şirketlerin bu sürece ayak uydurabildiklerini söylemek mümkün değil. Dolayısıyla çalışanları ve tüketicileri sürekli olarak hayal kırıklığına uğratan bir iş dünyasını yaşamaya devam ediyoruz.

Görünen o ki; tüketiciler olarak ihtiyaçlarımızın tam karşılanması anlamında geçtiğimiz yüzyıla oranla büyük şirketlere daha az güveniyoruz. Şirketlerin tüketiciler olarak bireyleri ‘onlar’ (tercihleri sorgusuz sualsiz kabul etmesi gerekenler) olarak görmesinin rahatsızlığı sürecinde yeni bir anlayış doğdu: Tüketimin bireyselleşmesi. Bu iş dünyası ve kapitalizm için yeni bir aşamadır. Zuboff, bu yeni ekonomiye ‘destek ekonomisi’ adını veriyor.

20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar egemen olan arz anlayışı kitlesel üretim idi. Zuboff’un sözünü ettiği süreçle birlikte ‘bireyselleşmiş kütlesel üretim’ gibi yeni kavramlar iş kültürüne dahil oldu. Yine son otuz yıla kadar yıllık veya 6-aylık olan sezonlar neredeyse aylığa döndü. Yine bu bağlamda tüketicilerin tasarım süreçlerine dahil edilmesi yönünde eğilimler gelişmeye başladı. Tüketicinin ihtiyaç ve beklentilerini pazarda statik olarak arama yaklaşımları, bireylerin tanımlanmamış ve ifade edilmemiş ihtiyaç ve beklentilerinin belirlenmesine dönüştü.

Kapitalizmin ve iş dünyasının değişen yüzünü şöyle özetlemek mümkün… İnsanların yeni beklentileri yeni pazarların ve yeni tüketim yaklaşımlarının oluşmasına neden oluyor. Yeni pazarlardaki talepleri karşılamak üzere yeni teknolojiler geliştiriliyor. Destek ekonomisinin mantığı, muhtemeldir ki çalışanlar, şirketler, pazarlar ve teknolojiler arasında yeni türden bağların ve ilişkilerin doğmasına neden olacak.

Yeni kapitalizmi ve iş kültürünü de Mevlana gibi okumak lazım:

“Dün de beraber gitti cancağızım,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Yeni Ekonomi, Yeni İş Modeli ve Eskişehir

Yeni Ekonomi, Yeni İş Modeli ve Eskişehir

Gürcan Banger

Kabul etmemiz gereken bir gerçek var: İş dünyasında kalıcı ve sürdürülebilir olmak, eski dönemlere göre çok daha zor. Bir başka gerçek ise zamanın ruhu ve çevre şartları iş dünyasını her dönemde farklı stratejiler ve politikalar üretmeye zorunlu kılıyor. Bugünü dün gibi yönetmemiz mümkün değil. Bir yandan teknolojideki (özellikle bilişim ve iletişimdeki) gelişmeler, diğer yandan sosyal bilimlerin aldığı mesafe iş dünyasını çok farklı bir iş yapma noktasına getirdi.

Değişen İşletme
Bilişimin hız kazanması 1970’li yılların başlarında oldu. O zamandan bu yana gündeme gelen bilişim ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, iş kültüründe çok önemli değişimlere neden oldu. Söz konusu değişiklikler, konuyla ilgili diğer kavramlarla etkileşimli olarak gelişti. Bu süreçte yönetim hiyerarşisi daha yalın ve sade bir hale geldi. Yalın yönetim, işletmelerin gündelik yaşmalarının bir parçası haline dönüşmeye başladı. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemi arttı. Hiyerarşisiz ve dağıtık yönetim sistemi anlayışı genel kabul gördü.

Yeni çağın işletmelerinin odak noktası, ‘müşteri’ olarak benimsendi; bu politika, sıklıkla “Önce insan” olarak ifade edildi. Müşterinin ve dolayısıyla kalitenin önemsenmesi, toplam kalite adı verilen yeni bir yönetim anlayışına yol açtı. Böyle çalışanlar açısından sürekli eğitim (yaşam boyu eğitim) ihtiyacı ortaya çıktı. Yaşam boyu sürecek değişmeyen iş (meslek) yerine sürekli yenilenen geçerli iş kavramı ön plana geçti.

Bu arada küreselleşme ve tek merkezliliğin (ana fikir olarak) ortadan kalkması, işletmeleri herhangi bir yönden gelebilecek rekabete açık hale getirdi. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler önem kazanırken bilişim ve iletişimdeki gelişmelere bağlı olarak hiper marketler aracılığı ile üretici ve tüketicinin yüz yüze geldiği yeni bir pazar anlayışı oluştu. Yönetimdeki değişime iş yapma usullerindeki değişim eşlik etti. Pazarlama ve satış bu değişimden fazlasıyla payını aldı.

Eskişehir
Dünya’da bu gelişmeler olurken Eskişehir, (özellikle 1970-1990 diliminde) bu döneme hazırlıksız ve aymaz biçimde yakalandı. Yöredeki devlet işletmeleri, yüzyılın ortasındaki üstün niteliklerini çoktan kaybetmişlerdi ve zamanın değişen ruhunun pek de farkında değillerdi. Geleneksel sektörlerde yığılmış olan sermaye, yeni işletme modellerine gerek duyacak yeni sektörlere hareket etmekte hevesli değildi. Ticaret ve sanayi konularında yol gösterme ve özendirme işlevlerini yerine getirebilecek toplumsal örgütlenmeler de atıl kalınca Eskişehir işletme modeli, 2000’leri tanımlayan gelişmenin biraz uzağında kaldı. Bu nedenle ya değişim ihtiyacı oluşmadı ya da değişik nedenlerle engellendi.

Eskişehir’in demografik olarak incelenmesi, kentimizin Antalya, Kocaeli, İstanbul, Diyarbakır, İzmir veya Gaziantep gibi Türkiye’nin önemli çekim merkezleri kadar göç almadığını ifade ederken bir gerçeği gözlerden saklamaktadır. Eskişehir önemli ölçüde göç alan ve aynı oranda göç veren bir ildir. Bir başka deyişle; Eskişehir’de göç çok yönlüdür. Kent dışından gelenler yanında köy ve ilçelerden kent merkezine yoğun bir akış vardır. Kentte iki üniversitenin bulunması göç trafiğini daha karmaşık hale getirmektedir. Kentin nüfus yapısının sürekli değişikliğe uğraması, kentlilik kültürünü olumsuz yönde etkiler. Çağdaş işletmelerin önemli yapı taşları olan girişimcilik, diğer birey ve kuruluşlarla birlikte iş yapma becerisi ve takım ruhu, problem çözme performansındaki yükselme eğilimi kent kültürüne özgü kavramlardır. Kent kültürü, doğrudan örgüt kültürüne etki yapar. Kent kültürünün gelişmesi, işletme ve iş dünyası kültürünü de olumlu yönde etkileyecektir.

Çağdaş işletme ve e-iş
Çağdaş işletme anlayışı, elektronik işi (e-işi) de içine alan bilişim ve iletişim altyapısı ile inovasyon ve ar-ge alanlarına yatırım yapmayı zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla işletme içi bazı parasal kaynakların bu alanlara yatırılmak üzere ayrılması gerekmektedir. Ayrıca gerek donanım gerekse yazılım olarak bilişim altyapısının sıklıkla yenilenmesi zorunluluğu da ortadadır.

Diğer yandan Eskişehir iş dünyasının temel sorunlarının başında yatırılabilir kaynak kıtlığı gelmektedir. Söz konusu kaynaklar ise ancak kent dışı potansiyellerden aktarılabilir. (Aslına bakarsanız; gerekli kaynak, banka mevduatı olarak kentin bankalarında var; sadece hareketlenmiyor. Bu atalet sorunu çözülse, muhtemelen girişimci kaynak ihtiyacı da aşılmış olacak.) Kısaca söylenirse; Eskişehir işletmelerinin çağdaşlaşması, Eskişehir’in kendi sınırları dışından kazanacağı maddi kaynak ile çok yakından ilgilidir. Bu nedenle Eskişehir, kendine uygun yeni iş fikirleri ve iş yapma biçimleri üretmek zorundadır.

Yeni işletme anlayışının temel öğesi, “Önce insan ve sınırsız kalite” belgisi üzerine kurulmuştur. Ülkemizde ve kentimizde işletme kültürünün temel sorunlarından birisi, bu noktada açığa çıkmaktadır. İnsanımızı başarıyı engelleyen bireysellik ve baş olma sevdası, kadercilik, yetinmecilik, plansızlık, saldırganlık, içe kapanıklılık, tedbirsizlik ve ihmalkarlık, hilekâr kurnazlık, kıskançlık, gösterişçilik, inisiyatif eksikliği gibi değer ve özelliklerden kurtarmak bir toplumsal görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi, üstün nitelikli işletme kültürünün oluşmasına katkı koyacaktır.

İş dünyası ve akademik kurumlar
Diğer yandan kentimiz üniversiteleri ile iş dünyası arasında stajyer değişiminin ötesinde iletişime, işbirliğine ve ortak çalışmaya ihtiyaç var. Bilimsel bilginin uygulama ile buluşması, özlenen işletmelerin oluşmasına etki yapacaktır. Eğer fazlasıyla ihtiyacımız olan istihdam yaratıcı kalkınmayı istiyorsak, kentin ekonomisini oluşturan unsurların bilim ve teknoloji odakları olmasını beklediğimiz üniversitelerle buluşması kaçınılmaz…

Bir kent, geleceği kendi kurumlarının ilgisizliği ve kayıtsızlığı ile yakalayamaz. Kentin geleceğin orada konuşlanmış olan tüm kurum ve kuruluşlar (dolayısıyla bunların yöneticileri) sorumludur.

Dur, Düşün, Yapılandır

Dur, Düşün, Yapılandır

Gürcan Banger

Dünya değişiyor. Dönüşüm ve değişim yaşamın tüm alanlarını kapsıyor. Kuruluşların da bu değişime ayak uydurması gerekiyor. Durumu kavrayış ve yeniye uyarlanış süreci aklı kullanmayı, düzenli ve sistematik olmayı şart koşuyor.

Herhangi bir noktadasınız. Bir başka yere gitmek istiyorsunuz. Öncelikle bulunduğunuz noktadaki şartlarınızı, elinizde olanı bilmeniz gerekiyor: “Neredeyim? Elimde ne var?” İçine saplanıp kaldığınız durumdan ve alışılmış biçimde yaşamımızı belirleyen kolaycı ezberden kurtulmanın ilk adımı, bir durum tespitinden oluşuyor.

İkinci büyük adımda ise geleceğe ilişkin bir tasarım gerekiyor. Gelecek tasarımı; öncelikle bir vizyondan, ardından bir plandan ve bu planı gerçekleştirmek üzere programlardan oluşmak zorunda. Bu süreç, elimizde olan kaynakların ve gücün doğru biçimde kullanılmasını sağlayacak. Gene bu süreçte ilkelerimiz ve hedeflerimiz bize yol gösterecek, yolumuzu aydınlatacak.

İçinde bulunduğumuz ortam ne denli olumsuz olursa olsun; bizi çepeçevre saran bir şartlar demeti var. Gitmek istediğimiz noktada kendimiz, kuruluşumuz veya iktisadi işletmemiz için yenir bir düzen kurmak istiyoruz. Yeni düzenin şimdikinden önemli farklılıkları ve getireceği avantajlar olmalı. Dolayısıyla bu değişim süreci, bir yeniden yapılanmayı ve yepyeni yaratıları içinde taşımalı – bakış açısından fiziksel ortama, ilkelerden elde edilecek başarılara kadar…

Dünkü dünyada bihaber haldeydik. Şimdilerde iletişim, yaşamımızın en önemli unsurlarından birisi haline geldi. Bu nedenle başarılar ve avantajlar hızla yaygınlaşırken diğer yandan darboğazlar ve krizler de küresel hale geldi. Örneğin ciddi bir yayın organında bir etkinlik ile ilgili olumsuz bir haber çıktığında çok kısa süre içinde o faaliyetle ilgili başarısızlık göstergeleri meydana çıkıyor. Örneğin bir filmle ilgili olarak yaygın medyada yer alan bir karalayıcı eleştiri, o filmin gişe yapma olanaklarını ciddi anlamda etkiliyor. Medyayı elinden tutanlar oluşan bu yeni düzenden nemalanma gayreti içinde iken, kuruluşlar ve şirketler tanıtımlarını yeterli biçimde yapabilmek için giderek daha fazla bütçe rakamlarını harcamak zorunda kalıyorlar.

Dikkat ederseniz; ağızdan ağza pazarlama biçiminde yapılan tanıtım kampanyaları çoğalmaya başladı. Facebook, Twitter veya Google bir Internet medyaları bu kampanyalara ortam hazırlıyorlar. Gazetelerin ve dergilerin tirajları, Internet sitelerinin aldığı ziyaret sayılarının çok altında kalmaya başladı. Bir zamanlar Internet’e kuşku ile bakanlar, şimdi bu medyayı daha etkin kullanmak için yeni yol, yordam ve yöntemler arama gayretindeler.

Diğer yandan Internet türünde yeni medyalar, tüketiciler için satıcılardan çok daha etkin roller görmeye başladı. Bir mal veya hizmet almak isteyen tüketici, öncelikle Internet ortamında bir araştırma yaparak fiyatlar ve özellikler hakkında bilgi sahibi oluyor. Internet sitesi oluşturan kuruluşlar, tüketicilerin ürün ve hizmetleri karşılaştırabilmeleri için yazılımlarına akıllı eklentiler yapıyorlar. Kıyaslama (benchmarking) denen yaklaşımı, firmaların ciddi bir bölümü öğrenememişken; tüketiciler bu tekniği Internet sayesinden çoktan kullanmaya başladılar.

Bir noktayı daha belirtmek isterim. 2000’li yıllara kadar aile halkının satın almalarında etkin olan ailenin büyükleri ve ebeveynler idi. Şimdilerde ise ailenin genç bireyleri, satın alma faaliyetlerinde daha aktif biçimde yer almaktalar. Markalar ve modeller özellikle çocuklara ve gençlere hitap ediyor sanki. Geçmişte küçüklerin giyimi büyüklerinkinden etkilenirken, şimdilerde genç giyimi yetişkinlerin seçimlerinde etkili olmaya başladı. 20 yaşında bir genç gibi giyinmiş ya da genç yaşın aksesuarlarını kullanan çok sayıda orta ve ileri yaşlı insanı caddelerde gözlemek mümkün.

Diğer yandan genç tüketiciler, tek yanlı pazarlama mesajlarından hoşlanmıyorlar. Tasarımdan satış sonrası servise kadar giderek artan oranda kalite ve çeşitlilik talepleri var. Bu yeni konjonktür, firmaların davranış ve tepki modellerini değiştirmelerini zorunlu kılıyor.

Velhasıl; dünya değişiyor. Bu değişim de (görülen o ki) hem üreticileri hem de tüketicileri daha fazla tedirgin ediyor. Bu noktanın üzerinde biraz daha düşünmeye ve gözlem yapmaya ihtiyacımız var. Yeni iş kültürü ve ekonomik modeller, tatminin artırma havasında adeta bireysel ve sosyal tedirginliği de artırıyor.

Yeni İş Dünyası ve İş Kültürü

Yeni İş Dünyası ve İş Kültürü

Gürcan Banger

Her geçen gün, iş dünyasının şartlarının daha zor hale geldiğini (bir şekilde) yaşayarak öğreniyoruz. Bu zorlukların kaynakları arasında gelişmiş ülkelerin agresif pazar arayışları kadar bizim iş dünyası veya girişimci olarak ataletimizin de etkisi var.

Uzak ve yakın çevremizde sayıları giderek artan yabancı ortaklı firmalar (özellikle organize perakendeciler) sayesinde hızlı ve sert rekabet dünyasını daha açık biçimde öğrenmeye başladık. Bazı büyük mağaza ve alışveriş merkezlerinde yapılan promosyonlu satışta yaşanan izdiham, hem rekabetin hem de tüketim anlayışının geldiği noktayı yeniden düşünmemize neden oluyor.

Yaşadığımız darboğazlar sadece bunlar değil. Hafif usul olsa da firmalarımızın günün ağır şartlarına ne kadar hazır olduklarını da sorgulamaya başladık. Küreselleşen rekabet koşullarında firmalarımızın yeni ekonomik konjonktüre uyum sağlayıp sağlayamayacağı, eğer uyum yönünde bir tercih yapılırsa, nasıl bir değişim – dönüşüm sürecinin gerekli olduğunu hafiften soruyoruz. Öyle ki; firma bazındaki ihtiyaçları, siyasal iktidar bile duydu ve bir mikroekonomi paketinden söz edilir oldu.

Günün iş dünyasında başarılı olmanın göstergelerinden birisinin firmaların kurumsallaşma düzeyi olduğuna hiç kuşku yok. Kurumsallaşma ve çağa uygun iş yapılanması açısından baktığımızda; firma düzeyinde hayli gerilerde olduğumuz ortada. Henüz firmalarımızın rekabet etmek için yeterli kârlılık düzeyinde, en-uygun ölçek büyüklüğünde ve verimli iş tasarımlarına sahip olduklarını söylemek mümkün değil.

Tabii ki; ticari ve sınai firmaların sorunları sadece kendilerinden kaynaklanmıyor. Başta kamu ve finans (bankacılık) sektörleri olmak üzere; yarattıkları sorunları, firmaların sırtına paylaştıranların önem ve ağırlığı da oldukça büyük…

Dün olduğu gibi bugün de firmalarımızın ilk sıralardaki sorunlarından birisi, finansman yetersizliği ile finansı yönetip denetlemedeki zafiyet ve eksikliklerdir. Firma ölçeği küçüldükçe finansman konusundaki sorunların firmayı etkileme düzeyi de artıyor.

Sanayide ya da ticarette firma ölçeğinin ortalama olarak çok küçük olması, finansal piyasalarda (borsada) yer alan şirket sayısının da düşük olmasına neden olmaktadır. Henüz çok ortaklılık, halka açılma gibi kavramlar firma kültürü içinde yeterince sindirilmiş değildir. Ülkemizde aile işletmesi oranının çok yüksek olmasına karşın, hâlâ aile anayasası kavramının bile anlaşılmamış olması, kurum kültürünün nerelerde süründüğünün net bir ifadesidir. Kurumsallaşma alanında firmalarımızın bilinçli ve girişken danışmanlık ve eğitim çalışmalarına ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Bu ihtiyacın farkına varılıp gerekli önlemler almadan çağın giderek vahşileşen iş koşullarında ayakta kalabilmek mümkün değil.

Firmalarımız konusunda yapılan çalışmalar, eldeki en önemli avantajların hâlâ ataerkil olmaya devam eden girişimcilik eğilimi ile halinden şikâyet etmeyen işgücü olduğu anlaşılıyor. Diğer yandan ortaklık kültürü, sermaye birleştirmeleri, kurumsal yönetim ve verimlilik konularında dedelerimizin liginde oynamaya devam ediyoruz.

Bir de; araştırma – geliştirme (ar-ge) ve inovasyon (yenilikçilik) konuları var ki; bu alanlara ayırdığımız son derece düşük bütçelerle kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Teknolojik gelişim ve ar-ge çalışmaları için ulusal gelirden yüzde 1’lik bir pay bile ayıramayan anlayışla bu çağı yakalamamızın kolay olmadığı anlaşılıyor.

Gelenekten gelen firmalarımızın bir bölümü, uygun fırsatları doğru kullanarak belli bir ekonomik ölçeğe ulaşıyorlar. Gördüğüm şudur ki; ekonomik büyüme ile yönetsel gelişim çoğu zaman paralel gitmiyor. Bir ticaret / sanayi devi kabul edilecek büyüklüğe ulaşmış bir firmaya baktığınızda; bir dev bedeninde adeta bir cüce kafası görüyorsunuz. Ekonomik olarak büyümüş ama örgütsel ve yönetsel akıl olarak büyümediği için geleceği kuşkulu bir dev… Ama ne dev…

Bir firma için kurumsal kültür ve yönetim anlayışı, o firmanın diğer işleri kadar önemlidir. Bu konuda yeterli çalışma yapılmazsa; bir süre sonra cüce beyni, dev bedeni yönetemez hale gelir. Ekonomik yaşamımız bu türden firmaların örnekleri ile doludur ki, bunların bazıları bugün hayatta değildir.

İş kurma ve yapma kültürümüzde ciddi eksiklikler var. Bu, genetik bir sorun olarak sürüp gidiyor. Ama en az bunun kadar önemli bir diğer zafiyet de iş dünyası ve iş kültürü konularında kurumsal yardım almayı da bilmiyoruz. Nasıl ki; okulda öğrencilere yaşam birikimi ve deneyimi konusunda yardımcı olmaya çalışan öğretmenler var; bunun firmalar için eşdeğerini kurumlar danışmanlar ve onların kuruluşları oluşturuyor. Danışmanlık konusunda iş dünyasının talebi nitelikli olmayınca ülkede ve bölgede danışmanlık kalitesi de gelişmiyor. Yumurta tavuk meselesi gibi bir sarmalda kıvanıp duruyoruz. Firmalarımız çağa uygun hale dönüşmeye çalışırken gerekli kurumsal desteği almayı da öğrenmeli ve benimsemeliler.

İşletmenin İnsanları

İşletmenin İnsanları

Gürcan Banger

Ekonominin, sanayinin ve ticaretin yeni yetkinlikler ve yetenekler gerektirdiği Küresel Çağda diploma ve kör deneyim yeterli olmuyor. Rekabetçi olduklarını söyleyen firma sahiplerinin ve üst düzey yöneticilerinin yaptıkları yanlışları veya eksik bıraktıkları alanları görmek zor değil. İş dünyasının şartlarının daha ‘kolay’ olduğu dönemde yaratılan zenginlikler de bugünü kurtarmak için yeterli olmuyor. Her şey daha karmaşık hale geldikçe ünlü danışmanlık gurusu Dr. Jonas Ridderstrale’nin dediği gibi dünyayı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor: “Aptallık Sokağı ve Karışıklık Bulvarı kavşağında radikal başarı için geleneksel tarifleri yeniden düşünme zorunda kalıyoruz.”

Pek çok şirketi ‘kahramanlar’ yönetir. ‘Mucit Müteşebbisler Çağı’ 20’nci yüzyılla birlikte sona erdi. Şimdilerde bir kuruluşun insan yapısına baktığımızda ise bize ilginç gelebilecek gözlemler yapıyoruz. Adeta masa başında sessiz sedasız işini yapmak için ‘tasarlanmış’ bireyler vardır. Onların varlığı ancak olmadıklarında ve sessiz sedasız yaptıkları görevlerin yerine gelmediğinde anlaşılır. Bu tür kişiler bize başarılı bir çalışma için çok hareketli ve yüksek sesli olmak gerekmediğini kanıtlarlar.

Diğer yandan bazı kuruluşların hâlâ süper kahramanları vardır. Bunlar hareketlidirler. Her işe koşarlar. Mütevazı bir eda ile her görevi kabul ederek ellerinden gelen en yüksek verimde sonuç almaya çalışırlar. Kimi zaman diğer çalışanların, bu tür insanlarla “Çalış Osman, çiftlik senin” diye takıldıkları olur.

Futbol izlemeye meraklı olanlar, bazı takımlarda bu tür oyuncular olduğunu bilirler. Hücum alanından kaleye kadar her pozisyonda görev alabilecek bu sporcular, yetenek ve deneyimleri ile takım oyununun açıklarını kapatmakta başarılıdırlar.

Takım oyunu sayabileceğimiz spor türlerinde birlikte çalışmaya yatkınlık önemlidir. İnsanlarla olumlu ilişkiler gerektirir. Katılım ve paylaşım, böyle bir ortamda kişilik özellikleri açısından vazgeçilmez önemdedir. Hatta (türü ne olursa olsun) böyle bir takım oyununda paylaşımın, sinerji yaratma özelliği olduğunu söyleyebiliriz.

Ekonomik işletmelerde yöneticilerin, böylesi takım oyunlarına yatkın olmasını bekleriz. Ama bir yöneticiden beklenen, sadece bu değildir. Yöneticilerin öncelikle gündemdeki işi doğru analiz etme konusunda yetkin olmaları istenir.

İyi yöneticiliğin bir diğer özelliği, görev ve fonksiyonları takımın diğer oyuncuları arasında doğru biçimde dağıtabilmektir. Pek çok durumda yöneticinin yetki, sorumluluk ve kullanılabilir kaynakları da diğerlerine aktararak delege edebilecek olgunluk ve yetkinlikte olması beklenir.

Bizim iş kültürümüz, bir işin nasıl ilerlediği konusunda ölçme ve izleme alışkanlıklarını içermez. Bir görevi bir başkasına delege etsek bile işin ilerleyiş sürecinde nelerin ölçüleceği, nelerin hangi sürelerde rapor edileceği ve işin nasıl izlenip denetleneceği konusunda bilinçli değiliz Bu nedenle ister yönetici olarak kendimiz yapalım ister delege ederek bir başkasının yapmasını sağlayalım; çoğu zaman (olumlu veya olumsuz) sonuçlar bizim için sürpriz niteliğindedir.

Bir iş ile ilgili sürecin hiç kuşkusuz önemli aşamalarından birisi, işin sentezlenmesidir. Bu aşama, bir boz-yap gibi parçaların doğru biçimde bir araya getirilmesi konusunda yetkinlik ve deneyim gerektirir. Mevcut olmayanın, elde olan kaynak ve araçlar ile sentez edilmesi hiç kuşkusuz yaratıcılık, buluşçuluk ve yenilikçilik becerileri ilgilidir.

Yukarıda sözünü ettiğim türde yetkinlik ve becerileri olan kişilerin, yönetim hiyerarşisi içinde hızla yükselmeleri beklenir. Ama bu, her kuruluşta görebildiğimiz bir durum değildir. Eğer liyakat (ki buna meritokrasi de diyoruz) bir sistem olarak yerleşik değilse, çalışan ve yöneticilerin yükselmesinde başka faktörler etkili olur. Bir işletmenin nitelikli insan potansiyelini hızla yitirmesinde, orada liyakate dayalı yükselme felsefesinin yerleşmemiş olması ciddi anlamda rol oynar.

Türü ne olursa olsun; her kuruluşta şu iki noktayı önemsemek gerekir. Birincisi; o kuruluşun insan zenginliğini oluşturan bireyler, öncelikle ve vazgeçilmez biçimde kendilerini geliştirme konusunda istekli ve girişimci olmalıdırlar. Çağdaş işletmeler, kendini geliştirmek istemeyenlere kapalıdır.

Diğer yandan bulunduğu alanda ayakta kalabilmek ve sürekliliğini sağlamak isteyen kuruluş (işletme), insan yapısının gelişmesini sağlayacak imkânları yaratmak zorundadır. Çağımızda eğitim okul temelli olmaktan çıkmış, yaşamın tamamına yayılması gereken bir kurum haline gelmiştir. Bu nedenle yaşadığımız dönemi, Bilgi Çağı olarak isimlendiriyoruz. İsmini ne koyarsanız koyun; kesin olan şu ki; bugün iş yapmak için yüksek düzeyde farkındalık, çeviklik ve esneklik gerekiyor. Hem de işletmenin her düzeyinde, her alanında…

Medya Nereye?

Medya Nereye?

Gürcan Banger

Günlük dilde gazete, dergi, TV ve radyo kanalı ya da İnternet kaynakları gibi ortamlara kısaca medya ismini veriyoruz. Teknolojideki değişimlerle birlikte medya da değişime ve çeşitlenmeye uğruyor. Bazı türler etkilerini yitirirken başkaları mesahı iletmekte daha başarılı olmaya başlıyor.

Medya, topluma haber, bilgi veya tanıtım mesajı iletir. Kalıcılığını ve sürdürülebilirliğini ise reklam karşılığı elde ettiği gelirden sağlar. Medyaya gelen reklamların kaynağı ise büyük ölçüde firmaların satış ve pazarlama bölümleridir. Firmalarda bu tür ayrılmış departmanlar bulunmasa bile; medyaya yayınlanmak üzere ulaşan reklamlar arka planında satış ve pazarlama güdüleri bulunur.

20’nci yüzyılın son çeyreğinden başlayarak iş dünyası ve buna bağlı iş kültüründe ciddi değişim ve dönüşümler oluştu. Sanayi dönemlerinin gözbebeği üretimin yerini giderek pazarlama ve satış almaya başladı. Bunda kaliteli üretimi kolaylaştıran teknolojilerin gelişimi ve bunların değişik ekonomiler tarafından edinilmesi başrolü oynadı. Üretim bollaşırken adeta müşteri kıtlaştı. Bir başka deyişle; başta İnternet olmak üzere gelişen iletişim ortama insanların seçebilecekleri mal ve hizmetler konusunda daha bilgili olmalarını sağladı. Müşteriler ihtiyaçlarını karşılamak üzere nitelik, kalite, fiyat ve erişim konusunda daha güçlü hale geldiler.

Üretimin güçlü olduğu (mal ve hizmetin az, müşterinin çok olduğu) kitlesel üretim dönemlerinde reklam yapmak üzere yararlanılan medya organları arasında gazete ve TV kanalları sıra başı idiler. Ama müşterinin kıtlaştığı, insanların daha seçici hale geldiği ve rekabetin sertleştiği yeni iş koşullarında reklamın daha etkin olduğu medya organları da değişmeye başladı. Kitlesel üretimin yerini daha küçük partiler halinde yapılan esnek üretimin almasıyla niş (kovuk) pazarlar önem kazandı. Böylece bu pazarlara ve müşterilere hitap edebilecek medya türleri de öne çıktı, çıkmaya devam ediyor.

Toplum olarak çok fazla içe dönüğüz. Bu nedenle ekonomik, sosyal, kültürel veya da siyasal değişim ve dönüşümü görmekte zorlandığımız zamanlar oluyor. Ama özellikle küresel boyutta medyaya göz attığımızda şu yönelimleri gözlüyoruz. Birincisi; gazetelerin tirajları düşüyor. Olağandışı bir gelişme olmadığı sürece düşmeye de devam edecek. Tiraj düşüşünün ana nedenlerinden birisi özellikle genç insanlar arasında gazete okuma alışkanlığının ağırlık ve önemini yitirmesi…

İkincisi; giderek artan TV kanlarlı sayısı ile birlikte TV’nin reklam, tanıtım ve iletişim alanlarındaki etkisi giderek azalıyor. TV’nin etki yitirmesine neden olan bazı kaynak nedenler var. Örneğin daha dar alanda veya daha seçilmiş gruplara hitap eden TV kanalı sayısı artıyor. İnsanlar TV’den elde edecekleri mesajı, her geçen gün daha fazla oranda İnternet’ten sağlamaya çalışıyorlar. TV reklamlarını (tek TV kanalı olduğu zamanlardaki gibi) izleyen mi kaldı? Reklamların (satışçı, pazarlamacı ve reklamcıların çabalarını bir tuşla silecek biçimde) zaplanması sıradan ve gerekli bir eylem haline geldi.

Radyonun insanlığın kullanılması, TV’ye oranla çok daha eskilere dayanıyor. TV’nin yaygınlaşmaya başladığı yıllarda TV’nin radyoyu demode ettiği fikri yaygınlaşmıştı. Şimdiler de ise radyonun yeniden yükselmeye başladığını görüyoruz. Özellikle insanların zamanlarının önemli bir bölümünün trafikte geçmeye başlaması ile ile birlikte radyo bir kez daha ön plana çıktı. Muhtemelen uzunca bir süre için radyonun bu yükselişi devam edecek. Bu nedenle medya yatırımcılarının ve satış – pazarlama departmanlarının önümüzdeki dönemde radyoya daha fazla ilgi duymaları beklenen bir gelişmedir.

Gazeteler okunma, tiraj ve etki olarak geri giderken öne çıkan medya türlerinden bir başkasının dergiler olduğunu görüyoruz. Bunun ana nedeni, dergilerin özel ilgi konularına ve niş (kovuk) pazarlara kolayca yönelebilmesidir. Bu nedenle dergi sayı ve çeşitlemesinin artması beklenir.

İnternet’i bir iletişim ortamı olarak dikkatle izlemek gerekir. Bir dönem yükselen İnternet şirketleri, yaratılan aşırı şişkinlikten ve o dönemde yeterli reklam geliri bulunmayışından dolayı iflas etmişlerdi. Şimdilerde ise İnternet’in tekrar yükseldiğini ve hızla etki alanının büyüdüğünü gözlüyoruz. Örneğin Google, kullanıcılara bedava hizmet vererek ama büyük kullanıcı kitlelerinin varlığı ile reklam yaparak yeni iş modellerinden birisi olarak parlıyor. Her yaşa ve her sosyal katmana hitap edebilme özelliği ile önümüzdeki dönemin en önemli medya organlarından birisi İnternet olmaya devam edecektir.

Son olarak; ‘billboard’ gibi yabancı sözcüklerle tanıdığımız ilan tahtalarının (ilan panolarının) mesaj verme alanındaki etkisinin giderek arttığını gözlüyoruz. Yalnız burada ince bir nokta var. İlan panolarının etkisi, büyük ölçüde trafiğin aktığı yollar üzerinde olması ve trafik yoğunluğunun bu panoları okumak için gerekli zamanı vermesi ile ilintili. Dolayısıyla firmalar ya da mesaj iletmek isteyen kişi ve kuruluşlar bu özelliğe dikkat ederek ilan panolarını çok daha etkili olarak kullanabilirler.

İşin özüne gelince… Her türden medya organlarının sahip ve yöneticilerinin şapkayı önlerine koyarak düşünme zamanları geldi, geçiyor. Dünyadaki ve ülkedeki değişimi doğru kavrayarak doğru stratejiler, gelecek planları ve programları üretmeleri gerekiyor. Artık medya işleyişinin, TV’de kuşak doldurmanın veya gazetede sayfa kurgulamanın aceleciliğini akılcı yaklaşımlarla geride bırakmış olması gerekiyor.

Duygu Güncesi *** YENi ***
Facebook’ta izle
Twitter’da izle

Müşteri Merkezli İş

Müşteri Merkezli İş

Gürcan Banger

Sıklıkla ifade ettiğim gibi; iş dünyası açısından 1970’li yılların sonları bir kırılma noktası oldu. 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar Dünya, üreticilerin ve satıcıların (bir başka deyişle arz edenlerin) dünyasıydı. Bu kırılma noktasından başlayarak önem sırası açısından talep, arzın önünde yer almaya başladı. Üretim teknolojilerindeki darboğazların aşılması ile piyasalar, birbirleri ile rekabet etmeye aday mal ve hizmetlerle doldu, taştı. Satmak, üretmekten daha önemli hale geldi. Kısaca; müşteri kavramı, iş dünyasının merkezine yerleşti.

1980 sonrasının ‘her an daha çok tüketim’ esaslı dünyasında başarıya temel olan faktörler de değişti. Yeni iş dünyasında başarılı olan firmalar, iş önceliklerini müşteri öncelikleri ile çakıştıranlar arasından çıktı. Müşteri önceliklerine uygun iş tasarımlarını kurabilen işletmelerin diğerleri arasında sıyrılarak başarıyı yakaladığını gözledik.

‘Müşteri merkezli iş’ kavramını doğru kavramak için, ürün değeri ve müşteri önceliği ile kast edilen unsurların neler olduğunu anlamak gerekir. Müşteri önceliği, müşterinin ortalama fiyata göre bir ek meblağ ödemeye razı olacağı (ödemeyi isteyeceği) bir ‘niteliktir’. Eğer müşteri, bu ‘niteliği’ bulamazsa üreticisini / markasını / satıcısını değiştirmeyi göze alır. Bu ‘niteliğin’ ürünün bir özelliği olması gerekmez. Bu ‘nitelik’, üründen elde edilen tatmin olabildiği gibi bazen ambalaj, bazen reklâm, kimi zaman ise ürünün yaratacağı saygınlık olabilir.

Müşterinin bir ürüne talip olması, onun değeri ile ilgilidir. Sürekli ve yoğun tüketim dünyasında bir ürün veya hizmetin değeri ise (o ürün veya hizmetin) müşteri önceliklerini karşılayabilme yeteneği ve kapasitesidir. İşte bu nedenle; bugünün iş dünyasında işletmelerin anlaması gereken önemli kavramlardan iki tanesi, ürün değeri ve müşteri öncelikleridir.

Müşteri önceliklerini karşılamak için öncelikle bunları algılayıp kavramak gerekir. Müşteri önceliklerinin gizemi ise işletmede masa başında oturarak ya da içe dönük yönetici toplantıları yapılarak çözülemez. Müşterinin önceliklerine ilişkin bilgi, piyasanın içindedir ve onu ‘orada’ yakalamak gerekir. Müşterinin öncelik, ihtiyaç ve beklentileri çarşıda, pazarda, onun işyerinde veya fabrikasında aranmalıdır.

Bu gerçeğe karşın işletmelerimizi yakından incelediğimizde; garip bir gerçekle karşılaşıyoruz. İlginç bir şekilde firmalarımızdaki üst düzey yöneticiler zamanlarının yaklaşık yüzde 70 gibi bir oranını hâlâ ‘iç dünyalarına’ yoğunlaşarak geçiriyorlar. Birim toplantıları, kırtasiye işler veya sıradan faaliyetler, iş zamanının önemli bir kısmını yiyip bitiriyor.

Yöneticilerin müşterilerle daha fazla zaman geçirmeleri veya onların nabzını elde tutmaya çalışmaları konusunda söylemem gereken bir kaç nokta var. Birincisi; müşteri çalışmasını çok sayıda piyasa araştırması içinde sayılar ve grafikler arasında kaybolmak olarak anlamamak gerekir. Bu tür araştırma raporları müşteri önceliklerini anlamak için her zaman yeterli olmaz.

İkincisi; piyasa araştırma çalışmaları, genelde geçmiş durumu (bir önceki müşteri profilini) verir. Hâlbuki önemli olan müşteri gözüyle ‘yarını’ görebilmektir. Çünkü yapılan çalışmalar, geleceğe yönelik stratejiler üzerine kurgulanacağından müşteri önceliklerinin yarınını anlamak ve saptamak önemlidir.

Bir üçüncü nokta şudur. Yöneticiler genelde iyi ve memnun müşteriler ile sohbet etmeyi severler. Hâlbuki bu, yanıltıcı bir tercihtir. Bir firmanın bilgisine ihtiyacı olan kişi ve firmalar arasında ‘zor müşterilerin’ özel bir önemi vardır. Dolayısıyla bize gelecek hakkında önemli ipucu verebilecek, piyasanın geleceğine ışık tutabilecek zor müşteriler her zaman özel değere sahiptir.

Çağın sert rekabet koşulları altında, tüketim özellikleri giderek etkileşen bir dünyada firmalar açısından başarıya giden yol, müşteri merkezli iş tasarımlarından geçiyor. Ama böyle bir kültüre ulaşmak, iş sahiplerinin veya yöneticilerin sadece iş konularına yoğunlaşarak edinilebilecekleri bir yetkinlik değil. Yeni iş tasarımları hakkında uzmanlık bilgisi ihtiyacı, firmalar için olmazsa olmaz bir noktaya ulaştı. Gelecekte ayakta kalmak ve büyümek isteyen işletmelerin bu konuya özel önem vermeleri gerekiyor.

Emtialaşma, Farklılaşma, Aynılaşma ve Biz

Emtialaşma, Farklılaşma, Aynılaşma ve Biz

Gürcan Banger

Elimde Arman Kırım’ın Sistem Yayıncılıktan çıkmış yeni kitabı var: “Bana Bi Akıl Ver Hocam!” Eğer daha önce yazarın kitaplarından birini okudu iseniz, ‘anlatım tarzı ve üslubu’ hakkında bilgi sahibi olmuşsunuz demektir. Ama kitabın değerlendirmesini bir başka vesileye bırakalım.

Kırım, kitabına emtialaşma olgusu ile başlıyor. Ardından farklılaşma ve aynılaşma süreci ile devam ediyor ki; bunlar, iş dünyası üzerine çalışan pek çok başka insan gibi benim de üzerine vurgu yapmaya çalıştığım noktalar…

20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar hüküm süren Sanayi Toplumu’nda iş dünyasında kârın ana kaynağı emek idi. Bunu günümüzde bile işgücü yoğun sektörlerde görmeye devam ediyoruz. Her dönemde üretimin faktörleri arasında sermaye, toprak ve emek sayılmakla birlikte; Sanayi Toplumu’ndaki ana birikim kaynağı, işgücünün yarattığı artı değer idi. Buradan sağlanan getirinin bir bölümü sermaye birikimini sağlıyor ve değişik amaçlarla tekrar yatırıma dönüyordu.

Sanayi Toplumu’nun birincil sorunu, üretimin artırılması idi. Üretim, özellikle yetersiz teknolojik altyapı nedeniyle kısıtlamalara uğrayabiliyordu. 20’nci yüzyılın son çeyreği; başta bilişim, iletişim ve lojistik alanlarında olmak üzere bilim ve teknolojideki gelişmelerle daha fazla üretimin önünü kesen engelleri ciddi anlamda aştı. Böylece tek kutuplu dünya ekonomisinin sorunu, üretim olmaktan çıkarak satmak ve tüketilmesini sağlamak haline dönüştü. Bu olguyu, kapitalizmin bu çağda sadece miktarsal anlamda mal ve hizmet değil; aynı zamanda ‘yeni ihtiyaçlar da ürettiği’ şeklinde nitel olarak da tanımlıyorum.

Bu süreçte; birim ürün veya hizmette emek oranı düşerken, metanın içerdiği bilgi ve teknoloji faktörü oranı artmaya başladı. Böylece teknolojinin getirdiği kolaylıklar sayesinde artan ve yaygınlaşan üretime bağlı olarak mal ve hizmet fiyatları aşağı inerken, emeğin azalması nedeniyle işletmenin elde ettiği katma değer de azaldı. İş sahibi, eskiye oranla aynı kârı elde etmek için daha fazla ürün satmak zorunda kalmaya başladı. Ayrıca bütünleşen pazar nedeniyle küresel rekabetin olumsuz etkilerine de maruz kaldı. Bu durum, kapitalizmin ‘daha çok kâr için daha çok üretim’ çılgınlığını yeni bir boyuta taşıdı.

Artan üretim karşısında tüketimi aynı düzeyde artırmak her zaman mümkün değildi. Tüketimin artmayışının ana nedenleri arasında ise adaletsiz gelir dağılımı ve dünya zenginliklerinin giderek daha küçülen bir azınlığın eline geçmesi gibi unsurlar etkili oldu. Özetle; birim üretimde emeğin azalması ile bilginin, teknoloji kullanımının oranının artması ve bunun ürün fiyatını düşürücü etki yapması, kapitalizmin 1970’li yılların sonları ile birlikte yaşamaya başladığı yeni bir durum olarak ortaya çıktı.

Her ne kadar farklılık yaratmanın gereklerinden söz edilse de; öyle görünüyor ki, dünyanın genel gidişi tercihini aynılaşmadan yana kullanıyor. Aynılaşmanın etkilerini sınai üretimden kültüre kadar pek çok alanda gözlemek mümkün. Bu sürecin taşıyıcısının; yeni bilişim, iletişim ve lojistik teknolojileri olduğuna kuşku yok.

Mal ve hizmet üretimi konusunda dünyanın her noktasında kıyasıya bir yarış var. Bilginin de hızlı dolaşımı nedeniyle mal ve hizmet üretimi için kullanılan yöntem ve teknikler de aynılaşıyor. Dolayısıyla Güney Doğu Asya’da, Ortadoğu’da, Kuzey Amerika’da ya da Avrupa’da aynı özelliklere sahip benzer kalitelerde ürünleri bulmak mümkün. Ürün benzer olunca geriye sadece fiyatta farklılık yaratma şansı kalıyor. Tüketici açısından fiyat dışında bir farklılaşma imkânının kalmadığı bu duruma ‘emtialaşma’ adı veriliyor.

Emtialaşmanın sanayici açısından önemi, biteviye maliyetleri düşürme zorunluluğu… Maliyetleri, düşen piyasa fiyatlarından daha hızlı düşüremediği durumda ise kârlılığı da kaybetmek durumunda kalıyor. Giderek sıfıra yakın kâr oranlarına razı olan işletmeler ise bir kârsızlık bataklığına doğru savruluyorlar. İşletme ve yönetim kültürü konusunda yetkinlikleri olmayan kuruluşların hızla yok olmalarında bu olgu, yüksek etkili bir faktör oluyor.

Dünya ekonomisini ve iş çevrelerini gözünüzün önüne getirin. Dergilere, ürün kataloglarına ve Internet’e göz atın. Dünyanın hemen hemen her noktasında aynı özellik ve kaliteye sahip ürünler var. Kârlar düşüyor. Düşen kârlara karşı işletmelerin yapabileceği tek şey, daha fazla mal satmak… Bu durum ise pazarın ve müşterinin göreceli değerini artırıyor.

Daha hızlı, çevik ve yenilikçi olabilen, pazarlama yeteneklerini geliştirmiş ve dış ticarette yetkinleşmiş işletmeler dışında kalıcı olan ve büyüyebilen yok. Ayrıca durum gereği müşteri sadakati de kalmamış. Bu durumda gelen dünya finansal krizi ise açık yaranın üzerine tuz basıyor. Kriz ile birlikte oluşan talep daralması, zaten değerli olan müşteriyi adeta karaborsaya düşürüyor. Sonucu görüyoruz; başta KOBİ’ler olmak üzere işletmelerimiz can derdine düşmüş durumda.

Ne yapmalı? İlk akla gelen, iş ve pazar bulmak oluyor. Basit gibi görünse de; tatmin edilmesi gereken ihtiyaç budur. Ne yazık ki; dünya üretiminin uğradığı dönüşüm nedeniyle fiyat açısından rekabet etmemiz giderek zorlaşıyor. Özellikle işgücü, enerji ve devlet destekleri açısından (Çin gibi) bizden daha avantajlı başka ekonomiler var.

Fiyat dışında farklılaşma imkânının kalmadığı durumlarda belli başlı iki çözümden söz edebiliriz. Bunlardan birincisi markalaşmak, ikincisi ise yenilikçiliktir –inovasyondur. Küresel markalar yaratmanın kolay olmadığı ortada. Yurtdışında iş yapan veya başka ülkelere mal satan firmalarımız olmakla birlikte küresel marka olabilen örnek bulmak kolay değil. Kendilerini dünya markası ilan eden bazı kuruluşlarımızın bu iddiaları, ulusal pazar dışında fazla bir anlam ifade etmiyor. Yurt dışında mal satmak ile küresel marka olmak arasında dağlar kadar fark var.

Geriye; önemli bir felsefe ve enstrüman olarak inovasyon kalıyor. Maliyetleri düşürmekten yeni ürün geliştirmeye, yeni pazarlar bulmaktan daha verimli çalışma yöntem ve tekniklerine kadar işin sırrı yenilikçi olabilmekte. Yenilikçilik dediğimde ise bir yandan da yeni iş modellerinden, iş yapma biçimlerinden söz ediyorum. Alışkanlıklarla, geçmişten kalan usullerle ve ‘kurucu aile büyüklerimizin’ işletme kültürü üzerine bize miras bıraktıkları ile iş dünyasının bu zor çağında kalıcı olmak, büyümeyi sürdürmek ve geleceği yakalamak mümkün değil.

Son olarak bir olumsuz gerçek var: Henüz iş dünyamız emtialaşma ve buna karşı geliştirilecek yaklaşım ve araçların yeterince farkında değil. Bu sorunu özellikle yan sanayi olarak çalışan işletmelerde görüyoruz. Kendine özgü ürünü olanlar da bu farkındasızlığın takipçisi olmaya devam ediyorlar. Bugün iş dünyasında yaşadığımız olumsuzlukların pek çoğu, sanıldığı gibi Küresel Kriz’den değil; hâlâ ‘kurucu aile büyüklerimizin’ yaklaşım, yöntem ve teknikleri (ya da yönetimsizlikleri) ile iş yapmaya çalışmamızdan kaynaklanıyor.

Üretmek İyi, Satabilmek Şahane…

Üretmek İyi, Satabilmek Şahane…

Gürcan Banger

İş dünyamızın yaşı, genç Türkiye Cumhuriyeti’ninkinden daha küçük… Bir de; buna uzunca bir dönem içe kapalı kaldığımız gerçeği eklenince bir iş kültürü ve iş geleneğinin henüz yeterli olgunluğa erişmemiş olmasını kavramak daha kolay oluyor. Küresel ve bölgesel rekabet adına işletmelerimizin üretimden yönetime, finansmandan pazarlamaya kadar kendilerini geliştirmeleri gereken pek çok yön var.

Ekonomimizin mal ve hizmet üretimine yönelik olan ve reel sektör ismi verilen kesiminin kronik sorunları arasında ilk sırayı pazarlama alır. Futbol sektörümüzde başarı ‘topun bizi sevip sevmediği ve önümüzdeki maça bakacağımız’ türünde yaklaşımlarla ele alınır. Benzer biçimde işletmelerimizde de pazarlama konusu bir ‘şans, kader, kısmet’ işi olarak algılanır. Genelde pazarlama fonksiyonu satışla eşdeğer tutulur. Hâlbuki satış bugünkü (o anki) müşteriyi, pazarlama ise geleceği hedefler. Geleceği öngörüp hazırlanmayan bir firmanın geleceğinin olacağı da şüphelidir.

Marka yönetimi ve pazarlama planlaması, bir bütün olarak ve değer katan bir etkinlik biçiminde düşünülmez. Genelde satış ve pazarlama kavramları birbirine karıştırılır. Sonuç olarak mal ve hizmet satabilmek, müşterinin firmaya ulaşmadaki tesadüfiliğine bağlı kalır.

Marka yönetimine, pazarlama planlamasına ve satış stratejilerine duyarsız kalan işletmelerin krizin etkilerinden kurtulmaları zordur. Bunlar için çoğu zaman krizi anlamak bile imkân dâhilinde değildir. Saydığım bu alanlarda gerekli yapılaşmayı tasarlayıp uygulamış ve iş modellerini geliştirmiş firmalar, kriz karşısında gerekli hazırlığı önceden yapmış sayılırlar. Belki küçük ama hızlı bir kriz planı ile sıkıntılı dönemi kolayca aşarlar.

Bu çerçeve, krize giren ekonomiden önce, asla kriz potansiyelinden kurtulamamış olan ve bu çağda hâlâ karakucak iş yapmaya çalışan işletmelerimizin yapısal sorunlarını ifade eder. İşletmelerimizin; bulundukları sektörün ortalamanın üzerinde kârlı olması, devlet teşvikleri veya patronların ‘Allah vergisi’ girişimcilik becerileri nedeniyle ekonomik olarak hızla büyürken; yönetim aklı ve modeli olarak gelişemediklerini görmek lazım. Bu nedenle çoğu aile işletmesi olan firmalarımız, birinci veya ikinci nesilden sonra ayakta kalmayı beceremiyor. Örgütsel aklın yeterince gelişemediğine işaret eden bu durum, aynı zamanda gelecekteki tehdit ve tehlikeleri de gözler önüne seriyor.

Türkiye’deki örneklere baktığımızda; birkaç nadir örnek dışında üçüncü kuşak veya ötesine kalabilen firmaların ancak küçük geleneksel işletmeler olabildiğini görüyoruz. Ekonomideki emtialaşma eğilimi ile fiyatların düşmesi ve birim ürünün içindeki katma değerin azalması sonucu aşırı kârlılığın ortadan kalkması sürecine baktığımızda; patron ve yöneticilerinin ‘eski kafalı’ kalmakta ısrar etmesiyle kimi yaygın tanınan firmalarımızın aynı sona mahkûm olacaklarını kestirmek zor olmuyor.

Bir işletme, bir kriz karşısında kendini şoka girmiş gibi hissediyorsa, öncelikle kendi geçmişinde ve mevcut durumunda neyi yapmadığı ve hangi yanlış tutum ve davranışlara odaklandığı konusuna yönelmek zorundadır. Geçmişin muhtemelen aşırı kârlı dönemlerindeki büyümeye bakarak “Ah, biz eskiden ne iyiydik! Ne güzel günlerdi onlar…” hayıflanmaları ile sorunlara çözüm bulmak mümkün olmaz.

Bugün hâlâ 2008-2009 küresel krizinin etkileri tam olarak atlatılmış değil. Krizin etkilerinin geçeceği günlerin beklentileri içinde olmak, eski güzel günlerin hayalinden başka bir şey olamaz. 1970’li yıllardan bu yana işletmeler için iş yapmanın özü ve biçimi de değişti. Bu yeni iş düzenine ayak uydurmak lazım. Diğer yandan önümüzdeki 1-2 yıllık dönemde özellikle AB bölgesinde (sisteme çeki düzen vermek adına) kamu harcamalarının azalacağı izlenimi, dış talebin daralacağı yönünde işaretler veriyor.

Bugünün iş dünyasının ve piyasa yapısının en önemli özelliklerinden birisi, ‘sadık müşteri’ kavramının ortadan kalkmış olmasıdır. Artık müşterilerin sadık olması beklentisi yerine firmaların müşterilere yönelik sadakat stratejileri geliştirmeleri gerekiyor. Yoksa ‘dünkü sadık müşterinin’ neden bizden alışveriş etmediğini ve başka üretici veya satıcılara yöneldiğini anlamak bir hayal olur.

Bugünün ekonomisinde en önemli farklılıklar arasında iş modellerinin dinamik olarak değişmesi gelir. Bu bağlamda da müşterinin, pazarın ve rakiplerin izlenmesi ve doğru kavranması özel bir önem taşır. Bu gerçek, öncelikle geçmişte olduğu gibi ‘ne satsan para kazanılan dönemin artık mazide kalan bir tatlı hatıra’ olduğuna işaret ediyor.

İyi zamanda çağın gerektirdiği önlemleri almayan, kazandığı paranın albenisine kapılıp kendisini çok başarılı sayan ve işletmede gerekli değişim ile dönüşümü sağlamayan patron ve yöneticilerin, kriz geldiğinde ağlayıp sızlanmaları özel bir durum değildir. Bataklığa giden yol, bu yanlışları yapanların isimlerinin yazılı olduğu taşlarla örülü… Muhtemelen yolun sonunda da yanlış yapanların arkalarından ağlayanları pek fazla olmadı, olmayacak…

Bugün dedelerimizin, babalarımızın dönemine oranla küresel anlamda hayli yeni bir iş dünyası ve iş kültürü var. Bu değişim üretimden pazarlamaya, planlamadan teslimata kadar genel iş akışının pek çok noktasını doğrudan etkiledi, etkilemeye devam edecek. Yeni şartlarda kalıcı ve sürdürülebilir iş yapabilmek, oyunun kurallarına uygun değişimi işletmelerimizde yapılandırmaktan geçiyor.

Kobilerimiz

Kobilerimiz

Gürcan Banger

KOBİ kısaltması ile “küçük ve orta büyüklükteki işletmeler” ifade ediliyor. Bunlar arasında küçük ve orta ölçekli sanayi işletmelerinin özel bir yeri var. Sanayideki yönelimleri, iki ayrı tarzda ele alan yaklaşımlar var. Bunlardan birincisi geleneksel örgütlenme tarzı olan büyük ölçekte standart ürünlere dayalı fordist üretim… Kobileri öne çıkaran yaklaşım ise post-fordist olarak isimlendiriliyor. Üretim örgütlenmesinin bu tarzının anahtar kavramları arasında özkaynak, yerel girişimcilik, esnek üretim, ihracata dönüklük, sektör-ürün temelinde uzmanlaşma gibi kavramlar öne çıkıyor.

Eskişehir bir kalkış (take-off) noktasına doğru ilerliyor. Ya kalkış gerçekleşecek ya da yarış bir başka kent lehine kaybedilecek. Kalkış hamlesinin bir kabul / varsayım değiştirme dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Eskişehir, geleneksel bir Anadolu kenti olmaktan bir metropol olma yoluna çıkmış görünüyor. Bu süreçte de kobilerin özel bir yeri ve önemi olacağından hiç kuşku yok.

Tüm sıkıntılara, daralmalara ve küresel krizin etkilerinin aşılamamış olmasına rağmen ilk U dönüşünde AB başta olmak üzere yurt dışından ve yurt içinden yeni firmaların Eskişehir’e doğru akacakları kanısındayım. Eskişehir’in bu “Haçlı Seferleri” karşısında yenik düşmemesi için sanayisi ve ticareti açısından kendisine çeki düzen vermesi gerekiyor. Bu bağlamda da kobilerin mevcut durumdan daha fazla özel ilgiye ihtiyaçları olduğu ortada.

Kobilerimizi “iyileştirmek” için öncelikle onların ne halde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu nedenle yerel kobilerin nasıl bir görüntü verdiklerine bir göz atmak yararlı olur.

Ulusal anlamda baktığımızda kobilerin birincil sorunu, finansal alandadır. İktidarların tüm destek vaveylalarına rağmen kobilerin kullanabildikleri kredi miktarı son derece düşük düzeylerdedir. Eskişehir’de kredi kullanımı ise (Türkiye ortalamasına göre) çok daha düşük düzeydedir.

Genel anlamda kobiler, teşviklerden yararlanmada güçlükler çekmektedirler. Eskişehir olarak malum Teşvik Yasası’nın dışında kalmamızla birlikte yerel kobilerimiz için durum daha zorlu hale gelmiştir.

Özetle; kobilerin finansman desteklerinden ve finansal araçlardan yararlanma düzeylerinde ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Kobi gerçeğini doğru kavrayabilmek için kobiler açısından finansman ve teşvik sorunlarının birincil engelleyiciler arasında olduğunu anlamak gerekir. Bu nedenle Eskişehir’in teşvikin dışında kalmasının tartışılması, bazı kişilerin zannettiği gibi sıradan bir “gevezelik” değil; doğrudan kentin geleceği ile ilgilidir.

Genel olarak söylendiğinde ülkemiz kobilerinin düşük teknolojik düzeyleri dikkati çeken bir diğer özelliktir. Bu sorunu birkaç ayrı kısımda ele almak gerekir.

Öncelikle finans sorunları nedeniyle kobiler ileri teknoloji içeren makina donanımını edinmekte zorluklarla karşılaşmaktadırlar. İkincisi; ileri teknoloji yatırımının yapılması durumunda bile iş ve gelir sürekliliğinin sağlanabileceği kuşkuludur. Ülkemizde sık yaşanan krizler ve ekonomik daralmalar kobi sahip ve ortaklarını büyük teknoloji yatırımlarına şüpheyle bakar hale getirmiştir.

Üniversitelerimizin (geçmiş performansları açısından) ekonomiye ve dolayısıyla sanayiye olan katkılarındaki eksiklik ve zafiyet biliniyor. Bunun tek sorumlusu, tabii ki üniversitelerimiz değil. Akademik kuruluşların sanayi ile olan ilişkisinde nefes almaya imkân bırakmayan mevzuatın da ciddi olumsuz etkileri var. Kobilerin teknolojik düzeylerinin düşük olmasındaki bir diğer (üçüncü) neden, bilimsel kuruluşlarla kobiler arasındaki bu iletişim ve ortak iş görme sorunudur. Bu konuda ticaret ve sanayi odaları başta olmak üzere ekonomi temelli örgütlerin katalizörlüğünde (hızlandırıcılığında) üniversitelerin sanayi ve ticaret sorunlarına el atmada daha girişimci ve atılgan olmaları gerekmektedir.

Kobilerin yaşadıkları sorunlardan bir diğeri bilimsel, teknik, sınai ve ticari değişim ve gelişmeleri yeterince yakından izlemede başarılı olamamalarıdır. Diğer konularda olduğu gibi bu sorunun altında da pek çok “kaynak neden” (sorunu yaratan ana neden) vardır.

Öncelikle yerel kobilerimizde bilgisayar kullanmayı bilenlerin oranı (genç mühendis, teknisyen ve lisans sahibi çalışanların dışında) hayli düşüktür. Bu oran, zaman içerisinde yükselmekle birlikte bilgisayar okuryazarlığının kapsamı ve kalitesi tartışılır düzeydedir. Bu konuya bağlı olarak; kobilerin bilişim ve iletişim (donanım ve yazılım) altyapıları da yeterli değildir.

İkincisi; yerel kobilerimizde yabancı dil bilgisi, bilgisayar okur yazarlığına göre çok daha olumsuz haldedir. Çalışanlar arasında yabancı dil bilenler hâlâ yüzde 5-10 düşük orandadır. Tabii ki; okullarımızdaki yabancı dil öğretim düzeyini düşünürseniz, ifade edilen bu değerin gerçekte çok daha aşağılarda olduğunu fark edersiniz.

Türkiye’de hızlı gelişme gösteren illere baktığımızda bunların tamamının döviz cinsinden gelirleri olduğunu görürüz. Özetle; bu da ihracat demektir. İhracat için ise yabancı dil bilgisi kaçınılmazdır.

Yerel kobilerimizin müşteri sadakati sağlayacak başka ürün karmaları yönünde ar-ge çalışmaları yapmalarınının yararına inanıyorum. Bu konuda üniversitelerimiz ile meslek kuruluşlarımıza ciddi görevler düşmektedir.

Değişen İş Dünyası

Değişen İş Dünyası

Gürcan Banger

Ekonomik işletmeler azalan işleri ve düşen kârları nedeniyle büyük bir şaşkınlık içinde kalmaya devam ediyorlar. Bu şaşkınlığın ilk nedeni, yüksek enflasyonla yetişmiş bir kuşağın düşük enflasyonda iş yapma politikalarına henüz geçememiş olmasından kaynaklanıyor. Firmalar, yüksek enflasyon dönemine özgü eski alışkanlıklarını sürdürüyor. Hâlbuki bir işletmenin fiyatların genel seviyesinin değişmesi gibi çevresel faktörlerden etkilenmemesi için esnek, çevik ve kurumsal olması gerekir.

Dünden farklı olarak ortaya çıkan nedenlerin bir diğeri, pazarda rakiplerin artmasıdır. Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve lojistikteki yeni kolaylıklar, piyasaların fiziksel sınırlarını ortadan kaldırdı. Bu arada gümrük ve tarife kısıtlamalarının hafiflemesi de Dünya’nın tek pazar haline dönüşmesine katkı yaptı. Böylece daha önceleri ‘bize ait’ olduğunu düşündüğümüz piyasalarımıza yeni rakipler girdi. Üretici ve daha da önemlisi satıcılar çoğaldı. İktisatçı gibi söylersek ‘satıcıda enflasyon, müşteride deflasyon mevcut.’

Artık yaptığımız işte, eskisine oranla çok daha fazla rakibimiz var. İşin ilginç yanı; pazara yeni giren rakipler, burada kendilerine uygun bir boşluk oluşturmak için çok daha agresif, girişimci ve yaratıcı uygulamalar içinde olabiliyorlar.

İş dünyası olarak pek fazla yenilikçi, yaratıcı ve buluşçu olduğumuzu söylemek kolay değil. Genelde babadan kalma usullerle iş yapmayı benimsemişizdir. Kendimize özgü ve bizi ayırt eden ürünlerimiz nadiren olagelmiştir.

Özellikle son 30 – 35 yılın farklı yönlerinden birisi, tüm firma sırlarının açığa çıkması yönünde oldu. Teknolojik sır denen konu; bilişim, iletişim, lojistik ve yayıncılık alanlarındaki zenginleşme ve genişleme ile özelliğini yitirdi. “Biz zaten bir şey ‘icat’ etmiyorduk ki, bunun bize ne etkisi olsun” diyebilirsiniz. Bunu söylemekteki kastım, taklitçiliğin ve kopyacılığın son yıllarda üst düzeylere varmış olmasıdır. Sattığınız markalı ürünlerin taklitlerinin pazarları doldurmasından nitelikli el emeğine dayalı pahalı mallarınızın ucuz fabrikasyon taklitlerinin düşük fiyatla müşteri bulmasına kadar geniş bir açıdan bakabilirsiniz. Özellikleri nedeniyle dün para kazanılan mal ve hizmetler, taklit ve kopya anlayışının gelişmesi ile bu özelliklerini yitirdiler. Taklit alanı genişledi, taklit süresi kısaldı. Patent vb korumalar, taklitçiliğin önünün alınmasında beklendiği ölçüde etkili olamıyor.

Son 30 yıldır sanki zaman daha hızlı akıyor. Neden derseniz; bununla ilgili iki örnek verebilirim size. Birincisi; birim zaman başına düşen buluş sayısında ciddi bir artış oldu. Bu durum, aynı zamanda ürünlerin yaşam süresini de kısalttı. Bir malın üretilip pazara girmesi ve piyasadan yok olması için geçen zaman dilimi giderek kısalıyor. Böylece firmaların satabilecekleri geleneksel ve süreğen (aynı tür) mallara sahip olma şansı azalıyor. Artık firmalar, sürekli biçimde ürün ve hizmet portföylerini değiştirmek zorundalar. Buna başarabilenler pazarda kalıyor, yapamayanlar ise siliniyorlar.

İkinci durum için bir örnek vereyim. Örneğin bu sıralar bir bilgisayar donanımı kitabı yazmak neredeyse imkânsız hale geldi. Çünkü kitabı yayınlayıncaya kadar teknoloji ve ürünler değişmiş oluyor. İşin özü; bilgi de çok hızla ürer ve eskir oldu. Bilginin de yaşam süresi kısaldı. Bu nedenle firmalar, biteviye yeni bilgi edinerek ve bunu bir iç özellik haline getirerek, bu sürece ayak uydurabildikleri sürece ayakta kalabiliyorlar.

Dijital fotoğraf makinelerinin giderek yaygınlaştığını biliyorsunuz. Benzer biçimde cep telefonları pazarı sürekli büyürken, bir yandan da bu cihazlar birer ‘tüketim malı’ haline dönüşüyorlar. Oldukça yakın zamanda aldığım, teknik açıdan orta düzeydeki fotoğraf makinemin kitabı yaklaşık 100-200 sayfa. Günlük yaşamımızda yer alan sıradan cihazları iyi kullanabilmek için en az bir cilt kitap okumak gerekiyor.

Bugün bilgi çok, zaman ise az… Bu nedenle yeni iş modelleri, insanın zamanını ekonomik kullanmasına vesile olmalı; satıcıların ve özellikle müşterilerin gereksiz bilgi ile donanmasının önüne geçmelidir. Bir ürünün satın alınmasında ve yararlanılmasında zaman kullanımı, müşteriler için ayırt edici özelliklerden birisi haline gelmiştir.

Bugünün iş dünyasının sorunlu olmasında dikkati çeken unsurlardan bir diğeri de, ürün ile müşterinin karıştırılmasıdır. Bir müşterinin bir mal veya hizmeti almasının nedeni, bir ihtiyacını veya beklentisini karşılamaktır. Müşteri bir malı, çok güzel olduğu veya çok fazla özelliği bulunduğu için değil; ama bir ihtiyacını karşıladığı için satın alır. Bu nedenle üretici ve satıcıların, müşterinin beğenisine sunduğu mal veya hizmetler, alıcının ihtiyaç, istek ve beklentilerini karşılamaya yönelik olmalı.

Gelelim işin ‘püf noktasına.’ Pazarın fiziksel sınırlarının kalkması nedeniyle her sektörde giderek artan sayıda üretici ve satıcı bulunmaktadır. Müşterilerdeki deflasyona karşılık bir satıcı enflasyonu yaşanmaktadır. Bu satıcıların pek çoğu, aynı özellik ve kalitedeki ürünleri tüm piyasalara sunabilmektedirler. Bir başka deyişle; üretim yerleri ve markaları farklı ama nitelikleri aynı ürünler pazarı işgal etmiş durumdadır. Tüm dünyada bir ‘aynılaşma’ yaşanıyor. Teknik anlamda buna ‘emtialaşma’ adı veriliyor.

Rakiplerininkiyle ’aynılaşan’ ürünlerini satabilmek isteyen firmalar, büyük bir fiyat kırma yarışına girmektedirler. Bir anlamda; fiyatları indirerek bir ‘farklılık’ yaratmaya çalışmaktalar. Teknolojik ilerlemelerin sağladığı maliyet düşüşü yanında giderek inen fiyatların altındaki mantık budur.

Ama sürekli fiyat kırarak ayakta kalmak ve sağlıklı büyümek mümkün değildir. Bu sürecin sonu, ‘kârsızlık bataklığıdır.’ Uzun soluklu olarak yaşamlarını sürdürmek ve büyümek isteyen firmaların, ürünlerinde fiyat dışında yapabilecekleri farklılaştırmalar olmalı. Bu ise firmanın dış çevresi ile birlikte üretimden satışa, sevkiyattan satış sonrası hizmetlere kadar ele alınıp gerekli noktalarda yeniden yapılandırılması demektir.

Finansman, Pazarlama, Bilgi ve Danışmanlık

Finansman, Pazarlama, Bilgi ve Danışmanlık

Gürcan Banger

Hizmet, ticaret veya sanayi ayırt etmeksizin; iş çevrelerine ve firmalara yaptığım ziyaretlerde iki önemli eksiklik veya zafiyeti gözlüyorum. Bunlardan birincisi finansman… Parasal olarak çok güçlü olan firmalarımızda (ki, ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli olanlardan söz ediyorum) finansman yönetiminde ciddi sorunlar olabiliyor. Kurumsallaşma düzeyi düşük firmalarda bu durum daha açık bir şekilde gözleniyor.

İş dünyasının bir diğer eksiklik ve zafiyet alanı ise pazarlama… Henüz müşteri bekleme ve mevcut müşteri ile yetinme dönemini aşamadık. Pek çok işletme sahibi veya yöneticisi, pazarlamanın bir işletmenin en önemli birimlerinden / fonksiyonlarından birisi olduğunu kavramış değil. Çoğu zaman pazarlama ile satışçılık birbirine karıştırılıyor. Satışın bugünkü müşteriye hizmet, pazarlamanın ise geleceğin müşterisini yaratma olduğu olgusunu kavrayamadık.

Bir diğer ilginç yan ise işletme sahipleri ve yöneticilerinin önemli bir bölümünün bu eksiklikleri görme ve düzeltme konusunda fazlaca gayretli olmayışları… Tespit ve çözüme gayret olmadığı gibi; onun öncesinde bu tür işletme yönetimi fonksiyonlarını öğrenme konusunda da gözlenen bir girişimcilik yok.

İşletme kültürünü orta veya yüksek düzeyli okullarda öğrenmiş olsak bile bugünün şartlarında geçmişte öğrendiklerimiz yeterli olmuyor. Günümüzde iş alanında gelişen ihtiyaçlardan birisi, öğrenmenin sürekli hale gelmesidir. Sıklıkla ifade ettiğim gibi; sadece okul ile sınırlanmış bir öğrenim anlayışı, bugünün dünyasında yeterli değildir. Yaşamın hangi alanında yer alınırsa alınsın, bireylerin kendilerini sürekli geliştirmesi, günlük faaliyetlerin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Hiç kuşkusuz; bizdeki gibi düşük yoğunluklu iş yaşamlarına bakarak, bu konuda bir değerlendirme yapmak doğru olmaz. Bugün rekabetin, bir yandan ulusal sınırlara dayandığı, diğer yandan küresel boyutlar kazandığı düşünülürse, eğitimsiz iş yaşamlarının ilerleyen zamanda çok daha büyük götürülerinin olacağı kesindir. Günümüzde ayakta kalmak ve gelişmek isteyen her işletme, eğitime hem kurumsal hem de kişisel düzeyde önem vermek zorundadır. Dev adımlarla büyüyen bilgi miktarı karşısında, dün ile bugünü bir tutarak kendini yenilemeden ayakta kalmaya çalışmak, geleceği kaybetmenin bir başka ismidir.

20’nci yüzyılın ortalarına kadar işletme yönetimi için gerekli olan bilgi miktarı sınırlı idi. Çoğu zaman okulda veya günlük yaşamın içinde elde edilen bilgiler ve deneyim yeterli olabiliyordu. Bugün ise işletme yönetimi, bilginin en etkin ve yoğun geliştiği alanlardan birisi olarak göze yapıyor. Pazarlama, satış, müşteri ilişkileri, bütçeleme, halkla ilişkiler, iletişim, reklam ve stratejik yönetim gibi konularda her gün ciltler dolusu yeni belge üretiliyor.

Bir yöneticinin veya iş sahibinin bu denli büyük, giderek artan ve çeşitlenen bilgi hacminin tümüne sahip olmasını beklemek hayal olur. Ayrıca çok da gerekli değildir. İşletme içinde yetki ve sorumluluklar dağıtılarak, bilgi ihtiyacı da paylaşılmış olur. Ama eğitim ihtiyacının tüm yöneticilerin sorunu olduğu düşünülürse, gerekli yönetim ve işletme bilgisinin sağlanması için ‘iyi’ bir yolun bulunması gerekir.

İşletmede bilgi ihtiyacını gidermenin geleneksel yollarının pek çoğu bilinir. Yöneticilerin kendilerini geliştirmek için okuma alışkanlıkları edinmeleri bunlardan bir tanesidir. Gene; bir geleneksel yaklaşım olarak işletme içinden birilerinin eğitim düzenlemesi düşünülebilir. Bir başka yol ise işletme dışında eğitim ve danışmanlık desteği almaktır. Diğer yandan; alınacak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin ilgili işletmenin konu, amaç ve fonksiyonlarına uyumlu olması ve uygulamaya önem vermesi, başarı açısından vazgeçilmez önemdedir. ”Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek” konusunda kuşku yok. Ama bizim eğitim – öğretim modelimizin eksiklikleri ve zayıflıkları nedeniyle bazen bir firmanın ‘elinden tutup’ çözümü uygulamalı olarak üretmek gerekebiliyor.

Ülkemizde iş alanlarında eğitim ve danışmanlık veren firmaların sayıları son yıllarda artmaya başladı. AB süreci ile birlikte firmalar da eğitim ve danışmanlık desteği almanın önemini kavramaya başladılar. Pek çok firma, gerekli bilgi donanımı olmadan ekonomik büyümenin mümkün olmayacağını öğrendi. Bu bağlamda ihracatın değer kazanmasının da önemi var. Hızlı büyüyüp gelişen kentlere ve şirketlere baktığımızda, bilgiyi dayanak almış ihracatın önemini görüyoruz. İhracat için, geleneksel sanayi ve ticarete oranla çok daha fazla bilgiye ihtiyaç var.

Ülkemizde sanayileşme ve şirketleşme, kendi iç dinamikleri ile gelişmemiştir. Sınai ve ticari gelişmenin oluşmasında en büyük katkılar, dış dinamiklere ve kamuya aittir. Bu nedenle işletmelerimizin geleneksel bir iç değişim özelliği yoktur. İşletmelerimizin kurumsal bir işleyiş kazanmalarının tarihi de çok eski değildir. Bu iç değişim özelliğinin kazandırılmasında, işletme dışında alınacak eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin önemi ve yararı vardır.

İşletmelerimizin pek çoğu, yönetici ve sahiplerinin aynı ailenin bireyleri olduğu aile işletmeleridir. Bu tür işletmelerin en büyük sorunlarından birisi, ailenin büyümesi ile birlikte şirketin devamlılığında sorunlar yaşanmasıdır. Aile işletmelerinin önündeki ufuk, şirketin aile yapısına uygun biçimde kurumsallaşması ve yeniden yapılanmasıdır. Bu konuda da dışarıdan alınacak danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin yararları olabilir.

Yaşadığınız kentteki kitapçıları dolaşın ve raflardaki kitapların konularına göz atın. Giderek artan sayıda iş dünyası ve iş kültürü ile ilgili kitap ve dergi bulunduğunu göreceksiniz. Dünyanın önemli bilim adamları ve düşünürleri arasında işletme gurularının sayısı hızla artıyor. Sadece bu göstergeler bile iş konusundaki görkemli değişimi anlatmak için yeterli. Artık okulda ya da baba işyerinde alınan deneyim yeterli değil. Daha fazla okumak, daha fazla uzmanı dinlemek ve ihtiyaç olduğunda danışmanlık hizmeti almak gerekir. Bu bağda bilgi, hiçbir dönemde olmadığı kadar önemli…

Müşteri Neden Önemli?

Müşteri Neden Önemli? – 1

Gürcan Banger

Ziyaret ettiğim firmalarda iki işletme fonksiyonunda sorunlar gözlüyorum: Finansman ve pazarlama… Finansmanla ilgili olarak genelde bilgilenme ve yönetim eksiklik ve hataları oluyor. Pazarlama konusunda ise ciddi anlamda boşluk var. İşletmeler örneğin üretime gösterdikleri ilgiyi ve verdikleri önemi pazarlamaya yöneltmekte başarılı görünmüyorlar. Hâlbuki bir firmanın en önemli fonksiyonu pazarlama, en değerli varlığı da müşteri olmak durumunda…

Müşteri neden önemli? Müşteriler bir firmanın en önemli varlıklarıdır. Firmanın elde edeceği başarının ana kaynağı müşteridir. Müşterinin önemini ve değerini doğru kavramayan firmaların uzun ömürlü olmadığı istatistiklerle doğrulanıyor.

Müşterilerin önemi konusunda şu noktaları hatırlamak yararlıdır: Müşteri memnuniyeti, satışın gerçek yükü taşıyan omurgasıdır. Firmalar, müşterilerine bağımlıdır. Eğer müşteri sadakati ve tatmini geliştirmezlerse, müşterilerini kaybederler. Müşteri olmadan bir firma da var olamaz. Firmanın amacı müşteri ihtiyaçlarını karşılamaktır. Müşteri, firmanın iş amaçlarının başarılmasını mümkün kılar.

Müşteri tatmini, satış sürecinin odağında yer alır. Bir tahmine göre; yeni müşteri kazanmak, eskisini elde tutmanın beş katına mal olur. Bu nedenle müşteri ile firma arasındaki ilişki çok önemlidir.

Müşteri ilişkileri kurmak, bir merdivene tırmanmaya benzer. Merdiven en üst basamağında sadık müşteriler bulunur. Dördüncüsü en yüksek olacak biçimde; merdivenin dört basamağı vardır: Sadık müşteriler, düzenli müşteriler, ara sıra gelen müşteriler, bir kerelik müşteriler…

Müşterilerin merdivenin hangi basamaklarına ulaşabileceği, firmanın müşteriye davranış biçimine bağlıdır. İyi odaklanmış satış yöntemleri ve bireysel detaylara özen gösterme, muhtemelen müşteriyi üst basamaklara tırmanma konusunda yüreklendirecektir.

Müşterileri –özellikle en iyi müşterileri– elde tutmak, edinim maliyetini azaltmayı mümkün kılar ve pozitif yatırım getirisi sağlar. Müşteriyi ne denli elinizde tutarsanız, pozitif yatırım getirisi o kadar fazla olur.

Sadık müşteriler, sizden daha fazla alışveriş etme eğilimindedirler. Onlar, sizinle zaten ilişkide olduklarından ve değer önermenizi anlamış olduklarından onlara yapılacak satış daha kolay olur. Böylece (onlar için daha az pazarlama harcaması yapacağınızdan) geliriniz ve kârınız artarken edinim maliyetiniz düşer. Sadık müşteriler, size daha yüksek bir fiyat ödemeye razıdırlar. Onlar sizin ürününüzü ve değerini anlarlar. Tekrar satın alma yapmaları için onlara taviz vermeniz (ve ekstra harcama) gerekmez. Bu durum, sadık müşterilerin kârlılığını daha da geliştirmeye yol açar.

Sadık ve düzenli müşterilerin hizmet maliyeti daha düşüktür. Onlar bilirler ki; sizin ürün ve/veya hizmetleriniz daha az destek ihtiyacı, müşteri servis çağrısı araması ve müşteri temsilcisi ziyareti gerektirir. Tüm bunlar toplam maliyetinizi azaltırken kârlılığınızı artırır.

Sadık müşteriler, sizin gerçek taraftarlarınızdır. Onlar sizin ürünleriniz konusundaki olumlu görüşlerini arkadaşlarına ve ilişkide oldukları kişilere büyük bir mutlulukla anlatırlar. Bu durum, herhangi bir edinim maliyetine ihtiyaç bırakmadan daha kazançlı müşteriler elde etmenizi sağlar.

Müşteri tatmininin önemi, ancak müşteri olmadığında işin de olmayacağını anladığınızda ortaya çıkar. Tek bir memnuniyetsiz müşteri, olumsuz etki açısından 10 tane memnun müşteriye bedeldir. Müşteriyi elde tutmaya ve müşteri destek vermeye odaklanmak, (firma büyüklüğünden bağımsız olarak) işin daha uzun ömürlü olmasını sağlar.

Bir iş ilişkisi, -tıpkı diğer ilişkiler gibi- karşılıklı ihtiyaçların giderilmesi üzerine kurulmuştur. Ne tür bir iş ilişkisi içinde olursanız olun; tüm müşterileri aynı şeyi ister. Hoş karşılanmayı ve takdir edilmeyi beklerler. Sadece para nedeniyle ilgilenildikleri duygusunu yaşamak istemezler.

Müşteri memnuniyetinin büyük bir parçası güvenilirliktir. Müşteriler size güvenebilmelidir. Teslimat açısından gecikme ve destek eksikliği yaşanmamalıdır. Eğer müşterilerinizin sizden beklediği bir davranış biçimi varsa, daima beklendiği şekilde eksiksiz yerine getirmelisiniz. Çalışanlarınız müşterilere aynı davranışı gösterecek biçimde eğitilmeleriyle müşterileriniz daima benzer deneyimi yaşayacak ve memnuniyetleri artacaktır.

Teslimatta bir sorun olması hali, müşteri memnuniyeti için kritik bir durumdur. Çift faturalama veya siparişin tam olarak ulaşmaması gibi bir durumda çalışanlar, sorunla büyük bir titizlikle ilgilenmelidir. Böyle bir durumda çalışanlar özür dileyebilmeli ve hatayı gidermeye çalışmalıdır.

Memnun olmuş müşteri, yeni müşteri kazanımının temelidir. Arkadaşlarını ve ilişkide bulundukları kişi ve kuruluşları getirirler. Unutmayınız ki; müşteri, işin odak noktasındadır. Müşterilerinizi memnun olmaları ve bu durumu çevrelerinde anlatmaları için yüreklendirin. (Devamı yarın…)