Kentte Mevsimleri Yaşamak

Kentte Mevsimleri Yaşamak

Gürcan Banger

Her kent, mevsimlere göre farklı bir güzelliği var. Belki de “olmalı” desem daha doğru bir söyleyiş olacak. Kırda olduğu gibi; kentte de mevsimleri duyumsayabilmek, yaşayabilmek gerekli. Kentin mekânsal düzenlemesi zamanın değişimini, doğanın mevsimsel dönüşümünü yaşamaya imkân vermeli. Baharın uyanışını, yazın güneşin sıcağını yaşayabilmeli insan.

Eskişehir’in tipik özelliklerinden birisi, ilkbahar ve güz özelliklerinin fazlaca yaşanmamasıdır. İklim, hızla kıştan yaza geçer. Hele kırsalda yaşamıyorsanız, baharı fark etmek, yakalayıp yaşamak çok zordur.

Kentin dışına çıkıldığında ise kısa da olsa baharı görmek, duymak ve koklamak mümkün oluyor. Ama kentin mekanik yaşamına öylesine sıkışmışız ki; yaşadığımız duvarların arkasında mevsimlerin değiştiğini kavramakta zorluk çekiyoruz.

Duvarlar diyorum çünkü sadece binalarda çepeçevre kuşatılmış değiliz. Sokağa çıktığımızda da dev binalar yolumuzu kesiyor, bizi yüksek duvarlarla oluşturulmuş uzun kent koridorlarında göğü bile göremeden yaşamaya mahkûm ediyor.

Sağlıklı bir kent, öncelikle insanları sağlıklı olan kent demek. O kentle ilgili kalp hastalıkları, krizler, kanser gibi ölümcül sorunlarla ilgili istatistikler nasıl bir yerleşimde yaşadığımıza ilişkin ipuçları verir. Ruh sağlığımızla ilgili ölçümler ve karşılaştırmalar da önemli.

Sağlıklı bir kent, kendi ilerleyişi içinde insanlara daha sağlıklı ortamlar, mekânlar ve fırsatlar sunmalıdır. Kentsel mekân kullanımından elde edilen iyileşmeleri görmek zorundayız. Kentimizi, benzer kentlerle karşılaştırdığımızda; sağlıklı ortam ve hizmetler sunulmasından dolayı yurttaşların daha az oranda hastalıklarla boğuşmak durumunda kaldığını görmemiz gerekir. Sağlıklı bir kent, insanların daha sağlıklı yaşabilecekleri fırsatlar sunar.

Kentte kendimizi mahkûm etmemizin tek aracı, bizi çepeçevre saran duvarlar değil. Önce çağdaş kent yanılsaması ile yüksek duvarları ve uzun koridorları olan kentsel mekânları yaratıyoruz. Sonra da bu uzun mesafeleri aşmak için taşıt ismini verdiğimiz araçlarla havayı kirletiyor, kaynaklarımızı gereksizce harcıyor ve sağlıksız beslenmemizi taşıt kullanma tembelliği ile pekiştiriyoruz. Sağlıklı bir kent, insanları taşıt kullanmaya değil, yürümeye teşvik eder.

Bir kent ile ilgili karar vermenin araçlarından birisi de insan gücüyle çalışan bisikletlerin kullanım durumuna bakmaktır. Sağlıklı kentlerde uzun sayılabilecek mesafeleri kat etmek için yürüme veya bisiklet kullanma tercih edilir. Eğer bir kentte bisiklet kullanımı, kent trafiğini tehdit eden bir unsur olarak algılanıyorsa, o kentte yapılmış ve yapılmakta olan çok ciddi yanlışlar var demektir.

Bir kentte yapılacak bir yürüyüş, yorulma mesafesinde sağlıklı bir açık ortamda dinlenebilmek demektir. Bu nedenle sağlıklı bir kent, insanlara açık havada örneğin baharı görerek, koklayarak yaşayabilecekleri imkânlar sunar. Eğer çevresi duvarlarla çevrilmiş bir ortamda nefes almaya çalışıyorsanız, ortada ciddi kentsel yanılgılar var demektir.

İnsan bir kentte mekânlarla, o kentin yarattığı olanaklarla buluşabilmeli. O kentte yaşamak, insanın hayatına özler, renkler, sesler ve renkler katabilmeli. Çünkü sağlıklı bir kentte insanlar mekânlarla mevsimleri görür, duyar, koklar ve sağlıkla yaşarlar. İnsan yaşamı için kent, kentin fiziksel varlığından daha fazla bir şeydir. İşte, bu nedenle kenti metal kafesler, beton hapishaneler ve plastik oyuncak evler topluluğuna dönüştürmemek lazım.

Kent, Seçim, Milletvekili ve Bakan

Kent, Seçim, Milletvekili ve Bakan

Gürcan Banger

Eğer önemli bir değişiklik olmazsa 2011’în son çeyreğinde yeni milletvekillerimiz olacak. Muhtemelen Meclis önemli oranda değişecek. Milletvekili aday adayları şimdiden hazırlıklara başladılar. Partisiz olanlar kendilerine uygun parti seçerken bazıları davet almak için vitrine çıkma gayreti içindeler.

Küreselleşme olgusu herkesin dilinde olan bir kavram… Muhtemelen eski veya yeni, deneyimli veya bu ‘işe’ ilk kez soyunan bir milletvekili aday adayının da bu konuda fikri vardır. Ama genelde konunun bir yönü gözden kaçırılır. Küresel Çağın getirdiği olgulardan birisi, kentler arası rekabettir. Bu süreçte hem ulusal hem de küresel düzeyde her kent, bir ekonomik ve sosyal figür olarak ayakta kalma ve hızlı büyüme çabasına girdi. Artık şirketler gibi şehirler de tüm Dünyada birbirleri ile yarış halindeler.

Kentler arası yarışın varlığını ve şartlarını gözden kaçırmak, kentin hızla pozisyon kaybetmesine neden oluyor. Tökezleyen, zamanında doğru atılımları yapamayan veya gerekli gelecek tasarımını oluşturup doğru stratejileri uygulayamayan kentler silinip yok olma sürecine giriyorlar. Türkiye’ye baktığımızda; kentler yarışını doğru biçimde kavrayan yerleşimlerin hızla yol aldıklarını görürüz. Özetle; atı alan Üsküdar’ı geçiyor, diğerleri ise geride nal topluyor.

Bu yarışta daha ‘iyi’ görünümlü bazı kentlerin, diğerlerinin görece geride olmasını ‘rahatlama’ vesilesi yapmamak gerekir. Yarışta başladığınız nokta kadar hızlanma yeteneğiniz de önemlidir. Fırsatları iyi kullanabilen veya kendine yeni fırsatlar yaratabilen kentler, artan ekonomik ve sosyal büyüme ivmeleri nedeniyle diğerlerini geçme başarısını elde edebilirler.

Bugünkü düzende bir kentin Ankara’da siyaseten güçlü temsili, kentler arası yarış için en değerli hızlandırıcılardan birisidir. Kaynakların çok büyük kısmının devlette toplandığı ve yerelden yönetilebilecek çok fazla olanağın bulunmadığı bir ülkede başkentte siyasi temsilin ve pozisyonel ağırlığın etkili olması doğaldır. Milletvekilleri, seçildikleri kentin Ankara’daki bağlantı noktalarıdır. Mecliste yasama (ve eğer imkân bulurlarsa hükümette yürütme) görevleri dışında, seçildikleri kenti Ankara’da temsil etmek gibi vazgeçemeyecekleri bir görevleri vardır.

Eskişehir açısından geçtiğimiz dönemin vekilleri, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz görevlerin yerine getirilmesi açısından başarılı olmuşlar mıdır? Buna rahatlıkla “Evet, başarılıdırlar” demek hiç kolay değil. Belki kendi partililerinin ya da yandaşlarının işlerini takipte başarılı olmuş olabilirler. Ama geçtiğimiz dönemlerde Eskişehir’in olması gerekenin altında destek ve katkı aldığı açık bir gerçektir. Katkı alanlar ile daha az alabilen Eskişehir arasındaki farkı görmek için (iktidarın her anlamdaki desteğine fazlasıyla sahip olan) Kayseri ve Konya’yı incelemek yeterlidir. Bu iki şehrin (Ankara’nın desteğini almadan) sadece kendi iç dinamikleriyle başarılı olduklarını söylemek mümkün müdür? Hâlbuki Eskişehir gibi büyüyebilecek, ulusal ve küresel yarışta yer alabilecek kentlerin önünün açık tutulması gerekir.

Geçtiğimiz seçim kampanyası dönemlerinde nerdeyse tüm adaylar, kentteki sosyal ve ekonomik aktörlerle periyodik toplantılar yapılacağının ve sorunların tespit edilip çözümlerinin takipçisi olunacağının sözünü vermişlerdi. Ama ne yazık ki, dedikleri gibi olmadı. Aynı partiden seçilen vekilleri bile sorun tespiti ve çözüm arayışları için yeterli ölçüde ve katkı yapacak biçimde bir arada göremedik. Geçtiğimiz dönemde uzun zamandır ilk kez bir bakana sahip olan Eskişehir, bu şansını da iyi değerlendiremedi.

Kentler arası yarışın hızlı kentlerinde değişik görüşler arasında uyum ve uzlaşma aranırken, Eskişehir’de gündem çatışma ve uzlaşmaz tartışmalar üzerine kuruldu. Sorunlar, yerel aktörler tarafından ziyaretçi bakanlara ancak 3-5 dakikalık ortamlarda aktarılmaya çalışıldı. Ankara’ya giden heyetleri karşılayıp üst düzey görüşmelerde önayak olan vekilleri göremedik. Başka illerin vekilleri, ilden gelen heyetlerle toplantılar yapıp çözümler ararken, bizimkilerin ne hikmetse daima “Meclis’te çok yoğun çalışma ve programları oldu”. Özetle; vekiller ya Eskişehir’e gelmediler ya da onları Ankara’da bulamadık.

Şimdiye kadar milletvekili aday listelerinde içeriden veya dışarıdan farklı adaylar gördük. Seçilemese bile Eskişehir’i unutmayacağına ‘yemin billâh edenler’ oldu. Bırakın seçilemeyenleri; çoğu zaman seçilenleri bile mum ışığıyla arar olduk. Dolayısıyla bu dönem (nasıl sağlama alacaksak) aday belirlememizdeki ilk koşul, içeriden veya dışarıdan ama kesinlikle Eskişehir’i unutmayacak adayları bulup çıkarmamız gereğidir.

2011 Genel Seçimleri sonrasında (mevcut anket sonuçlarına göre) iktidarda Mecliste grup kuracak biçimde yer bulma ihtimali olan partiler AKP, CHP ve MHP’dir. Eskişehir olarak son dönemde Kayseri ve Konya gibi önemli hizmetler alan iller arasında katılmak istiyorsak; ilimizdeki partilerimiz, listelerine mutlaka Eskişehir’den seçilip bakan olabilecek birikim, kalite ve üstün nitelikte adaylar koymalıdırlar. Aday adayı olacakların da kendilerini bakan olacak biçimde hazırlamaları gerekir. Kentin ihtiyaç ve beklentilerini; aday adaylarının kişisel ikbal arayışlarının önüne koymak zorundayız. Eskişehir’in kendisini sırtlayacak vekilleri ve bakanları olmalı.

Eskişehir’in Mecliste sıra neferi olacak imi timi bellisiz aday adaylarına değil; finans ve yatırımlarla ilgili alanlarda bakan olabilecek nitelikte vekillere ihtiyacı var. Adaylığa soyunanın da, aday belirleyecek olanın da bu gerçeği göz önünde bulundurması kaçınılmaz…

Kent Hakkında Karar Vermek

Kent Hakkında Karar Vermek

Gürcan Banger

Aşırı büyümemiş kentlerin ortak alanları vardır. Alışveriş, zaman geçirme, küçük buluşmalar o bölgede yapılır. Büyük kentler de zamanla daha alt bölgelere bölünür ve bu bölgeler de zamanla kendilerine ortak alanlar yaratırlar.

Bu tür alanlar genelde albenilidir. Renkli ışıkları, geniş vitrinli mağazaları, sinemaları, kent mobilyaları, heykelleri, oturma ve gezinti mekânları vardır. Ziyaretçiler çoğu zaman kentin bu alanlarını ziyaret ettiklerinden o kenti bu ‘yaratılmış güzellikten’ ibaret sanırlar. Hatta o kentte yaşadığı halde bu yanılsamaya düşen çok sayıda kentli vatandaş olduğunu da söyleyebiliriz.

Genelde kentin merkezini oluşturan bu tür alanlar bir tür ‘zaman durduruculuk’ fonksiyonunu getirirler. Kenti zamandan, sosyallikten ve halktan kopararak (AVM’lerin yaptığı gibi) insanlara sanal bir ortam sunarlar. O alanlarda kentin tarihini, kültürünü, sosyal yaşamını ve ekonomisini göremezsiniz. Örneğin kentin büyük oranda gelirini sağlayan sanayi oralarda gözlenemez. O alanlarda kent yoksulluğu ve kentsel adaletsizlik yoktur. Orası soyutlanmış ve ustaca kurgulanmış bir bölgedir.

Yukarıda özetlediğim gibi; kendini bir vitrinle ortaya koymaya, kanıtlamaya çalışan bir kentte yaşıyoruz. İyi ki; hâlâ aramızda kentin geçmişini bilip hatırlayanlar, yaşı yetmese de merak edip araştıranlar var. Az sayıda araştırmacı da bu kentin geçmişi ile ilgili bilgi – belge toplayıp derliyor. Kentin yakın geçmişi üzerine bilgi sahibi olanlarla bu alanda çalışma yapanları dinlediğinizde; konuşmalarının odak noktasını insanın (özellikle ve ağırlıkla insanın) oluşturduğunu göreceksiniz. Size geçmişte tanıdıkları veya büyüklerinden duydukları kişilerin ilginç yaşam öykülerini ve anekdotlarını anlatacaklar. Konuşmaların, genelde insan ölçeği ile belirlenmiş olduğunu hayretle göreceksiniz.

Bugünün şehrine baktığımızda ise bir ölçek ve anlayış değişikliği gözlüyoruz. Artık caddeler, binalar, köprüler, heykeller – her ne varsa kent mobilyası adına şehirde, tümü – insan ölçeğini aşmış gibi görünüyor. Kentte insan yapısı olan dev mekânlar, insanın kendisinden daha önemli hale geldi. Şehirden insan gitti, betonarme binalar geldi. Şehirden insan gitti, aynılaşmış insan kütleleri geldi. Şehirden insan gitti, şehri sanallık ve yanılsama işgal etti. Sanallık ve yanılsama sayesinde kentler, bilgisayar oyunları gibi… Sahip düğmeye basıp elektriği kestiğinde ne kent var ne de o görkemli sanallık… Kente sonsuz enerji sağlayacak olan (ekonomiden sanata her anlamdaki) üretim, büyük bir hızla yerini aşırı tüketim şaşaasına bırakıyor.

Eski zamanda evlenme veya sünnet düğününün birincil özelliği, insanların mutluluğu idi. Kentte faaliyetler insanın duyguları üzerine kurgulanmıştı. Kentin mutluluğundan söz ederken, o kentte yaşayan insanların mutluluğundan söz ediyorduk. Hâlbuki bugünkü kentin mutluluğu, bir mülkiyet ilişkisi olarak anlaşılıyor. Daha fazla tüketim algısı, mutluluk algısı ile eş tutuluyor. Büyük alışveriş merkezleri yapmak veya kenti basit ama devasa yapı ve mobilyalarla donatmak, kentli insanı mutlu etmek olarak anlaşılıyor. Günlük yaşamında ‘fast food’ yiyerek ya da herhangi bir marka ‘enerji içeceği’ ile mutlu olacağı kafamıza kazınan kentli yurttaşın, bir beton ve plastik ucubesi haline dönüştürülmüş kentte mutlu yaşamı yakalayacağı varsayılıyor. Görmemişliğin keyfiyle ucubelere alkış tutanlar var. İşin ilginci; bu ömür tüketici ‘fast food türü’ yanılsamaya ikna ve razı olmayanlar, şehrin haylaz çocukları muamelesi görüyor.

Bir kenti yaratan üreticiler ve tüketicilerdir. Kentli yurttaşlar ile kurum ve kuruluşlar, var oldukları kentte yeniden üreterek ve üretilmişi tüketerek kent yaşamını her an yeniden kurguluyorlar. Bu süreçte caddeler, binalar ve beton – plastik yığını olan her şey, insan yaşamının sadece nesnelerini oluşturuyor. İnsanın kendisi, ne kadar sistemin dışına itilmeye çalışılsa da, gerçek anlamda şehrin öznesi olmaya devam ediyor. Bu nedenle ister sade bir yurttaş ister önemli bir kent yöneticisi olalım; bilmeliyiz ki, kent, insan odaklı olmaya devam etmelidir. Kentin mutluluğu, (vazgeçilmez biçimde üretime eklemlenmiş tüketimle) kentli insanın mutluluğudur.

Burada bir noktayı şiddetle vurgulamam gerekir. Yukarıda saydığım kentsel ihtiyaçlar ile aşağıda özetleyeceğim diğerleri, sadece yaşamın bir zaman kesitine ait özellikler değildir. Kent, bir canlı organizmayı andırdığından; bu ihtiyaçları şehrin geleceğe akan yaşamı boyunda sağlayabilmelidir. Bu nedenle bir kentin vizyona sahip olması ve kısa – orta – uzun vadede gelişim planları olması önemlidir. Örneğin şehrin içme ve kullanma suyu konusunu ele alırken, bunun uzun vadeli olarak sağlıkla çözülmesi gereken bir plan unsuru olarak anlamak zorundayız. Sizce; su sıkıntısının her an biraz daha yakınımıza geldiği şu günlerde bu gereğin yerine geldiğini söyleyebilir miyiz? Yoksa kentin yanıltan görselliği içinde yine ana sorunları unutup bilmem-ne marka gazlı-boyalı su içerek mutlu olmamız mı bekleniyor?

Kentin mutluluğu, o kentte çalışabilir insanların iş sahibi olmaları demektir. Kentin mutluluğu, o kentteki kişi ve kuruluşlar arasında kabul edilebilir bir gelir adaletinin var olması demektir. Bir kentin mutluluğu, o kentte yaşayan yurttaşların belli saatlerde ya da belli yörelerde sokağa çıkmayı kendilerine yasaklamayıp içeride veya dışarıda yaşamlarını güven içinde sürdürebilmeleri demektir.

Bu saydıklarımı, ‘ihtiyaçlar piramidinin’ üst basamaklarına kadar sürdürebilirim. Ama beklentimi çok büyük tutmak yerine; öncelikle bir kentte yaşamanın mutluluğunun, o kenti beton ve plastikten oluşan taklit yapaylık ile doldurarak sağlanamayacağının anlaşılmalı. Kentte insan; binalardan, mobilyalardan, akılsız ve ruhsuz fizikî göz boyamalardan çok daha önemlidir.

Bir kent hakkında karar vermek istiyorsanız, onun doğal yaşamla ve tarihsel gelişimle olan bütünleşmesine bakınız. Eğer kent doğal yaşamdan ve kendi özgün tarihinden uzağa düşüyorsa, işler yolunda gitmiyor demektir.

Bir Zamanlar Eskişehir ve Odunpazarı – 1

Bir Zamanlar Eskişehir ve Odunpazarı – 1

Gürcan Banger

Bugünkü duygu ve düşüncelerimi pek çok kez yazdım. Tanıdık gelecek size. Ama hatırlatmada yarar görmekteyim. Eskişehir’i andığımızda; tarih, kültür, kimlik ve geçmişten geleceğe uzatan ilişkilerle tanımlanmış bir mekân aklımız gelmeli. Çünkü bir kentin mekânsal tanımlaması; ister geleneksel ister çağdaş, nasıl bakarsanız bakın, bu unsurları içermek zorunda. Acaba adı eskilik ve tarihilik konusunda geleneksel bir çağrışım yapan Eskişehir’de durum böyle mi? Özgün bir Anadolu-Türk yerleşimi Odunpazarı semti ve Cumhuriyet’in 10’uncu yılının yadigârı Eskişehir Şeker Fabrikası gibi sayıları giderek azalan birkaç emaneti çıkarırsanız, Eskişehir’de ne gelenek kalmış, ne tarih, ne de yerel ilişkiler kültürü… Kentin geçmişten bugüne uzanan kültürüne sahip çıkmaya çalışan insan adedi bile neredeyse parmakla sayılacak kadar az…

Daha önceki bir yazımda Augé’den söz etmiştim. “Non-Lieux” isimli kitabıyla ismini duyurmuş olan Fransız antropolog ve filozof Marc Augé, bu tür özelliklerle oluşmayan, yani belirli bir kimliği ve tarihi olmayan mekânlara “yok-mekân (non-lieux)” adını veriyor. Bir anlamda “yok-mekân”, tarihsel ve kültürel kökleri olmayan ve sanallık ruhu içinde yaratılmış ve en önemlisi geçmişi reddederek yok etmeyi tercih eden bir mimarî veya teknolojik mekân anlayışıdır.

Eskişehir’in az gezdiğim semtlerinde dolaşırken, “Acaba” diye sorarım “Beni gözlerim kapalı halde buraya bıraksalar Eskişehir’de olduğumu bilebilir miyim?” İnsanın kentle mekânsal bağlantısı şöyle bir örnekle tanımlanabilir. Gözleri bağlı bir kişinin gözlerini Dünya’nın herhangi bir kentinde açtığınızda, o kenti bilip tanıyabiliyorsa, bu durumda o kentin ayırt eden bir kimliği var demektir. Bunları semtlere, mahallelere, sokaklara ve meydanlara da indirgeyebilirsiniz. Eğer gözlerini açan kişi, çevresinde gördüğü özgün olmayan yapılanmadan dolayı kenti tanımakta zorlanıyorsa; o kentin bir kimlik sorunu olduğundan kuşkulanabilirsiniz. Yine o kent mekânlarının insanla bağlarında sorunlar olduğunu söyleyebilirsiniz.

Bir zamandır bu şehirde yaşıyorsunuz. Eskişehir’desiniz; bir sokakta veya caddede yürürken, durun ve çevrenize özenle bakın lütfen. Şimdi şunu söyleyin; bu kenti, başka şehirlerden ayırt eden nedir? Eğer kendinizi o kent yerine, Brüksel veya Londra ya da Viyana’da ‘gibi hissediyorsanız’, bu durumda Augé’nin söylediği gibi bir “yok-mekâna” düşmüşsünüz demektir.

Küreselleşme olgusunun net sonuçlarından birisi, egemen kültürün, yerel kültürü silerek her alanı aynılaştırmasıdır. Küresel Çağın kentleri dönüştüren aşırı tüketim anlayışı, tüm yaşam kültürlerini ve mekânsal kullanımları birbirine benzetmeye çalışıyor. Hiç kuşkusuz; bu, küreselleşmenin net sonuçlarından birisidir. Artık önemli olan, o kentin özgünlüğü ve kimliği değil. Önemli olan, o kent içinde örneğin Coca Cola’yı veya Toyota’yı ya da Pierre Cardin’i birbirinden ayırt edebilmek… Bu yeni durum, ulusal ve yerel kimlikleri de ortadan kaldırıyor. İngiliz, Fransız, İtalyan veya Türk olmanız önemli değil; önemli olan, örneğin Mercedes’i fark etmeniz… Dolayısıyla tüm kentler, giderek birbirini andıran küresel marka toplulukları haline dönüşüyor. Bir anlamda; “Kahrolsun kimlik, yaşasın küresel markalar!..” diye çığlık atıyor bugünün kentleri…

Eğer geleneksel yerel değerlerimiz avucumuzdan kum taneleri gibi kayıp gidiyorsa, bunun vitrini sadece markalardan ibaret değil. Yaşamın doğallığını da yitiriyoruz. Doğa ve canlı yaşam ile iç içe olması gereken kentler, giderek artan biçimde doğal ölçekten ve insandan kopuyor. Mekân ölçeği, insan boyutlarını aşmaya başladı. Daha çok tüketebilmemiz için, insanın algılamakta zorlandığı yeni bir sanal dünya yaratılıyor. Adeta bilgisayar oyunlarındaki ruhsuz karakterlere benzemeye başladık. Başkalarının bizim adımıza yarattığı hapishane benzeri dar bir iklimde yaşamaya zorlanıyoruz. Bu iklime dokunmak ve bu ortamın ilişkilerine insanca katılmak gün be gün zorlaşıyor.

Hiç kuşku yok ki; geçmişten ve gelenekten hızla uzaklaşıyoruz. İnsanın insanla ve doğayla iletişimi demek olan iç içe bir yaşamın uzağına düşüyoruz. Geri dönmek istediğimizde ise; ne yazık ki, ulaşmak istediklerimizin tümünü yitirmiş olacağız. Geriye sadece aynılık ve sıradanlık kalmış olacak. Bu durum, üzülmeye değer bir haldir.

Ben; geleneği olan, tarihsel ve kültürel köklere sahip, gözlerimi açtığımda tanıdığım, çocukluğumun geçtiği, bana o lezzeti veren ve Eskişehir’e benzeyen bir kentte yaşamak istiyorum. Geleneksel Odunpazarı’nın sokaklarında dolaşırken hissettiklerimi, duymamı sağlayacak bir kentte soluklanmak istiyorum. Benim gibi köklerini ve geçmişten geleceğe uzayan ilişkilerini hissetmek isteyen başka yurttaşlar olduğuna da eminim. Eğer mimarlar, kent ve bölge plancıları ‘bizim için’ bir şeyler yaratmak istiyorlarsa, bunu dikkate almak zorundalar. Hatta sadece dikkate almasınlar; olup bitecek olanın tasarımında vatandaşlar olarak bizlerin de tuzu biberi olsun.

DoCoMoMo

DoCoMoMo

Gürcan Banger

DoCoMoMo gibi tuhaf görünümlü bir sözcüğün açıklaması ile başlayayım. “DOcumentation and COservation of buildings, sites and neighborhoods of the Modern MOvement” ifadesinin büyük olarak yazdığım harfleriyle oluşturulmuş. Moderm mimarlık, tasarım ve kent plancılığı ürünlerini belgelemek ve korumak anlamına geliyor. DoCoMoMo, 1990 yılında oluşturulmuş bir uluslararası kuruluş.

DoCoMoMo’nun 11’inci uluslararası konferansı 2010 Ağustos ayında Meksika’da yapıldı. Konferansın ana teması “Kentsel Modernitede Yaşam” idi. Bu ana tema altında “Modern Yaşam”, “Kentsel ve Sosyal Altyapı”, “Modern Kent”, “Modern Yerleşim İçin Teknoloji” ve “Üniversite Kenti” alt başlıklarında sunular / konuşmalar yapıldı.

DoCoMoMo’nun çalışmaları, katılımcı ülkelerin oluşturdukları Ülke Çalışma Grupları tarafından geliştiriliyor. Pek çok başka küresel etkinlikte olduğu gibi DoCoMoMo’nun da ulusal çalışma grupları var. Türkiye Çalışma Grubu da kendi alanında ulusal düzeyde etkinlikler yapıyor. Türkiye Çalışma Grubu kurulduğu 2002 yılından beri faaliyette.

DoCoMoMo Türkiye Çalışma Grubu’nun “Türkiye Mimarlığı’nda Modernizmin Yerel Açılımları” konulu etkinlikler dizisinin altıncısı 2-4 Aralık 2010 tarihlerinde Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi Mühendislik – Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nün evsahipliğinde gerçekleşecek. Bu toplantıların ilki 2004’te ODTÜ’de, ikincisi 2005’te Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin desteğinde, üçüncüsü 2007 yılında Kayseri’de Erciyes Üniversitesi evsahipliğinde, dördüncüsü 2008’de Uludağ Üniversitesi’nin desteğiyle Bursa’da ve beşincisi Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi’nin evsahipliğinde yapılmıştı.

Anadolu Üniversitesi’nde Yunus Emre Kampüsü Öğrenci Merkezi Salon 2009’da yapılacak bu yılki toplantıda da (geleneksel hale geldiği üzere) açılış konuşmalarını takiben poster sunuşlar gerçekleştirilecek. Etkinliğin ana teması “Yerel Yçnetimler” olarak belirlenmiş. Bu nedenle toplantı boyunca Büyükşehir ve merkez ilçe belediye başkanları da konuşma yapacaklar.

İlk günkü (2 Aralık) program açılış konuşmaları ile başlıyor. Ardından Prof. Dr. Sevin Aksoylu ve Yılmaz Doğru tarafından gerçekleştirilecek sunumlar var. Bunları izleyen bölümde Ahmet Ataç, Burhan Sakallı, Hülya Çopuroğlu ve Ali Ulusoy’un katılacakları, ODTÜ’den Emre Madran’ın yönettiği “Yerel Yönetim – Modern Mimarlık Mirası İlişkisi” konulu panel var.

İkinci günde (3 Aralık) ise “Kamu Yapıları”, “Eğitim Yapıları”, “Konutlar”, “Ticaret Yapıları” ve “Sanayi yapıları” konulu poster sunumları yapılacak. Etkinliğin üçüncü günü ise Eskişehir Modern Mimarlık Mirası ve Eskişehir Kültür ve Doğal varlıklarını kapsayan Teknik Gezi’ye ayrılmış.

Etkinliğin programına göz attığımda; düzenleme kurulunun Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’nde oluştuğunu gözledim. Bir mimarlık bölümüne sahip olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nin neden düzenleyiciler veya sunuş yapanlar arasında olduğunu açıklayacak bir veri elde edemedim. Vardır bir nedeni herhalde…

Mimarlık eserlerini de içine alan doğal ve kültürel varlıklar ile kentsel artifaktların korunması konusunu her zaman ciddiye alıp sürdürülebilirliklerini savunma gayreti içinde olmayı deniyorum. Bu nedenle bu tür bir etkinliğin Eskişehir’de yapılıyor olmasını da önemli ve değerli buluyorum. Dilerim; bir zaman gelir de, uluslararası konferansı da Eskişehir’de yapma fırsatımız olur.

Eğri Oturup Doğru Konuşalım
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Elinize anıtlardan veya kültürel tarihi değeri bulunan binalardan söz eden bir Eskişehir Kitabı alın. İçlerinde geleneksel veya modern mimarlık örneği olarak kabul edilebilecekleri sayın. Tesadüfen bugüne kadar yaşayabilmiş az sayıdaki Odunpazarı Evleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait kamu binaları dışında ayakta kalabilmiş olanını bulmak zordur.

Diğer yandan bugün yerinde betondan Odunpazarı Evi taklitlerinin bulunduğu bölgeyi göz önüne getirin. Buradaki orijinal binaları ne oldu? Koruma Kurulu’nun buradaki geleneksel konutların korunması gerektiği kararına rağmen bu binalara ne oldu? Fabrikalar Bölgesi’ndeki endüstri tarihinin örnekleri olan eski fabrikaların büyük bölümü nerede şimdi? Genç Cumhuriyet’in kalkınma hamlelerinin göğe yükselen simgeleri olan bacalar nerede? Tescili (Koruma Kurulu kararına rağmen) anlaşılmaz bir biçimde kaldırılan 1933’te kurulmuş Şeker Fabrikası’nın birkaç yıl sonra yerinde kalacağını garanti edebilir miyiz? Kentin pek çok noktasında artık izi bile kalamayan tarihi çeşmeler Odunpazarı’nda da birer birer yok olmuyor mu? Kişi, yerel yönetim veya kamu dairesi ayırımı yapmaksızın; kentin her geçen gün adım adım içine sürüklendiği (kendine ait olmayan meta ve mekân düzenlemeleriyle) geçmişsizlik ve kimliksizlik bataklığının sorumlusu kimler olacak? DoCoMoMo bunun cevabını verebilir mi?

Şimdi kendi kendime şunu soruyorum. Acaba bu şehrin tarihsel / kültürel dokusunu (geleneksel kimliğini) yok etmekten sorumlu olan ben olsaydım ve Eskişehir’de yapılan “mimarlık eserlerinin ve kentin dokusunun korunması” konulu DoCoMoMo toplantısına konuşmak üzere davet edilseydim, acaba ne anlatırdım? Ben bilemedim.

Dünden Bugüne Değişen Eskişehir

Dünden Bugüne Değişen Eskişehir

Gürcan Banger

Eskişehir ismi, ilk bakışta tarihin derinliklerine giden bir yerleşimi hatırlatır. Kentin tarihsel ilerlemesini bilmeyenler, “eski” sözcüğüne takılarak doğru olmayan yorumlar yapabiliyor. Porsuk Çayı ile Sakarya Nehri’nin oluşturduğu havzada çok eski zamanlardan beri yerleşim olmasına rağmen bugünkü Eskişehir’i çok eski olmayan bir yerleşim olarak kabul etmek daha uygun olur.

Eskişehir bölgesindeki yerleşimlerin antik çağlardan beri var olduğu bilinir. Midaion, Nakoleia, Pessinus, Dorylaion gibi milattan önceki yerleşimlerin varlığı yapılan kazılarla doğrulandı. Porsuk Çayı’nın değişen yatağı çevresinde bulunan tarihi höyükler yerleşimin daha da eskilere gittiğini gösteriyor. Ayrıca Sakarya Nehri ile Porsuk Çayı yanında termal su kaynaklarının bulunması nedeniyle bu bölgedeki insan yerleşimlerinin çok daha eski tarihlere uzanıyor olması muhtemeldir. Buna rağmen Eskişehir’i ‘eski’ bir şehir olarak kabul etmek gerçeğin tam ifadesi olmaz.

Eskişehir, tarih boyunca değişik dönüm ve kırılma noktaları yaşamıştır. Bunlardan önemli bir tanesi, Osmanlı Devleti’nin kurulmasıdır. Bir imparatorluğun ilk tohumlarının atıldığı bu yerleşim, daha sonraki dönemlerde Bursa, Edirne, Konya veya Kütahya gibi ilgi görmemiş, küçük bir kaza olarak 19’uncu yüzyıla erişmiştir. 1800’lü yıllar ise Eskişehir açısından gerçek bir sıçrama noktasıdır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Eskişehir, ciddi anlamda dış göç almaya başlamıştır. Aldığı göçlerin önemli kaynakları olarak Balkanları ve Kafkasları saymak gerekir. Bu göçlerin etkileri, Eskişehir’in geleneksel yerleşimi olan Odunpazarı’nda mekânsal rötuşlar olarak görüldüğü gibi, (tarım tekniklerinde olduğu üzere) yerel ekonominin değişiminde de gözlenir.

Diğer yandan 1894’te işletmeye alınan İstanbul-Bağdat Demiryolu, Eskişehir’in kaderini değiştiren olaylardan birisi olarak görülür. Bu hattın Eskişehir’den geçmesi, bu unutulmuş yerleşimin alınyazısını ciddi anlamda değiştirmeye başlar. Dolayısıyla 19’uncu yüzyılın sonları, Eskişehir’in gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır.

Kurtuluş Savaşı süresince Eskişehir, ciddi acılara ve yıkıma maruz kalır. Kentin pek çok bölümü, işgalci Yunan kuvvetleri ile işbirlikçileri tarafından yakılır, yıkılır. Fakat Eskişehir, Cumhuriyet’in ilk döneminde ciddi kamu yatırımları alarak önemli atılımlar yapar. Eskişehir Bankası, Şeker Fabrikası, demiryolu ile uçak bakım-tamir atölyelerinin kuruluşları 20’inci yüzyılın ilk yarısına damga vurur. Bu dönem, Eskişehirlinin kendini artık işgören (ücretli çalışan) olarak algılamaya başladığı bir zaman dilimidir. Bu dönemle birlikte devlete kapıkulu olmak, girişimci (kendi işinin sahibi) olmanın önünde gelir. Bir yandan ücretli çalıştırmayı özendiren bu gelişme, daha sonraki yıllarda ‘kamu işinde’ eğitilmiş ustaların, Eskişehir sanayisinin temellerini atmaları ile başka bir boyuta taşınır.

Eskişehir’in mekânsal gelişimi, bir kâğıda düşmüş yağ damlasını andırır. Kent, yağ damlasının kâğıdın üzerinde yavaşça aynı odak etrafında büyümesi gibi gelişir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında plansız, programsız veya en azından vizyonsuz büyüme hızlansa da, görünen manzaranın odağı budur.

Eskişehir’de son olarak yaşanan kırılma noktası, 2000’lerin başıdır. Bu süreçte Eskişehir, pek çok Anadolu yerleşimine göre yeni bir yerleşim olsa da; geleneksel bir kentten Batı tipi bir tüketim kentine doğru evrimleşmeye başlar. Ama ne yazık ki; gerekli vizyona sahip olmadan büyümenin sıkıntılarını da yaşamaya devam eden bir kenttir artık.

Bugün kentin merkezinde yaşanan aşırı yoğunlaşma, bu yerleşimi kent rantı nedeniyle imkânsız bir noktaya doğru sürüklemektedir. Eskişehir’in kent merkezinin daha fazla yoğunlaştırılmasıyla gidebileceği yeni bir açılım kalmamış gibi görünmektedir. Kent merkezindeki rantı artıracak her yaklaşım, Eskişehir’i biraz daha yaşanması zor bir habitat haline getirmektedir. Gözlediğim odur ki; kentin (yağ damlasının) dış çevresinde yapılacak kentsel dönüşüm projeleri de yoğunlaşmayı azaltıcı önlemler olarak gözükmemektedir.

2000’li yılların başında Eskişehir, yeni bir kentsel aşamaya geldi. İlk kez kentsel dönüşümün gündem maddesi olabileceği bir aşamaya ulaştı. Muhtemelen Fabrikalar Bölgesi’nde gördüğümüz değişimi, kentin başka semt ve alanlarında da yaşayacağız. Hiç kuşkusuz; değişim kent mekânının kullanımındaki değişimden ibaret kalmayacak. Metropol olmaya doğru ilerleyen kentin ekonomisinde giderek hızlanan bir değişime ve dönüşüme uğrayacak. Bugüne kadar Eskişehir’in ekonomik ve sosyal ilerleyişinin gerçek anlamda planlı olduğunu söylemek zor. Aynı şekilde bundan sonraki gelişimin de plansız ve vizyonsuz olabileceğini söylemek mümkün değil.

Estetik Adına Kent Mobilyaları

Estetik Adına Kent Mobilyaları

Gürcan Banger

Kent estetiği kentin güzelliği demek… Estetik; insanın duyular, duygular ve algılar yoluyla güzel olanı kavramasıdır. Güzelliğin insanı zihinsel veya duygusal olarak etkilemesidir. Kısaca; estetik, güzelliğin algılanmasıdır. Zaman zaman soyut ama genelde karmaşık yapısı nedeniyle estetik, felsefenin de önemli dallarından birisi olmuş.

Estetik, sadece soyut anlamda güzel olanla ilgilenmez. Doğadaki güzel ve güzellik de estetiğin konusudur. Doğayı değiştirerek onu kent yapan insanı dikkate aldığımızda; kentsel çevrenin de bir estetik konusu olduğunu kolayca fark ederiz. Bilindiği gibi, estetik; ilişkiler, oranlar ve uyumluluk aracılığıyla bir bütünlüğün tasarımı konusuna özel bir ilgi duyar. İşte kentsel estetik kavramı kendi kaynağını bu ilgide bulur.

Kent
Kent pek çok farklı unsurdan oluşur. İnsanlar, kurum ve kuruluşlar, yapılar, alanlar, sokaklar, caddeler, anıtlar, dış mekân mobilyaları, bitki örtüsü ve o yerleşimde yaşayan hayvanlar ile bunlar arasındaki yoğun ve karmaşık ilişkiler kenti meydana getirirler. Kentsel estetik, bu karmaşanın yarattığı pozitif veya negatif güzelliktir. Kentte ilişkiler düzeni, uyum ve orantılılık açısından gerekli birlik ve bütünlük oluşturulamamışsa; hiç kuşkusuz oluşan şey, bir güzellik değil, aksine bir ucubedir.

Kentsel estetiğe daha çok; arazi biçimi, bitkiler, yapılar, yer döşemeleri, doğal unsurlar, peyzaj yapıları ve su unsurları açısından bakarız. Estetiği oluşturan bazı öğeler doğal biçimde kendiliğinden oluşmuş iken bazı unsurlar insanlar tarafından üretilir. Doğal olanla insan yapımının bir araya gelerek bir bütünlük ve birlik oluşturması, kentsel estetiğin özüdür.

Bir kentli yurttaş olarak; özellikle kentin insan yapımı olan unsurlarının kalıcılık özelliğine sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Kısa bir sürede yok olacak veya aşınarak özelliklerini hızla kaybedecek ve sonuçta hurdaya dönüşecek malzeme kullanımının kentsel estetik fikrine uygun olmadığı kanaatindeyim. Kentin hurdalığa dönüşmesinin önlemi, özellikle malzemede daha baştan doğru seçimleri yapabilmektir.

Kentin Geçmişi
Bir kent ne denli yeni olursa olsun; kendi geçmişinin izlerini taşır. Kent, daha önce orada yaşamış uygarlıkların izlerini günümüze aktaran yapılar ve anıtları bünyesinde bulundurur. O yerleşimde bugün çok farklı bir kültüre sahip insanlar yaşasa da, geçmişten gelen bu kültür unsurları bugünün de değerleridir. Dolayısıyla kentin insan yapımı unsurlarının, kentin nereden nereye geldiğini tanımlayan süreklilik anlayışına uygun biçimde üretilmesi gerekir. Geçmişi yok ederek yaratılan tarihsel kopukluluk, kentsel estetik fikrinin içini boşaltmaktan başka bir şey değildir. Düne ait olanı yok eden anlayış, geleceğe ihanet eden anlayıştır.

Diğer yandan; kentin tarihsel sürekliliğini estetik uyumluluk ile birlikte düşünmek gerekir. Neyin ne ile yan yana geleceği kuralı, bu uyumu oluşturmanın koşullarından birisidir. Kentin değişik bölümleri arasında geçişin nasıl sağlanacağı ile ilgili estetik kaygılar önemsenmek zorundadır. Uyumluluk konusunu gözden kaçıran bir anlayış, sonuçta hamsili baklava tatlısı üretmekten kurtulamayacaktır.

Son olarak; kentin insan yapımı unsurları, insan aklının ifadesi olan kullanışlılık fikri ile üretilmiş olmalıdır. Buna dikkat edilmediğinde; kent, neden orada olduğu anlaşılmayan ve sonuçta hiçbir işe yaramayan garipliklerle dolacaktır. Bugün kentlerimizi estetik olarak olumsuz etkileyen yaklaşımların başında, “sadece olsun” diye yapılmış ama anlaşılabilir bir amaca hizmet etmeyen ve çoğu zaman kent mobilyaları türündeki uygulamalar gelmektedir. Ama en önemlisi, estetik kapsamında kabul edilemeyecek kentsel uygulamalara dur diyebilecek bir sivil güç henüz ortalıkta görünmemektedir.

Kent Mobilyaları
Kentsel estetiğin bir başka boyutu olarak kent mobilyalarını Şehir ve Bölge Plancısı Nesrin Sıdal Gündoğan’ın bir makalesinden özetleyerek aktarayım. Böylece bir uzman gözüyle yaşadığımız kentin estetiğini ve onu oluşturan unsurlardan kent mobilyalarına bakmış olalım: “Otobüs durakları, çöp kutuları, anıtlar, sokak lambaları, posta kutuları, telefon kulübeleri, trafik lambaları, umumi tuvaletler, reklam – ilan panoları, büfeler, merdivenler, gölgelikler, oturma grupları, oyun düzenekleri, bordürler, yer döşemeleri, çeşmeler, parkmetreler, yangın muslukları kentlerin mobilyalarıdır. Kamusal alanlarda insanların yaşamlarını kolaylaştıran, güvenlik, kolaylık sağlayan ve toplu yaşam düzenine büyük katkı sağlayan tüm nesneler kentlerin mobilyalarıdır. […]

Kentlerin kimliklendirilmesi kentsel mobilyaların akılcı ve işlevsel seçimiyle yakından ilgilidir. Kent mobilyası şehir planlama ile ürün tasarımını kesiştiren belki de tek kavramdır. Ancak gereksinimin belirlenmesinden gerçekleşme aşamasına kadar geçen tüm aşamalarda yetkili kurum-kuruluşların ortak dil ihtiyacına karşın kent mobilyası kavramı, mesleki çatışmaların ortasında kalmış görünüyor. […]”

Kopyacı Kentler
“Bazı belediye başkanları, görüp gezdikleri başka bir kentin kimliğini simgeleyen kent mobilyalarını kopyalarak kendi kentlerinde uyguluyorlar. Paris’in Sokak lambasını, İngiltere’nin kırmızı telefon kulübelerini çok ilgisiz mekânlarda mutlaka görmüşsünüzdür.

Kentin aksesuarları, kentin estetik ve fonksiyonel değerleridir. Hizmet ettiği kesim; yaş, cinsiyet, gelir durumu gibi kriterlere bağlı değildir; kentte yaşayan, yaşayacak tüm insanların kullanımına açıktır. Bu nedenle kent mobilyaları, kentsel ilişkilerin oluştuğu, kentlilerce kolay algılanıp ulaşılabilen alanlarda konumlandırılmalıdır. Mekâna eklemlenen her öğenin, mekânın estetik ve işlevsel değerleri ile çatışmaması gerekir.

Kentin mobilyaları kentte ‘kamu’ kavramı vurgular. Kamusal alanlar ve dış mekânlardaki düzen ve kullanılabilirlik, günlük yaşantımıza doğrudan olumlu bir katkıdır. Gereksiz detay, konumlandırma hatası, yanlış malzeme seçimi sonucunda, geriye çöplük halini alan çiçeklikler, kırık banklar, sokak lambaları, yırtık ve kirli panolar, parçalanmış kaldırımlar ve okunması mümkün olmayan tabelalar kalıyor. […]

Konuya şehir planlaması açısından baktığımızda, öncelikle kentin kültürel, toplumsal profilinin analiz edilmesi ve toplumun mekân kullanım ihtiyaçları ile kamusal alanların belirlenmesi gerekiyor. Kamusal mekânların düzenlenmesinde kentlilerin temel gereksinimleri karşılanmasına, konumlandırılacak kent mobilyalarının tasarım ve yer seçiminin kent kimliğini destekleyip desteklemediğine dikkat edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde planla kargaşa yaratılmış olur.“

Tasarım, Bakım ve İşletim
“Kent mobilyalarının tasarım, bakım ve işletiminde ortak anlayış ve eşgüdüm olmaması da bir başka sorundur. Kentin kimliğini destekleyecek, o kente ait tasarımların üretilmesi ve kentte yer alan ürünler arasında uyum ve ortak dil oluşturulması bir türlü gerçekleştirilememektedir. […] Bilinçsiz ve uyumsuz seçilen renk, malzeme ve biçimler kentlerde görsel kargaşa yaratmaktadır.

Sık rastlanan diğer bir sorun da, kentin tarihi öğelerinin, kent yaşamının hızlı değişimi, teknolojik ilerlemeler ve kamu-özel kurum kuruluşlara ait donatı çeşitlerinin yarattığı görsel karmaşa nedeniyle göz ardı edilmesidir. Mevcut tarihi – doğal çevre değerlerini vurgulayan, birbiriyle uyumlu tasarım ve ürünlere az rastlanılmaktadır.

Sorunlar bellidir ama çözüm de bellidir. Yerel yönetimlerin kamusal alanların düzenlenmesinde ve donatımında ortak dil oluşturarak farklı mesleki çalışmaları bir araya getirecek komisyonların en kısa sürede çalışır hale gelmesi yararlı olur.
Kentler toplumsal ilişkiler mekânıdır. Çağdaş, sağlıklı toplumsal ilişkiler, çağdaş kentsel mekânlarda oluşturulabilir. Kentleri yönetenler, kamusal alanlarda, hem düzen ve güvenliği, hem de işlev ve estetiği sağlamaya çalışmalılar.”

Bilgi, Öğrenme ve Kent

Bilgi, Öğrenme ve Kent

Gürcan Banger

Bir ürün veya hizmetin ortaya çıkabilmesi için gerekli unsurlara ‘üretim faktörleri’ adı verilir. İktisadın bir bilim olarak öne çıkmaya başladığı 18’inci yüzyıldan bu yana geleneksel üretim faktörleri olarak ‘doğal kaynaklar, sermaye, işgücü ve girişimcilik’ isimlendirilir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında bilimdeki büyük atılımlara ek olarak bilişim ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişme nedeniyle ‘bilgi’ de üretim faktörleri arasında sayılmaya başladı.

Bugün üretim faktörleri arasında önemli bir yere sahip olan bilginin diğerlerinden bazı farklılıkları var. Öncelikle; bilgi, oldukça karmaşık ve çok yönlü bir kaynak olma özelliği taşıyor. Farklı türleri var. Doğal kaynaklar gibi kıt olma özelliğine sahip değil. Başarısız girişimler bile bilginin bir üretim faktörü olarak daha fazla gelişimine olumlu etki yapıyor. Bilginin ticareti ve alışverişi yanında korunması için de henüz yeterli yöntem, mekanizma ve mevzuat geliştirilebilmiş değil. Zamanla eskiyor, değişiyor, üretimi durmaksızın hızlanıyor ve ivmeleniyor, üretim hacmi artıyor.

Geleneksel üretim faktörlerinin pek çoğunda mülkiyet yapısı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır. Sermayenin, doğal kaynağın ya da işgücünün kime ait olduğu açıkça bellidir. Diğer yandan bilgi ise kamusal olma özüne sahiptir. Dolayısıyla bilgiyi bir üretim faktörü olarak tanımlarken yarı kamusal niteliğine işaret etmek gerekir.

Bilgiyi üretim süreçlerinde farklı bir düzeye taşıyan bir diğer özelliği ise ‘ölçeğe göre getiri sağlıyor’ olmasıdır. Geleneksel üretim faktörlerinde yapılan yeni artışlar verimlilik ve getiri oranını değiştirmeyebilirken, artan bilgi miktarı verimliliği ve getiriyi ciddi anlamda geliştirir ve yükseltir. Bilginin bir üretim faktörü olarak artan getiri sağladığı tezi bu gerçeğe dayanır. Dünyadaki örnekler göstermiştir ki; yeni bilgiyi üreten ve ona sahip olan ekonomik işletmeler hızla büyüyüp gelişebilmektedir. Özetle; örneğin teknolojiyi üretmenin ve ona sahip olmanın sırrı, onu var eden bilginin özünden kaynaklanıyor.

Bir noktaya daha işaret etmeliyim. Eğer bir bölgede bilgi üreten kurum, kuruluş ve işletme sayısı yüksekse, o bölgede katma değerin ve zenginliğin de yoğunlaştığını gözlüyoruz. Dolayısıyla bilgi yoğunlaşması devamla kalkınma ile sosyal ve bireysel refahın da kaldıracı oluyor. Kendi ulusal, bölgesel veya yerel ekonomilerinin odağına bilgi üretimini yerleştirebilen topluluk veya kuruluşlar maddi ve manevi zenginleşmenin mekanizmasını da meydana getirmiş oluyorlar.

Bilginin alışverişinin yapıldığı ortamları hatırlayalım. İlk elde ilk ve orta öğretim düzeyi ve üniversiteleri sayabiliriz. Bu kurumlara ilişkin eskimiş modelde öğrencilere tek yönlü olarak bilgi aktarılır. Okullar genelde bilgi üretim süreci içinde yer almazlar; sadece başka yerlerde (ve ellerde) üretilmiş bilgilerin naklini gerçekleştirirler. Hâlbuki bu kurumları, kendilerinin bilimsel ve teknolojik bilgi ürettiği bir noktaya terfi ettirmek gerekir. Gene; bu kurumların öğretmenleri, öğretim üyeleri ve araştırmacıları ile öğrencileri yeni bilgi üretmenin bileşenleri olmalıdırlar. Bir başka deyişle; zaten mevcut olan bilginin bu kurumlarda öğrenciye aktarılıyor olması, zenginliğin ve refahın yolunu açmak için asla yeterli değildir.

İster okul veya üniversite isterse ekonomik işletme; bir kuruluşu bilgi üretiyor hale getirmek, onun ekonomisini bilgi odaklı hale getirmek anlamını taşır. Bilgi odaklı ekonomiye sahip kurum ya da kuruluşlar ile insani yerleşimler bu özellikleri sayesinde kalıcı, sürdürülebilir rekabetçi, yenilikçi (yenileşmeci) ve maddi olarak zengin bir düzeye terfi ederler. Bunun örnekleri Dünyanın değişik noktalarında izleniyor.

Bilgi odaklı hale gelen bir kurum bilgi üretmenin yanında aynı zamanda kendi kendine öğrenme sürecini de içselleştirmiş demektir. Kendi kendine öğrenebilen bir kurum, kuruluş ya da yerleşim (örneğin bir kent) ise her yönden zenginleşme yönünde ciddi adımlar atmaktadır.

Yukarıda anlattığım sürecin sorumlusu ya da yöneticisi kimdir? Bu yönlü tek bir isim söylemek ne doğru olur ne de mümkündür. Bilgi odaklı ekonomiyi gerçekleştirecek olan paydaşlar, kentin ekonomik ve sosyal aktörleridir, bunların oluşturacakları topluluklar ve ağlardır. İzninizle; bu konuyu da bir başka yazıda tartışayım.

Öğrenen Kent

Öğrenen Kent

Gürcan Banger

Size birkaç ipucu vereceğim. Yaşadığınız kenti (ya da yerleşimi) dikkatle inceleyin. Çevrenizde gözlemlediklerinizin ne kadarı özgün? Sizi saran kentin ne büyüklükte bir oranı o kent tarafından yaratılmış ve üretilmiş? O kentin hangi oranı başka yerleşimlerden aktarılmış taklitlerden oluşuyor?

Şunu da sormalısınız. Yaşadığınız kentin öğretim ve eğitim kurumlarında her düzeydeki öğrencilere aktarılan bilginin ne kadarı o kentin kurumları tarafından üretilmiş? Bu yerleşimde bulunan yaygın bilim, teknoloji ve eğitim kuruluşlarının aktardığı (aktarıyorsa eğer) bilginin hangi oranı o kentin bilim insanları, araştırmacıları, buluşçuları veya işletmeleri tarafından oluşturulmuş?

Bir kent yeni bilgi üretmiyorsa o zaman kendi geleceğini de kurgulamıyor demektir. Bugünün kentlerinin geleceğe sağlıklı bir biçimde hazırlandığının göstergelerinden birisi, o yerleşimlerin bilgi üretiyor olmalarıdır. Bunda da öncelikli görev, ilgili kentin üniversiteleri, araştırma – geliştirme (ar-ge) merkezleri, sanayi işletmeleri ve diğer eğitim – öğretim kurumlarına düşer. Hiç kuşkusuz; bu aktörler arasında sivil toplum kuruluşlarını da unutmamamız gerekir.

Bir kentin geleceğe doğru ve sağlam biçimde hazırlandığının bir diğer göstergesi ise o yerleşimin (kentsel bütünlük içinde) bir kendi kendine öğrenme modeli geliştirmiş olmasıdır. Bir başka deyişle; o kentte mevcut kurum ve kuruluşların yeni bilgiler üretmeyi ve yeni bilgilerle donanmayı bir içsel motivasyon haline getirmiş olmaları gerekir. Bu türde bir yönelim geliştirmiş olan kenti ‘öğrenen kent’ olarak isimlendirebiliriz.

Biraz da konunun ekonomik boyutuna bakalım. Öğrenen kent fikrinin arkasındaki gerekçe, bölgesel rekabet gücünün artırılması, kentteki işletmelerin ve yurttaşların gelir düzeyinin yükseltilmesi ve refahın artırılmasıdır. Dolayısıyla öğrenen kent fikri, aynı zamanda bir kentsel kalkınma yaklaşımıdır. Bu nedenle kentin ekonomik ve sosyal olarak kalkınmasından sorumlu olan tüm kentsel aktörleri ilgilendirir.

Dünya üzerine öğrenen kent fikrinin gerçekleştirmiş ya da bu fikrin odağına yaklaşmış örneklere baktığımızda; bazı önemli noktalar dikkatimizi çekiyor. Bunlardan birincisi; eğitim ve öğretim süreçlerinin yaşam boyu hale gelmiş olmasıdır. Kötü örneklerde eğitim – öğretim faaliyetleri okul ile sınırlı kalırken, gelişmiş örneklerde yaşam boyu yurttaş eğitiminin öne çıktığını görüyoruz. İyi örneklerde kurum ve kuruluşlar kendi iç eğitim ve ar-ge faaliyetlerini gerçekleştirirken, kentin resmî, sosyal, sivil ve bilimsel yapıları da yaygın vatandaş eğitimine önem ve değer veriyorlar.

Başarılı kentlerde kolektif ve etkileşimli öğrenmenin, ağ yapılarının, katılım ve işbirliğinin diğerlerine oranla farklı özellikler olarak öne çıktığını görüyoruz. Bu örnekler bize kentin sadece fiziksel mekânlardan oluşmadığını ama fazlasıyla bir ilişki, iletişim, katılım ve paylaşım alanı olduğunu gösteriyor. Çağdaş kentlerin her geçen gün bu özelliklerini daha fazla geliştirdiklerini gözlemek de hiç şaşırtıcı değil…

Bir yerleşimin öğrenen kent haline dönüşmesi sürecinde her kentsel aktöre düşen görevler var. Bir diğer görev grubu ise işbirliği fikrinden doğuyor. Örneğin üniversiteler, ar-ge kuruluşları ve sanayi işletmelerinin birlikte iş yapabilecekleri yeni mekanizma ve yöntemlere gerek duyuluyor. Bu süreçlerde üretilen bilginin kent tarafından paylaşılabilir hale gelmesi gerekiyor. Bu paylaşım sayesinde yenileşme süreci açık ve kolektif olmaya başlıyor.

Eski zamanlarda yerleşimler kendi yönelimleri ile kendiliğinden gelişip büyümüşler. Bazıları şekilsiz büyüme örnekleri oluştururken kimileri zaman içinde kaybolup gitmişler. Günümüzde ise kentlerin geldiği ölçekte kendiliğinden gelişme mümkün değil. Ortak aklın ve kolektivitenin kentsel büyümeye liderlik etmesi gerekiyor. Bu liderlik yapılamadığı durumda ise kente dâhil olan tüm paydaşlar, geleceğin zulmünü hak etmiş oluyorlar.

Kent, Yaşam Çevresi ve Kentsel Gerginlik

Kent, Yaşam Çevresi ve Kentsel Gerginlik

Gürcan Banger

Dünya’da çevreci akımın baskın bir faktör olarak kendini ortaya koyması 1980’li yılların başıdır. Çevrecilik, özellikle sanayi işletmelerinin ve elektrik santrallerinin çevreyi kirletmesi üzerine kurgulanmış tepki ile kendini gösterdi. Ardından doğal yaşamın yok edilmesine yönelik tepkiler buna eklemlendi.

1995’lere kadar olan dönemde çevrecilik, siyaseti de içine almak üzere bir heyecan dalgası halinde ülkeler esasında yayıldı. Ülkemizdeki çevre ve doğa koruma örgütlerinin pek çoğunun kuruluşu bu 15 yıllık döneme denk düşer.

Yerel kimlikler
1990’lı yıllarda tüm Dünya’da olduğu gibi ulusal ve yerel düzeyde de kültürel kimlikler daha fazla önce çıkmaya başladı. Bu dönemde yerel tarih, yerel kültür üzerine yapılan çalışmalar arttı. Bu yönde çalışmalar yapan sivil gruplar ve sivil toplum kuruluşları oluşmaya başladı.

Bu gelişmede 1980 sonrasında kentlerin turizme yönelmelerinin de etkisi oldu. Yeni kaynak arayışlarına giren yerel otoriteler, yerel turizmin değişik türlerini yeni ve sonsuz gelir kaynakları olarak algılamaya başladılar. Böylece yerel ve etnik özellikler, söz konusu yörede var olmuş eski uygarlıklar hatırlanmaya başladı. Kentler ve bölgeler arasında oluşan rekabet, yerel tarihe, arkeolojiye ve etnografyaya olan ilgiyi daha da canlı hale getirdi.

1980 sonrasında yer alan gelişmelerden birisi de bilişim ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişmeler oldu. Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler sayesinde Dünya küçülürken bir yandan da kültürler birbiri içinde eriyerek aynılaşmaya başladı. Büyük devletler ve dev tekeller, kendi belirledikleri kültür modelini ve ürünlerini Dünya çapında yaymaya başladıklarında insanlar kendi kültürel kimliklerini koruyabilmek için yerel kimliklerine sıkıca sarıldılar. Böylece yerellik, Dünya ölçeğinde bir yönelim oldu. Sonuçta kent turizmi, yerel tarih grupları, yerel arkeoloji toplulukları, yerel kültür projeleri hızla yaygınlaştı.

Küreselleşme, yerellik ve kent
Küreselleşmiş egemen kültürün saldırıları karşısında yerellik ne kadar dayanabilir? Doğrusu, yerelliğin küreselleşmenin yok edici saldırısı karşısında çok etkili olabileceği konusunda emin değilim. Ama aynı üniformayı giymiş askerlere benzememenin yolu yine yerel değerleri korumaktan ve savunmaktan geçiyor.

Sadece küreselleşmeye bağlamamak lazım aynılaşmayı. Kentlerin giderek birbirine benzer hale gelmesinde, kentin yaşamda ve görünümde aynılaşmasında gelenekten uzaklaşmanın da etkileri var. Bazen çağdaş mimari denen şeyin içinde yaşadığımız bir ucubeler müzesi olduğunu düşünüyorum.

Kentin merkezini hayal edin. Bu kenti, diğer kentlerden ayırt eden özellikler olup olmadığını düşünün. Eskişehir boyutunda kentlerin pek de birbirinden farkları olmadığını fark edeceksiniz. Ve giderek kaybolan geleneksel yerleşim bölgelerimizi dolaştığınızda hepsinin kendine özgü nitelikleri ve yaşam biçimleri olduğunu şaşırarak göreceksiniz.

Aynılaştırıyoruz, monotonlaştırıyoruz, sevimsizleştiriyoruz, kentleri yaşanamaz hale getiriyoruz. İşin kötüsü, bunu da çağdaşlık adına yapıyoruz. Dün Anadolu-Türk mimarisi veya geleneksel halk mimarisi adı her ne ise o farklıydı, özgündü ve muhtemelen daha güzeldi. Bugün ise çağdaş konutlar dediğimiz ucubeler müzesinde yaşamaya çalışıyoruz.

Kentsel gerginlik
Beden sağlığımızı korumak için özen gösterdiğimiz bazı konular var. Yediğimizin besleyici olmasına, giydiğimizin bizi olumsuz iklim koşullarından korumasına dikkat ederiz. Hastalandığımızda doktora, hastaneye veya sağlık ocağına gideriz. Doktorların, uzmanların verdikleri ilaçları kullanır, onların yaşamsal öğütlerini yerine getirmeye çalışırız. Tüm bu çabalar, beden sağlığımızı korumak, sağlıklı bir bedensel yaşamın sürekliliğini sağlamak içindir.

Bireylerin beden sağlıklarının korunmasını sağlamak ve rahatsızlıklarının giderilmesinde yardımcı olmak üzere pek çok örgütlenme vardır. Hastaneler, sağlık ocakları bu amaçla kurulmuşlardır. Tıbbın özel sektörü olarak çalışan doktorlar muayenehanelerinde görev yaparlar. Kamu veya özel, tıp sektörünün hemşire, ebe, laborant gibi çok sayıda yardımcı insan kaynağı da vardır.

İnsanlar, son yüzyıla kadar öncelikle Dünya’da ve uzayda fiziksel olanları merak etmişlerdir. Fiziksel olanın dışındaki tüm konular din alanının ve madde ötesi anlamına gelen metafiziğin konusu olmuştur. Ancak 19’uncu yüzyılın ortalarından sonra insanın beyinsel faaliyetleri, ruh dünyası, kısaca psikolojisi merak edilmeye başlanmıştır. Özetle; insanın kendisini merak edip araştırması oldukça yenidir.

Dünya tarihinde insanların sağlığını tehdit eden bazı veba, çiçek, tifo, kolera gibi hastalık salgınları olmuştur. Bu salgınlardan alınan derslerle konuya dikkat çeken popüler çalışmalar yapılmış, salgınların tekrar etmemesi için aşı kampanyaları düzenlenmiştir. Çevre sağlığı ve hijyen kavramlarında ve bunlara ilişkin uygulamalarda ciddi gelişmeler olmuştur.

Kentin ruh hali
İnsanın ve toplumun beden sağlığı konusunda bu denli örgütlenmiş olan sağlık sisteminin yine bireyin ve özellikle toplumun ruh sağlığı konusunda yeterince örgütlenememiş olmasının nedeni nedir? Toplumun ruh sağlığı, en az beden sağlığı kadar önemli değil midir? Ruhen sağlıklı bir görünüm vermeyen bir toplumun bireylerini tek tek kişiler olarak sağlıklı sayabilir miyiz?

Eğer kentteki mobilyaları ve sokak eserlerini kırmayı zevk haline getiren insanlar varsa o zaman elimizde bir ipucu var demektir. Benzer biçimde parklardaki kent mobilyalarının tahrip edilmesini de örnekleyebiliriz. Kentin yeşillenmesine ve soluk almasına katkı koyan ağaçların ve fidanların yolunup kırılmasını ruh sağlığı yerinde insanların yaptığını düşünebilir miyiz? Kenti çöp deposu haline dönüştüren, yediği gıdaların çöpünü rahatça cadde ortasına savuran, sokakta içki içen ve içtiği içkinin şişesini kırıp sokak ortasına atan, arabasının izmarit kutusunu sokağa boşaltan kişilerin sağlıklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Arabaların boyalarını çizen, yerlere tüküren veya sigaranın izmaritini rastgele sağa sola savuran bireylerin ruhsal sağlıkları ile ilgili bir sorunları yok mudur?

Bir siyasal partinin kongresinde yumruklaşarak ve sandalyeleri birbirinin kafasında kırarak sorunlarını çözmeye çalışan, spor rekabetini döner bıçaklı bir savaş haline dönüştüren bir zihniyet sağlıklı sayılabilir mi? Toplumun genç kesimi arasında tiner, hap vb gibi bağımlılık yapan madde kullanımının artması sağlık göstergesi midir?

Bir kentte yaşayan halkın ruhsal sağlığı en az bireylerin bedensel sağlığı kadar önemlidir. Kentte yaşayan halkın ruhsal sağlığının korunmasından, oluşan hastalıkların tedavisinden sorumlu olanlar kimlerdir? Bu amaçla gerçekleştirilmiş örgütlenmeler var mıdır? Varsa ne tür çalışmalar yürütmektedir? Yoksa toplumun ruh sağlığının korumasız ve takipsiz bırakılması hangi akla hizmettir? Bir ruhsal deprem, bir sosyal patlama beklemek zorunda mıyız?

Kentleşme ve Yapı Kalitesi

Kentleşme ve Yapı Kalitesi

Gürcan Banger

Henüz kentleşme ve yapı kalitesi konularında yeterli olgunluk düzeyine varamadık. Ama bir diğer gerçek şu ki; Dünya nüfusunun hızla artması, doğal kaynakların insan ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaya başlaması kentleşme ve yapılaşma (dolayısıyla konut) sorunlarının daha yoğun tartışılmaya başlamasına neden oldu. İnsan yerleşimlerinin kalitesi ve güvenilirliği konusundaki rüzgâr, mutlaka doğru biçimde toplumumuzda da etkili olacaktır. Bu duyarlılığın devletten önce sivil toplum kuruluşları tarafından gündeme getirilecek gibi…

Tüm Dünya gündeminde, kent ve yapı sorunları ve buna bağlı olarak yerel yönetimler konusunun ağırlığı giderek artıyor. Dünya kaynaklarının hızlı tükenmekte olduğu gerçeği, sürdürülebilir yaşam kalitesi konusunun daha net hissedilmesine neden oluyor. Bu konudaki tartışmalar 19’uncu yüzyıldan başlayarak daha özenli ve kapsamlı bir şekilde yapılmaya başlandı. Gerçekten dikkatli bir bakış, kentlerde ve kırlarda yaşam kalitesinde ciddi bir sorunlar demeti olduğunu gözleyebilir.

1996 yılında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün himayesinde yapılan Dünya Kent Zirvesi olarak isimlendirilen İkinci Habitat Toplantısı’nın altındaki mantık da bu tartışmalara ve çalışmalara bir yön verebilmekti. Bu toplantının beklenen sonuçlarından birisi, başta yoksul kesimler olmak üzere halkın yeterli kalitede ve gerekli miktarda konut ihtiyacının saptanması oldu. Özellikle az ve orta derecede gelişmiş ülkelerde bu sorun, hâlâ yakıcı önemini korumaya devam ediyor. Kaliteli yapı ve herkese konut konusundaki bu gerçeğe ilişkin çözüm vaatleri, ister istemez tüm hükümetlerin programlarında yer almak durumunda oluyor.

Dünya nüfusunun yaklaşık altıda biri, kentlerde yaşayan insan nüfusunun ise yarısına yakını, gecekondu olarak tanımlanabilecek mekânlarda yaşıyor. Bazı Asya ve Latin Amerika ülkeleri ile çoğunluğu az gelişmiş ülkelerde olmak üzere kentsel nüfusun yüzde 60’ı gecekondularda yaşamını sürdürüyor. Dünyada denetimsiz ve sağlıksız mekânlarda yaşayan insan sayısının yaklaşık bir milyarı bulduğu hesaplanıyor. 2030 yılı için yapılan projeksiyonlarda bu değerin, 2 milyarı geçeceği tahmin ediliyor. Bu arada özellikle az gelişmiş ülkelerde kırdan kente göçün yarattığı yeni konut ve yapılaşma sorunları var. Yoğun göç baskısına ne kentlerin ne de hükümet bütçelerinin dayanması mümkün.

Son yıllarda Birleşmiş Milletler Örgütüne bağlı Avrupa Ekonomik Komisyonu İnsan Yerleşimleri Komitesi gibi örgütlerin gündemlerinde, kentlerde sürdürülebilir yaşam ve sağlıklı yapılaşma olması hiç şaşırtıcı değil. Diğer yandan kentlerle ilgili olarak; yerel yönetimlerin özerkliği ve kaynak sorunları, sağlıklı konutlar için finansman, tarihi ve kültürel kent merkezlerinin yok olmadan / edilmeden korunması ve rehabilitasyonu gibi diğer konu ve sorunlar gündemde yer alıyor.

Diğer yandan yerelde olan gelişmeleri izlediğimizde; olayların ve gelişmelerin pek de zorunlu kentsel gündeme ve ihtiyaçlara uygun oluştuğunu söyleyemeyiz. Yaşadığımız kent özelinde baktığımız zaman dahi kent rantının, insanların sağlıklı ve nitelikli bir kentte yaşama ihtiyaçlarının önüne geçtiğini görüyoruz.

Yeşil alanlar, lüks ve pahalı yapılar için konut alanları olarak tahsis ediliyor, tarihi kent merkezleri bilinçsiz biçimde ortadan kaldırılıyor. Çağdaş bir kent görünümü altında kentin sokak ve meydanları “kitsch” (taklit, kopya, sıradan, özenti) biçim ve görüntülerle kirletiliyor. Buna dur diyebilecek sivil bir güç ise hâlâ oluşmuş değil. İlginç bir biçimde yerel yönetim yapıları, buralarda oluşan meclisler kent rantı beklentisi içinde olan mekanizmalarla kolaylıkla anlaşıyor, kenti talan etmek üzere iç içe geçiyor. Temsilî demokrasilerde ne yazık ki, oy kullanarak yerel yöneticileri seçmek, kenti korumak ve geliştirmek için yeterli olamıyor. Aslına bakarsanız; kentte rant isteyenlerin sayısı ve gücü; sağlık, nitelik ve gelecek isteyenlerden daha çok olduğu sürece de böyle devam edecek.

Tarihin tercihini hâlâ kentlerden yana kullandığı çağımızda kentleşmenin ve buna bağlı nitel ve nicel olarak yapı sorununun sosyal ve ekonomik gündemin başlarında yer alması son derece olağan.

Kentleşme, genel anlamda çağdaşlaşmanın bir sonucu olarak algılanır. Bu, kentleşmeye pozitif bakıştır. Diğer yandan; kentleşme süreci içinde yer alan başıboş mekânsal değişimler, düzensiz ve yasal olmayan çarpık ve kaçak yapılaşmayı güdümlüyor. Daha önce sözünü ettiğim gibi, kentte yaşama hakkının yerini kent rantından avantaj sağlama arzusu devam ettiği sürece bu görünümde değişme olması beklenemez. Kentin talanı, kentte sağlıklı ve kaliteli yaşam hakkının önüne geçiyor. Çoğu zaman kimi yasal ve yasal olmayan güç odakları, kendi siyasal iktidar ve ikbal beklentileri içinde kentin geleceğini görmezden geliyorlar. Bu durum, azgelişmişliğin bir sonucu ve dönerek tekrar nedeni oluyor.

Kenti çepeçevre kuşatan pek çok sağlıksız yapılanma, kentin gelişme alanlarını da tıkayarak, kentin sağlıklı büyümesini ve gelişmesini önler halde. Kentin sağlıklı genişlemesini engelleyen unsurlar, illa ki yasadışı gecekondular olmak zorunda değil. Geçmişte doğru öngörülerle yapılmamış kent planları da kentin önünde engeller olarak durmaya devam ediyor. Çarpık yapılanma tarım, orman ve sit alanlarını, su havzalarını da yok ediyor. Altyapı, ulaşım ve teknik servislere erişim soruları her geçen gün çığ gibi büyümekte. Varoşların giderek yaygınlaşması ile sosyal ve kültürel sorunlara bağlı suç oranlarında da belirgin artışlar izlenmekte.

Ancak; yerel yönetimlerin kentin geleceğine ilişkin stratejik kararlar alamadıkları görülmekte. Mevzuat gereği hazırlanmış yerel stratejik planlar henüz gerçekleri ifade etmekten uzak. Büyükşehir belediyeleri ile ilçe ve belde belediyeleri arasında imar planları gibi konularda çalışma bütünlüğü sağlanması oldukça önemli. Ama ne yazık ki, yerel yönetimlere sızmış rant ve siyasal iktidar beklentileri, çalışma bütünlüğünün önünü tıkıyor. Yerel yönetimler, bir hizmet alanı olmaktan daha çok, bir siyasal iktidar mücadelesi alanı olarak gözleniyor.

Belediye meclislerinin, meclis üyelerinin ve danışma kurullarının katılımcılığı ve fonksiyonları artırılmalı. Ayrıca; belediye sınırları ile mücavir alan sınırları arasında bir örtüşmenin sağlanması gerekmekte. Böylece kent yönetimindeki birçok alanda eşgüdüm içinde kentleşme sorunlarının pek çoğu ortadan kaldırılabilir.

“Nerem doğru ki, kentim doğru olsun” demeyin; insanca yaşam insanca mekânlarda olmalı. İnsanlar iyi şeylere layıktır. Bunun için de çaba göstermeye değer.

Kent ve Kırsal

Kent ve Kırsal

Gürcan Banger

Bir yerleşim hakkında yapılabilecek büyük hatalardan birisi, kent merkezine bakarak karar vermeye çalışmaktır. Türkiye’nin değişik illerinin merkezi ile ilçeleri arasında bir karşılaştırma yaparak bu tespite kolayca varılabilir. Bir il yerleşimi, ekonomik ve sosyal gelişmişliğini merkezi ve kırsalı ile birlikte sağlar. Bir il; ilçelerinden ve köylerinden bağımsız olarak yükselemez.

1950’lerle birlikte başlayan dönemde kırdan kente sosyal göç, Türkiye’nin en önemli dinamiklerinden birisi olmuştur. Kentlerin giderek artan albenisi, kırsal alanlardaki gelirin yetersizliği, değişik dönemlerde uygulanan ekonomik politikalar ve iç istikrarsızlıklar kırın hızla kentlere göçmesine neden olmaya devam etmektedir.

Kırsalı korumak
Kentlerin daha nitelikli bir yapılanmaya sahip olabilmesi için insanların kırsal alanlarda yaşamayı kabul etmesi gerekir. Bu nedenle kırsal yapıyı çözücü ve göçü hızlandırıcı politikalar yerine köy yapısının devamını sağlayacak politikalar seçmek gerekirdi.

Belki de şimdiye dek uygulanana politikasızlık demek daha doğru olur. Kırdaki yaşamın iyileştirilmemesi ile birlikte oluşan göç sonucunda kentlerde yeni sorunlar oluştu. Geçim zorlaştı. İşsizlik arttı. Barınma sorunları gecekondulaşma ile birlikte dayanılmaz bir hal aldı. Yerel yönetim hizmetleri belediyelerin mali boyutlarının çok ötesine geçti. Pek çok kentte vatandaşlar yerel yönetim hizmetleri için çok daha yüksek bedeller ödemeye başladılar. Sosyal göç, bugün kentlerde yaşadığımız pek çok sorunun ana kaynağıdır. Görünen o ki, göç olgusu etkisini yitirene dek bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir.

Kentleşme sürecinde de çok başarılı olduğumuz söylenemez. Fiziksel altyapısı yeterli hazırlığa sahip olmayan kentlerimiz göç ile birlikte ciddi altyapı sorunları ile karşılaştılar. Kentlerimizin kültürel ve sosyal yapısı da benzeri bir erozyonla karşılaştı. Kırda birikmiş olan tarım toplumu kültürü, kentlerde var olan kentli kültürünü sildi süpürdü. Şimdi kentlerimiz küreselleşmenin de etkileriyle bir başka yöne doğru savruluyor.

Eskişehir kırsalı
Yukarıda sözünü ettiğim süreci Eskişehir’de kaçınılmaz olarak yaşıyor. Yaşam koşullarının olumsuzluğundan ve gelir yetersizliğinden Eskişehir kırsal nüfusu da hızla kent merkezine boşalıyor. Bu gidişle Eskişehir, sadece kent merkezinden oluşan bir il olacak gibi…

Önce Eskişehir kırsalının bir sorun olduğunu kabul etmek zorundayız. Kent merkezinde yaşanan sorunların çözümünün kısmen kırsal alanlardaki sorunları çözmekten geçtiğini kavramalıyız. Eskişehir kent merkezinin geleceğini, ilçe ve köylerimizin geleceğinden ayrı düşünmemiz mümkün değildir.

Eskişehir doğal, ekonomik ve sosyal yönlerden zengin bir ildir. Bu zenginliklerin değerlendirilmesi durumunda, merkeziyle olduğu kadar ilçe ve köyleriyle de gerçekten çağdaş bir noktaya ulaşabilir.

Kırsalı Değerlendirmek
Eskişehir yöresi tarihi ve kültürel yönlerden olduğu kadar kendine özgü doğal zenginlikleri ile de üstün niteliklere sahiptir. Ne yazık ki, Eskişehir’de yaşayan insanlar olarak bu değerlerin yeterince farkında değiliz. Farkında olmadığımız zenginlikleri de yeterince değerlendiremiyoruz.

Türkiye turizmini ve dinlenme sektörünü deniz ve güneş üzerine kurmuş görünmektedir. Ama bunun sadece yaz turizmi türlerinden birisi olduğunu unutmamak gerekli. Ziyaret ettikleri bölgeden başka beklentileri olan kişiler de var. Ayrıca yaz tatili anlayışı dışında kısa süreli tatil ve dinlenme yapabilmek için başka modelleri de öngörmek mümkün.

Eğlenceli dinlenme etkinlikleri arasında doğa ve köy turizminin tüm Dünya’da ilgi çektiğini hatırlatmak isterim. Bu turizm türünde beş yıldızlı oteller ve tatil köyleri kurmak yerine doğaya daha yakın yapılaşmalar tercih ediliyor. Kır ve köy pansiyonculuğu, küçük kır ve dağ otelleri, restore edilmiş köy konakları doğaya yönelik turizmin esasını oluşturuyor. Doğa, köy veya çiftlik turizmi ciddi altyapı yatırımlarından daha çok bu amaçlı örgütlenmelere ve düzenlemelere ihtiyaç duyuyor. Yaratıcı fikirlere ihtiyaç var.

Eskişehir, Sakarya ve Porsuk gibi akarsuları ile kendisini çevreleyen bir doğal zenginlik yaratmış. Zaten pek çok uygarlığın bu bölgede yer almış olması da insanların eski çağlardan beri doğaya olan ilgi ve özlemini ifade ediyor. İlin hemen hemen her yöresinde sıcak veya soğuk su kaynaklarını bulmak mümkün.

Projeler gerekli
Eskişehir’in fiziksel coğrafya yapısı dağcılık, mağaracılık, serbest doğa yürüyüşleri, kampçılık, atçılık gibi pek çok doğa sporunun yapılmasına izin veriyor. Bütün bu zenginlikler, onları değerlendirebilmek için organize olunmasını bekliyor.

İlçe ve köylerimizin, bacasız sanayi olarak ifade edilen dinlenme sektöründen yarar ve gelir elde edebilmeleri için bu yönde özendirilmeleri ve yönlendirilmeleri gerekiyor. Köy ve çiftlik pansiyonculuğu, dağ ve kır otelleri işletmeciliği için örnek projelere ihtiyacımız var.

Örnek projelerin üretilmesinde İl Özel İdaresi’nin ve üniversitelerin ortak çalışmalar yapabileceğini kanaatindeyim. Örnek proje geliştirme ve uygulama süreçlerine sivil toplum kuruluşları ve meslek odaları da katılabilir. Üniversitelerimizde kırsalın doğa, köy ve çiftlik turizmi açılarından değerlendirilebilmesi için yüksek lisans ve doktora tezleri yapılabilir. Valilik koordinasyonunda kurulacak bir heyet, ayrılacak maddi kaynaklarla ilin seçilmiş bir yöresinde yukarıda sözünü ettiğim türden bir örnek projenin geliştirilmesine ve tanıtılmasına destek olabilir. Eskişehir’deki sorunlarımızdan birisinin, yaratıcı proje fikirlerine sıcak durmayışımız olduğunu düşünüyorum.

Eskişehir Sanayisi ve Lojistik

Eskişehir Sanayisi ve Lojistik

Gürcan Banger

Eskişehir’deki bazı gelişmeler kentin geleceği hakkında kimi yanılsamalara neden oluyor. Kent merkezinde iki üniversite bulunması ve peşpeşe yeni üniversitelerin açılışının beklenmesi, kentin bir yönüyle bir üniversiteler yerleşimi olarak algılanması sonucunu doğuruyor. Gerçekten ailelerin eğitime verdiği önem ve eğitimin bir hizmet sektörü olarak sağladığı ‘makbul’ katma değer, bu alanda yer alan işletme sayısını hızla artırıyor. Diğer yandan kentte yaşayan genç nüfusun biteviye artışı, kentin geleceğini üniversitelere bağlamak gibi ‘kolaycı’ bir görünüm oluşturuyor.

Bir diğer yanılsama ise genelde kent merkezinde yaratılan albeniden kaynaklanıyor. Bir dönem Safranbolu veya Beypazarı gibi yerleşimlerin çektiği günlük turların destinasyon hedefleri arasına Eskişehir de katıldı. Özellikle hafta sonları kenti gezmek üzere gelen günü birlik yerli turist sayısında göze çarpan bir artış olduğunu görüyoruz.

Bugün Eskişehir, Türkiye’nin sosyal gelişim endeksleri açısından en yaşanabilir kentlerinden birisidir. Bu yönlü cazibesi ve değeri giderek artıyor. Ama bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekir. Eskişehir gibi bir kent ekonomisinin ‘görünenler ‘ dışında sahip olması gereken en önemli unsurlardan birisi sanayidir. Bu sektörü oluşturanlar iş alanları arasında ise imalat sanayinin değer oluşturmada çok önemli ve vazgeçilmez bir yeri var. Eğitim ve turizm sektörlerinin kente katacaklarını sorgusuz kabul etmekle birlikte, sanayiyi dışarıda bırakan kentsel gelişim anlayışının kabul edilmesi mümkün değil; çünkü gerçek katma değeri oluşturan sanayi, il ekonomisinin yaklaşım üçte birini (ve giderek artan bölümünü) oluşturuyor.

Eskişehir imalat sanayinin alt sektörlere dağılımına baktığımızda; –yaklaşık olarak– sanayinin yüzde 40’ının makine imalat, metal eşya, metal işleme ve dökümden, yüzde 30’unun gıdadan ve yüzde 15’inin toprak ile seramikten meydana geldiğini görüyoruz. Biraz daha yakından incelendiğinde; beyaz eşyadaki ciddi yan sanayi mevcudiyetine giderek gelişmekte olan otomotiv yan sanayinin eşlik ettiğini gözlüyoruz. Bunların yanında havacılık ile savunma, raylı sistemler ve ileri seramik gibi Eskişehir’in umut veren ve gelecek vaat eden sektörleri var. Önümüzdeki dönemlerde (güneş ve rüzgâr gibi) yenilenebilir enerji ve mekatronik alanlarında yeni üretim imkânlarının gelişmesi bekleniyor.

Yukarıda saydığım sınaî sektörlerin üretim maliyetlerini oluşturan değişik faktörler var. Bunlar arasında doğal gaz ve elektrikten oluşan enerji harcamaları, işgücü ve hammadde maliyetleri önemli ağırlıklar oluşturuyor. Makine imalatı, metal işleme, döküm ve seramik – toprak sanayileri gibi sektörlerde lojistik (taşıma) bir diğer önemli gider kalemi olarak bu saydıklarıma ekleniyor. Özellikle yüksek ağırlık ve hacme sahip ürünlerin yurt dışına karayolu ile ulaştırılması birim maliyet bazında rekabet edebilirliği zorlayan önemli unsurlardan birisi olarak görünüyor. Güneydoğu Asya’nın mallarımız karşısında artan fiyat rekabeti gücünü hatırladığımızda, lojistiğin birim maliyete olan olumsuz katkıları gerçeğini bir kez daha kavrıyoruz.

Bugün Türkiye’nin Güneydoğu Asya ülkelerinin fiyat avantajı karşısındaki en önemli kozu, lojistik açısından Avrupa’ya yakınlığıdır. Türkiye; kalite, marka ve inovasyon (yenilikçilik) unsurları yanında yakınlıktan kaynaklanan lojistik kozunu daha iyi kullanmak zorundadır. Ama bu kozun iyi değerlendirilmesi için –yüksek akaryakıt fiyatları dikkate alındığında– karayolunun iyi bir seçenek olmadığı ortadadır. Çözüm, deniz ve demiryolu taşımacılığının geliştirilmesidir. Bu ihtiyaç, Eskişehir için de geçerlidir.

Bir örnek vermek isterim. Yenilenebilir enerji türlerinden olan rüzgârdan yararlanmak üzere rüzgâr tribünleri üretilmektedir. Bu teknoloji ve sektör tüm dünyada hızla gelişmektedir. Eskişehir imalat sanayinin de bu tribünlerin parçalarını üretmesi mümkündür (-ki bazıları halen üretiliyor). Ama sıradan parçaların bile 5-50 ton ağırlığında olduğu bu sektördeki malların karayolundan taşınması zahmetli ve yüksek maliyetli olmaktadır. Benzer tartışmayı umut bağladığımız raylı sistemler için yapabiliriz. Bu olumsuz durum; Eskişehir’de makine imalatı ve toprak – seramik sanayilerinde yıllardır yaşanmaktadır.

İşte; son iki günkü yazılarımda dile getirdiğim Eskişehir’in denize bağlantısının (Eskişehir – Gemlik veya Mudanya demiryolu bağlantısının) önemi bunlardan kaynaklanmaktadır. Bugün Eskişehir’de yönetici olan, bu kentte iş yapan ve bu şehrin sorumluluğunu duyan herkesin bu hattın ve iki ucundaki lojistik tesislerin yapımı için çaba içinde olması gerekir.

Bu şehrin geleceğinden sorumlu olan her atanmışa, seçilmişe ve siyasiye “Eskişehir ekonomisinin denize bağlantısı için ne yaptın?” diye sormak ve bu konunun takipçisi olmak vatandaş olarak görevimizdir.

Kent, Tasarım ve Gelecek

Kent, Tasarım ve Gelecek

Gürcan Banger

Adında “eski” sıfatı bulunmasına rağmen bugünkü Eskişehir yerleşiminin tarihi çok eski sayılmaz. Hiç kuşkusuz; antik çağlarda Porsuk Çayı etrafında kurulmuş yerleşimler vardı; ama Eskişehir’in günümüzdeki şekliyle kuruluşu 11’inci yüzyılı bulur. 1000’li yıllar sonrasındaki yerleşim öncelikle Odunpazarı’nda başlar. Odunpazarı’ndaki geleneksel yerleşmenin seçimi ile ilgili bir hikâye anlatılır. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım şöyle bir şeydi. Yerleşmek üzere bu yöreye gelenler Odunpazarı’na ve Porsuk kıyısına ağaç dalına birer kaz asarlar. Odunpazarı’ndaki kazın daha geç bozulması üzerine bu bölgeye yerleşmeye karar verirler. Hikâyenin doğruluğu konusunda kanıt bulmak kolay değil. Ama en azından yerleşimin bir mantığa dayandırılması açısından anlamlı…

Bizim yerleşim geleneğimizden daha çok kendiliğindenlik hâkimdir. Çoğu zaman kent kendi kendine büyür. Kentsel dönüşüm ise ancak doğal afetlerle gerçekleşir. Anadolu’daki pek çok kentin dönüşüm hikâyesinin ardında depremler, yangınlar ve sel felaketleri vardır. Bu tarzımızı hala sürdürdüğümüzün farkındasınızdır.

Aslına bakarsanız sadece kentleşme konusunda değil bu kaderciliğimiz. İnşaat kalitesini de doğal afetlerle test ediyoruz. Yıkılmazsa kaliteli, yıkılırsa bozuk ve çürük… Özetle; felaketlere endeksli bir yaşam modelimiz var. Bir felaket oluşmadan doğru yolu bulmamız mümkün olamıyor.

Sözün kısası kentleşme anlayışımız bunca yıldır sel, yangın, deprem ve savaş gibi doğal ve sosyal felaketlere göre yön bulmuş. Kentleşme deyince, bundan sadece konutları değil; aynı zamanda alt yapı sistemlerini de kastediyorum: Su şebekeleri, elektrik dağıtımı, doğal gaz sistemleri, karayolları vb…

Kentleşme konusunda ikinci büyük ve geleneksel engelimiz, daima kötü yerel yönetimlerin yapılanması olmuş. Pek çok dönemde yerel yönetimlerdeki zayıflıklar doğrudan kentin yapılanmasına ve dönüşümüne yansımış. Yerel yönetimlerin siyasetten ve rantiye ilişkilerden etkilenmesi kurumsallaşmasını önlemiş. Her gelen kendi döneminde kendi yandaş ve paydaşlarına bazı avantajlar dağıtmış, belediyeler her dönem seçimi kazanan parti ve grubun çıkarlarına göre yönlenmiş; sonuçta söz konusu kent de plansız ve programsız bir yönde büyümüş.

Plansız, programsız dediğime bakıp yanlış bir kanıya kapılmayın. Her dönemde kâğıt üzerinde plan adı altında yazı ve çiziye dökülmüş dokümanlar hazırlanmış olabilir. Sonuçta uygulamanın kimin yararına işlediğine dikkat etmek gerekir. Yerel yönetimin kurumsal tutarlılık ve kalite unsurlarına bakmak gerekir.

Türkiye’de günümüzde yaşanan kentleşme sorunlarının büyük çoğunluğu geçmişten devir alınan olumsuzluklardır. Ama yerel yöneticilerin bir kent vizyonuna sahip olamamalarının da bu sorunların varlığında ve sürekliliğinde ciddi katkıları vardır.

Bugünkü görünüm, bana kentin geleceğinin hâlâ sağlıklı bir gelişim vizyonuna oturmadığı konusunda ciddi ipuçları veriyor. Sanki kozmetikle daha fazla ilgileniliyor. Kentin hızlı büyümesiyle birlikte kentin doğru bir gelişme çizgisine de oturtulması gittikçe zorlaşıyor.

Kentin gelişimi
Dünya kentleri ile ülkemizdeki kentleri birlikte incelediğimizde bazı karşılaştırmalar yapma fırsatımız doğuyor. Eskişehir’in kentsel gelişme çizgisinde yerinin doğru tespit edilmesi geleceğinin doğru belirlenmesi açısından önemli.

Gelişme yönelimi açısından iki tür olgudan söz edebiliriz: Merkez kent ve uydu kent. Bir Dünya kenti olmak Eskişehir için yakın bir hayal olarak kurulamaz. Uydu kent olmasını asla istemeyiz. Ama kendi bölgesinde bir merkez olabilmesi son derece olağandır.

Merkez kent
Merkez kentlerin gelişiminde iki ana unsur var. Birincisi, merkez kentlerin gelişiminde ivmeli olarak artan dış ilişkiler önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de hızlı gelişme eğilimi gösteren tüm illerde dış ticaret gelirlerinin ciddi faktör olduğunu gözlemliyoruz.

Bu bağlamda Eskişehir’in doğru gelişme yönelimini yakalayabilmesi için dış ticaretini artırması aklımıza gelebilecek seçeneklerin ilkidir. Demek ki, dış ticarette mal ve hizmet olarak satabileceğimiz ürün karmalarının bulunması, var olanların geliştirilmesi özel bir önem arz ediyor. Yeni fırsat alanlarının bulunup geliştirilmesi için çevremizde gördüğümüzden daha fazlasına kafa yormamız gerekiyor.

Kırsal alanlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen Eskişehir’in bir büyüme çizgisi yakaladığı ortada. Bir büyüme yönelimine giren kentlerin başına gelen sosyal göç olgusu ise merkez kentlerin ikinci özelliği olarak ortaya çıkıyor.

Gerekli önlemler alındığı takdirde kentin kalabalıklaşmasının ciddi sakıncaları olmayabilir. Ama gerekli gelişme planları uygulanmadığı durumlarda yeni iş sorunlarıyla birlikte konut sorunlarının da oluşması beklenen bir durum.

Kent ve göç
Mevcut durumda Eskişehir, kendi taşrasından veya başka illerden aldığı sosyal göçü emebilecek yeterli mekanizmalara sahip değil. Hızlı bir biçimde yeni iş alanlarının yaratılabildiğini söyleyemeyiz. Sanayinin tüketemediği fazla işgücü, hizmetler sektörüne akıyor ve bu sektörde ciddi anlamda şişkinlik yaratıyor.

Hizmetler sektörünün aşırı şişmesi, kişi başına düşen gelirin yetersizliği ile birlikte sokak-mafya ilişkilerini besleme riskini taşıyor. Şu an Eskişehir’deki görece huzuru fazla abartmamak gerekir; özellikle genç işgücünü uzun vadede istihdam edememenin yeni ciddi sorunlar yaratabileceğini hatırlamak gerekir. Giderek büyüyen istihdam sorununu çözmek için bilinen yaklaşımlar yanında yeni yaratıcı çözümler için çaba sarf etmeliyiz.

İstihdam sorununun tek başına bir sorun olarak algılanması da bir başka yanlış olur. Kentin mekânsal gelişimi ile istihdam sorununa yönelik geliştirdiğimiz çözümlerin uyumlu olması bir zorunluluk. Bu ve benzeri konularda kentin gelişiminde etkileri olabilecek kurum ve kuruluşların birlikte çözümler üretmelerinde yararlar var.

Metropoliten sorunlarımıza çözüm bulmakta geciktiğimizde sorumlularını çevremizde bulamayabiliriz ama yaşanamaz bir merkez olarak bu kent burada tüm olumsuzluklarıyla var olmaya devam eder.

Kentlilik Bilinci

Kentlilik Bilinci

Gürcan Banger

Bugünkü yazımda çok andığımız ama özünü daha az bildiğimizi düşündüğüm bir konudan söz etmek istiyorum: Kentlilik bilinci. Bir sivil toplum sunuşu vesilesiyle değişik kaynaklardan yararlanarak yaptığım araştırmanın konsantre bir özetini vereceğim.

Kent; tarihin farklı dönemlerine ait fiziksel, sosyal ve kültürel katmanların üst üste kurulması sonucu oluşan fiziksel, mekânsal ve sosyal bir ortamdır. Kent, sadece fiziksel mekânlar toplamı değil; fiziksel, sosyal ve ekonomik değerler bütünüdür. Özetle; kent, insan tarihinin farklı bir aşamasına işaret eder. Kentlerin kuruluşu, uygarlık tarihinin önemli dönüm noktalarından birisidir. Kentlerle birlikle yeni yoğunlaşmaların ve mekânların ortaya çıkması yanında yepyeni ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal ilişkiler oluştu. Muhtemelen kentlerin oluşumu ile bu değişim iç içe; bazı durumlarda neden kimi durumlarda ise sonuç ortaya çıktı.

Kent, onu oluşturan fiziksel, sosyal ve ekonomik değerlerin fiziksel mekândaki anlatım aracıdır. Kentlilik; bireylerin (hatta kurum ve kuruluşların) kentte yaşamanın gerektirdiği koşul ve normları anlamış, özümsemiş ve benimsemiş olmalarıdır.

Kentlilik bilinci, kentte yaşayan bireylerin (örgütsel yapıların) kente özgü tutum ve davranışlar sergilemeleri, birer kentli birey / aktör / paydaş olduklarının farkında olmaları ve buna uygun davranmaları anlamına gelir. Kentlilik bilinci oluşumunun başlıca koşulu, bireylerin yaşadıkları kent ile (kentteki diğer bireyler, kurumlar ve kuruluşlar ile) anlamlı, güçlü ve sürdürülebilir bağlar kurabilmeleri ve kendilerini yaşadıkları kentin bir parçası gibi hissetmeleridir.

Sosyal göç veya diğer sosyo-ekonomik değişimler nedeniyle kentlerde farklı sosyal sınıflar arasındaki fiziksel ve sosyal sınırlar belirginleşmektedir. Sonuçta; kolektif kent kültürünün oluşması gerçekleşmemektedir. Kolektif kent kültürünün oluşmaması kentli bireyin ve kentlilik bilincinin oluşmamasına yol açan önemli faktörlerden biridir. Kentte yaşayanların kentlilik bilinci geliştirebilmeleri için, öncelikle kentsel yaşam kültürünün oluşturulmasına, bireylerin sosyal ve kültürel anlamda eğitilmelerine, kent kültürü edinmelerine gerek vardır.

Kentlilik bilincinin oluşumu için üç temel yaklaşım öngörülmektedir: 1- Kentin tarihi ve kültürel değerlerinin farkına varmak, 2- Kentin fiziksel, kültürel ve sosyal (sürdürülebilir) dönüşümünü gerçekleştirmek, 3- Kente aidiyet duygusunu hissederek kenti sahiplenip korumak.

Kentliler arasında kolektif bellek oluşumu, kentlilik bilincinin gelişiminde bir diğer önemli faktördür. Kolektif bellek, beraberinde kentlilerin yaşadıkları yere aidiyet hissi ile bağlanmalarını ve orayı sahiplenmelerini getirecektir. Kolektif bellek oluşumu, kentin tarihsel sürekliliği olan ve içinde yaşayanlar için anlam ifade eden bir yer olmasıyla ilişkilidir. Kentlilerin yaşadıkları fiziksel çevreye ilişkin zihinlerinde biriktirdikleri ortak anılar, paylaştıkları değerler ve inanışlar, kolektif bellek oluşumuna yardımcı olur.

İnsanların ilişki kurabilecekleri, bağlanabilecekleri ve aidiyet hissedebilecekleri, kendileriyle özdeşleştirebilecekleri, hatırlayacakları ve özleyecekleri yerler, kentsel yaşam kalitesine sahip olan mekânlardır. Kentsel yaşam kalitesine sahip mekânlar, aynı zamanda kentteki bireylerde ve bu bireyler arasındaki farklı kuşaklar arasında ortak bilinç ve kolektif bellek oluşumunda etkili olacaktır.

Kentin geçmişine ışık tutan ve kültürel birikimin önemli bir kısmını oluşturan tarihi kent mekânlarının korunması ve geleceğe aktarılması, kolektif bellek ve dolayısıyla kentlilik bilinci oluşumunun ön koşullarından biridir.

Kentlilik bilinci oluşumunda etkili olan bir diğer unsur, kentle ilgili verilecek her türlü karara o kentte yaşayanların katılımının sağlanmasıdır. Kent; kendisini yönetenlerden daha çok, orada yaşayanlarındır. Katılımcı yaklaşım, kentlilerin kentin planlanma, biçimlenme, yönetilme ve denetlenme süreçlerine aktif katılımı sağladığında kentsel yaşam çevresinin daha iyi düzenlenebileceği ilkesine dayanmaktadır. Birey, biçimlenmeye ilişkin kararları etkileyebildiği ve denetleyebildiği bir fiziksel çevrede kendini daha rahat hisseder. Katılım; bireyin içinde yaşadığı çevreyi benimsemesine, kendisini o yere ait hissetmesine, o fiziksel çevreye karşı sorumluluk duymasına neden olur; böylece kentli birey oluşur. Kentteki gelişmelere aktif katılım, güçlü toplumsallık bilinci oluşumunun önemli aşamalarından birisidir.

Kentlilik bilinci yüksek bir toplumun oluşumu için kentteki sosyo-kültürel yaşamın zenginleştirilmesi ve bu aktif kentsel yaşama kentteki tüm kesimlerin katılımın sağlanması gerekir. Böyle bir süreçte önce kent kültürü gelişir; ardından kentlilik bilincinin oluşumunun yolu açılır.

Bir kentte toplum içinde birey olarak davranmayı öğrenmiş ve bir yaşam biçimi olarak benimsemiş, kentte yaşamanın gerektirdiği koşulları özümsemiş kentli bireylerin varlığı, kentlilik bilincinin gelişmişliğinin göstergesidir.

Kentin yönetiminden sorumlu yöneticiler var. Ama unutulmamalı ki; kent yöneticilerini kendilerini temsil etmek üzere vatandaşlar seçiyor. Bir kentin gerçek sahibi o kentte yaşayanlardır. Bu nedenle kent yöneticilerinin öncelikle adına hareket ettikleri insanları dinlemeye, anlamaya ve onlara hesap vermeye duyarlı olmaları gerekir. İşte; halkın katılımı bu nedenle önemli, değerli ve vazgeçilmezdir.

Kaynaklar:
• Yard. Doç. Dr. Gaye Birol; Kenlilik Bilinci ve Balıkesir’den Yarım Asırlık Bir Örnek: Yeni Çarşı Deneyimi
• TC Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Kentleşme Şurası 2009
• TC Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Kentsel Gelişme Strateji Belgesi ve Eylem Planı Hazırlanması Projesi KENTGES
• Meriç Başoğlu, Kentlilik Bilinci Davranış Listesi
• Gürcan Banger, Dergi ve gazete makaleleri; İnternet site ve blogları.

Kayıt Dışılık, Yasa Dışılık ve Kent

Kayıt Dışılık, Yasa Dışılık ve Kent

Gürcan Banger

Daha okula gittiğimiz ilk yıllarda vergi vermenin kaçınılmaz bir yurttaşlık ödevi olduğunu öğrendik. Ama neden düzenli ve görece yüksek vergi verenlerin biteviye denetlendiğini, vergi kaydı bile olmayanların ise neden izlenmediğini öğrenemedik hala. Yöneticiler, denetim konusunda yurttaşlık görevini yerine getirmede zaten istekli olanlara uyguladıkları denetim baskısını, ne yazık ki kentin yasadışı unsurlarına uygulamıyorlar.

Yasa ışı, kayıt dışı
Yasadışı kent, ilkokulda yurttaşlık dersinde okuduğumuz kurallara uygun olmayan kent unsurlarıdır. Bunların arasında kayıtdışı ekonomik ilişkilerin özel bir yeri var.

Kayıtdışı ekonomik ilişkilere örnekler ararsanız; mali kaydı olmadan ticaret yapmak veya yapılmasına aracı olmak bunların başında gelir. Bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmadan çalışan insanların durumu da kayıtdışı ekonomi, bir başka deyişle yasadışı kent kavramı içine girer. Mafya tipi ilişkiler ise kayıtdışının sadece bir başka görünümüdür. Ekonominin yasadışı olan tüm bu bölümlerine marjinal sektör, kayıtdışı sektör veya informel sektör dendiğini duymuşsunuzdur.

Ekonomik ve sosyal gelişmesinde değişik türden sorunlar olan bazı ülkelerde kamu yöneticileri ile kayıtdışı ekonomi arasında tespiti pek de kolay olmayan ilişkiler gelişir. Adam kayırma, rüşvet, kendi yakınlarına kamu kaynaklarını talan ettirme gibi eylemler, kayıtdışının kamu ile iç içe geçmişliğini gösteren sadece birkaç örnektir.

Bir seçenek söyleyiş olarak informel ekonomi de diyebileceğimiz kayıtdışılık, azgelişmiş ülkelerde ülke ekonomisinin yaklaşık yüzde 50’sine ulaşabilmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise ayrı bir ekonomik sektöre veya kent mekânlarında yerine getirilen ayrı bir kayıt dışı sosyal ilişkiler ağına denk düşmektedir. Türü ve niceliği ne olursa olsun, kayıtdışılığın bir diğer bağlantısının güncel siyaset olduğu kolayca bilinir.

Özetle; kentteki kayıtdışılığın boyutları, o kentin vizyonunun ve dolayısıyla o kentin geleceğinin belirlenmesinde son derece etkili olur. Kayıt dışına geçit verdikçe kenti yasadışılığa biraz daha itmiş oluyoruz.

Göç ve değişim
Genelde yasa dışı kent olarak özetlediğim kayıt dışı kent ekonomisi ve mekân olarak kent ilişkilerine baktığımızda tanıdık tespitler görüyoruz. Bunların bazıları, yasa dışılığın nedenlerini oluştururken, kimileri sonuç olarak ortaya çıkıyor. Pek çok sosyal ve ekonomik olayda olduğu gibi, sonuçlar daha sonraki olayların nedenleri arasında yer alıyor.

Önemli olan, herhangi bir anda kentin zaman kesitini aldığınızda, yasadışı kenti oluşturan gerçek nedenleri, görünür nedenlerden ayırabilmek. Tabii ki, devamında kaynak sorunların üzerine giderek yasa dışılığı yok edebilmek.

Artık kayıt dışı ekonominin ana kaynağının, sosyal göç olduğu konusunda kimsenin kuşkusu kalmadı, sanırım. Kırdan kente, Doğu’dan Batı’ya, karadan denize, azgelişmişten çok gelişmişe doğru oluşan sosyal göç, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenin birincil kaynak sorunları arasında yer aldı. Ne yazık ki, bu konuya müdahale etmesi gerekenler, oy derdi ile “kıllarını bile kıpırdatmadılar”.

Sosyal göç, ilerleyen yıllarda kendini ülkede açık ve gizli işsizlik olarak ifade etti. Göçle gelen yoksul insanlar, kendilerine kent sokaklarında yeni bir ekonomik yaşam ürettiler. Bunların bazıları, işgal ettiklere kamu ve özel arazilere yaptıkları gecekondulara tapu alarak zenginleşme yolunda hayli mesafe aldılar. Şimdi o gecekonduların pek çoğunun yerinde çok katlı apartmanlar var. Sosyal göçmenlerin bazılarını ise Kurtlar Vadisi türünde TV dizilerinde mafya tiplemeleriyle hatırlamaya devam ediyoruz. Ve tabii ki, iş bu kadarla kalmadı; yıllarca kandırılarak, yanıltılarak oyları değişik siyasi partilere aktarılan göçmenler, sonunda kendileri siyasetin içinde yer alarak siyasal erke ortak oldular. 1990’lara gelindiğinde kır, kenti teslim aldı.

Bugün sosyal ve ekonomik kurumların pek çoğunda yer alan eksiklik, zayıflık ve geriye gidişin altında göç sosyal gerçeğinin olduğundan hiç kuşkumuz olmaması gerek.

Böyle olmayabilirdi. Batı’da gerçekleştiği gibi ilerletici bir sosyal durum oluşması için ülke sanayisinin kırdan gelen göçü emmesi gerekirdi. Ama ne yazık ki, göçün başladığı ve yoğunlaştığı yıllarda ülke sanayisi gerekli olgunlukta değildi. Eğer olsaydı; Almanya’da, Hollanda’da, Belçika’da veya Fransa’da gördüğümüz yabancı göçmen görünümünün ülkede de oluşması gerekirdi. Avrupa ekonomisi, göç eden kırın yoksul insanlarını dönüştürdü ve kendine yeni türden bir kentli yurttaş tipi yarattı. Bizim kentlerimiz bunu yaratamadı.

Avrupa’da yaşayan Türklerin, eskiden olduğu gibi yoğun biçimde Türkiye’ye gelmedikleri, döviz transfer etmediklerinden söz ve şikâyet ediliyor. Bunun nedeni, basit. Çünkü onlar artık Avrupalı oldular. Yaşam biçimlerini de Avrupalılarınkine uydurdular. Dün dündü, bugün ise bir başka gün.

Bugün kentlerimize göz attığımızda işgücünün, üç ayrı kesimde (sanayi, ticaret ve hizmetler olarak) tasnif edildiğini görüyoruz. Sanayi sonrası toplum olarak tanımlanan bilgi toplumunun özellikleri arasında hizmetler kesiminin yüzde 60’ları geçen büyüklüğü dikkati çeker. İlginç bir biçimde bizim kentlerimizde görünen durum da budur. Ama ne yazık ki, hizmetler kesiminin bu büyüklüğü, bilgi toplumu aşamasına geçtiğimizden değil, sosyal göçle gelen insanların hizmetler kesimini gizli işsiz olarak şişirmelerindendir. Sosyal göç ve bunun kentteki etkileri bugün de sürüyor.

İşsizlik
Kentte açık ve gizli işsizliğin yüksek oranlarda olması bir yana; formel “yasa içi” iş alanlarındaki ücretlerin cazibesini yitirmesi ile kayıt dışı iş alanları yeni çekim merkezleri haline geldi. Göç sonrasında hemşeri-hısım-akraba ilişkileri ağında yerlerini alabilen göçmenler, daha yüksek gelir tabakalarına geçebilmek gerekli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Balkan ülkelerinden birisine yaptığım seyahat sırasında devletin mafyaya karşı zora dayanan bir savaş açtığını, çok sayıda mafya şef ve üyesinin yok edildiğini öğrenmiştim. Daha sonraki değerlendirmelerde bürokrasi ve mafyanın entegrasyonunundan söz eden tartışmalar dinlemiştim. Bir anlamda bürokrasi mafyalaşarak devletin gücünün başka mafya unsurları tarafından kullanılmasına izin vermiyordu.

Kentteki kayıt dışı / informel ekonomik ilişkilerde de benzer gelişmeler oluyor. Göçün ilk aşamalarında kayıt dışı sektörlerde iş yapmak kolay iken (kayıt dışı iş alanlarına giriş-çıkış kolaylığı varken) sonraki dönemlerde bu, mümkün olmuyor. Daha önce informel sektöre girenler, elde ettikleri rantı paylaşmak istemediklerinden yeni girişlere izin vermiyorlar. Bu konuda bazı işlerin sadece belli bölge, yöre veya illerden göç etmiş kişiler tarafından yapılması tespiti doğrulamaktadır.

Ülkemizdeki göçü tanımlarken bir noktaya dikkat etmek gerekir. Batı’da endüstrileşme sürecinde sanayi, tarım işçisini talep etmiştir. Bir anlamda kent, kır işçisini kendine çekmiş ve kentli olarak dönüştürmüştür. Bizim durumumuzda ise kır, insanları kente itiyor. Bu nedenle sıklıkla belirttiğim gibi; kentin sorunlarını çözmek isteyen anlayış, öncelikle ve kaçınılmaz biçimde kırın sorunlarını çözmek zorundadır.

Bitirirken
Her kentte değişik fonksiyonları yerine getiren kamu birimleri var. Ama sanırım, kente bir bütün olarak bakabilecek bir mekanizma yok. Eğer bunu merkezi idarenin yerel temsilcileri olan üst düzey devlet memurları veya yerel yönetimlerin yüksek yöneticileri yapacaklarsa, bu bakışı bugüne kadar gerçekleştiremedikleri ortada. Kamu yönetimi, kenti bir bütün olarak algılayamıyor, bu nedenle bütünsel çözümler de geliştiremiyor.

Kentteki kamusal yönetim, orman yerine tek tek ağaçları görmeye devam ettiği sürece kentin boşluklarında, karanlık köşelerinde yasa dışılık yaşamaya devam edecektir.

Sermaye, Kent Rantı ve Siyaset

Sermaye, Kent Rantı ve Siyaset

Gürcan Banger

1970’li yıllarla birlikte küresel sermaye gerçeğini daha net kavradık. Bu süreç (küresel sermayenin gelişimi), 1980’den sonra başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de kent yerleşimlerini de etkilemeye başladı. Türkiye ekonomisinin büyük paydaşının İstanbul olduğunu ve İstanbul’daki hareketlerin tüm kentsel ekonomileri etkilediğini düşünürsek Eskişehir gibi Anadolu kentlerinin etkilenmesine şaşırmamak gerekir.

1980’ler itibarıyla İstanbul, küresel sermayenin Türkiye’ye giriş kapısı oldu. Bu tarihten başlayarak Anadolu kentlerinin İstanbul’a olan bağımlılığı, uluslar arası sermayeye eklemlendi. Ama hemen bu görünümün düne ait olduğunu ve yakın gelecekte bu görüntünün belli oranda değişeceğini söylemeliyim. Yakın vadede uluslar arası sermayenin pivot ayağı İstanbul’da kalmak üzere Eskişehir’in de aralarında bulunduğu bazı illerde doğrudan yerleşeceği ve yapılanacağı kanaatindeyim.

Kent sistemi
Kent bileşenleriyle, ilişkileriyle bir sistemdir. Kentsel sistemin değişik düzlemlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Örneğin kentin ekonomik, siyasal ve ideolojik düzlemlerin bir bileşimi olduğundan söz edebiliriz. Bu düzlemlerin özellikleri ve kalitesi, özelde kentsel mekânı, genelde kent sistemini belirler. Silik ve niteliksiz düzlemler, kalitesiz bir kent oluşturur.

Eskişehir’in mekânsal büyümesinin bir yağ damlası modeli olduğu uzmanlarca bilinir. Yağ damlası modeli, kendiliğinden gelişmenin önemli göstergelerinden birisidir. Bu gösterge, kenti oluşturan düzlemlerin kalitesizliğinin bileşkesinden başka bir şey değildir. Bu üç kalitesiz düzlemin oluşturduğu kentsel mekân ve kentsel sistemin kaliteli olmasını beklemek hayalcilikten bile ötedir.

Tüketim kenti
Kentsel sistemin oluşumunda ekonomik düzlemin önemli ve etkin belirleyiciliği vardır. Kentlerin varoluş nedenlerinin başında tarım dışı üretim gelir. Özetle; ekonomik düzlemin asli unsuru üretimdir. Fakat kapitalizmin ilerleyen aşamalarında kentler, üretim mekânları olmaktan çıkarak tüketim mekânları olmaya başlıyorlar. Eğer söz konusu kentin üretim yapısı sağlam ve sağlıklı ise kapitalist tüketim sürecinin yükünü daha kolay karşılayabiliyor.

Değişen manzara
Kentlerin gelişmesi ile birlikte sanayi üretimi öne çıkarken kırsal alanlardaki atıl işgücünü sanayi sektörlerine çektiği bilinir. Son yıllarda sanayi yanında hizmetler sektörünün de önemi artmıştır. Hizmetler sektörünün Eskişehir gibi ekonomilerde yerine getirdiği işlevlerden birisi, sanayinin tüketemediği işgücü fazlasını gizli işsizlik biçiminde içine almak, emmektir.

Kentlerin gelişmişlik sırası, üretimin ne kadarının o kentte yapıldığının da bir göstergesidir. Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte bazı kentlere üretim pastasından daha az pay düşmektedir. Üretim pastasının azalması ile kent, bir üretim merkezi olmaktan çıkıp bir tüketim mekânı haline dönüşmektedir.

Eskişehir sanayisinin yakından incelenmesi, kentin müşteri sadakati yaratan vazgeçilmez yeterli sayıda ürünü olmadığını, ancak başka kentlerde üretilen pastaya katkılarda bulunduğunu göstermektedir. Yan sanayi olarak nitelenebilecek tüm sektörler için durum budur. Tekstilde Çin’in ucuz işgücü ile bir seçenek yaratması gibi ülkedeki başka kentlerin daha uygun seçenekler yaratması durumunda Eskişehir ciddi kayıplara uğrayacaktır. Teşvik Yasası’nın yarattığı tehdit bunlardan birisidir. Bölgesel kalkınmada merkez il olma şansını yitirmemizin önemi buradadır.

Tüketim kenti olmak
Tüketim kenti olma eğilimi gösteren yörelerde gözlenen yönelimlerden birisi, yeni kent bölgelerinin ve konut alanlarının oluşmasıdır. Tüketim için gerekli olan altyapının oluşması, uzun vadeli kredilerle konut sahibi olma süreçlerinden geçmektedir.

Tüketim kenti olma yöneliminin bir diğer göstergesi ise bu tüketimin yapılmasını sağlayacak olan yeni mekanizmaların gelişmesidir. Anlaşılan, daha önce Eskişehir’in kaynaklarını İstanbul üzerinden elde eden küresel sermaye, bu kez kendisi Eskişehir’e gelerek kaynak transferini yurtdışına doğrudan yapacaklardır.

Güçbirliği
Görünen o ki, şu ana kadar olup bitenin dışında Eskişehir’de olağan sınai ve ticari yollarla sermaye birikimi olmayacak; olan da hareketlenmede isteksiz görünüyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet eliyle sermayedar yaratma girişimini andıran güçbirliği ile sermaye ve girişimci yaratma hayalimiz de vizyonsuzluktan ve sosyal sermaye düşüklüğünden gerçekleşmeyecek. (bilindiği gibi; sosyal sermayenin düzeyini karşılıklı güven, birlikte iş yapabilmek ve ortak çalışma yetkinlikleri belirliyor.)

Diğer yandan kapitalist gelişme ilerledikçe kentsel mekân da bir sermaye haline dönüşüyor. Bu nedenle kentsel mekânın, değişik tür ve boydan kent rantiyelerinin saldırısına uğramaya başlaması son derece olağan…

Kent toprak ve mekânlarının talan edilmesi sürecinin odağında daima siyaset var. Eskişehir’de kimi kamu arazi ve mekânlarının gerek özelleştirme gerekse ihaleler yoluyla talan edilme eğilimlerinin altında sağ-sol ayrımı olmaksızın siyasetten güç alan yeni kent rantiyeciliğinin olduğundan hiç kuşkum yok. Anlaşılan, Eskişehir’de kapitalist sermaye birikimi kent mekânının talan edilmesiyle oluşum sürecine girmek üzeredir.

Beklendiği gibi; ilerleyen dönemde kent mekânı, üretim yapılan bir alan olmaktan çıkarak her an daha çok tüketim merkezi olan mekânın bizzat kendisinin bir değerli meta olduğu biçime dönüşmekte. Eskişehir’in kent merkezindeki aşırı yoğunlaşmanın ve rant artışının arkasındaki sosyal ve ekonomik gerçek budur.

Bu süreçte yeni yaşam mekânları geliştirerek kent rantını düşürme görevinin yerel yönetimlere düşmesine rağmen buradaki kimi yöneticilerin yerel paydaşlarıyla birlikte öncelikle kendilerinin ranttan pay alma derdine düştüklerini gözlüyoruz. Deyim yerindeyse; kapitalist zaman, akması gerektiği gibi talan ruhuyla akarak kentin sermaye birikimi sorununun çözümüne geleneksel rantiyecilik damgasını vuruyor. Sağ-sol adına ahkâm kesenler, kent rantının talibi kendi patronları olunca ağızlarını bıçak açmıyor, birdenbire sus-pus oluveriyorlar.

Eskişehir’de Kent Merkezini Yorumlamak

Eskişehir’de Kent Merkezini Yorumlamak

Gürcan Banger

Bugün Eskişehir, hâlâ Köprübaşı adını verdiğimiz tek kent merkezi ile yaşıyor. TOKİ konut bölgeleri gibi denemeler henüz bir otel-kent görüntüsü vermenin ötesine geçemedi. Çok-boyutlu, çok-amaçlı ve çok-fonksiyonlu alt-kent fikri, Eskişehir’in gündemine henüz yeterince giremedi. Her sabah ve her akşam, insanlar kitleler halinde kentin bir bölgesinden başka bölgelerine taşınmak zorunda kalıyorlar. Hafif raylı ulaşım projesini Köprübaşı merkezli bir sıkışıklığa mahkûm eden fikrin altında da hala tek kent merkezi anlayışı yatıyor.

Eskişehir’in kentsel dönüşüm açısından bir kalkış noktasında olduğu kanaatindeyim. Sonuçta ya düzgün bir kalkış olacak ya da kent bir kez daha akılcı bir dönüşüm için ayağa kalkamayacak biçimde olduğu yere oturacak. Akılcı bir kentsel dönüşüm için öncelikle tek kent merkezi fikrinden uzaklaşmamız bir zorunluluk gibi…

Aralarında ulaşımın kolaylaştırıldığı çok fonksiyonlu alt-kent fikrinin, merkezdeki kent rantını düşürmesi yanında konut sorunlarının çözümünü kolaylaştıracağı ve ticarete mekânsal derinlik kazandıracağı görüşündeyim. Bu nedenle kentsel projelerimizi asla kent merkezindeki rantı daha fazla artırıcı yönde biçimlendirmememiz gerekir. Bir örnek vermek gerekirse; örneğin Atatürk Stadyumu kent merkezinden kaldırılıp bir başka yöreye taşınacaksa, bu alanın değerlendirilmesi kent rantını merkezdeki sıkışıklığı artırmayacak biçimde olmalıdır. Özetle; şu anki kent merkezindeki yoğunluğu dışa doğru boşaltmalıyız.

Kentsel gelişim
Dünya ile ülkemizdeki kentleri birlikte incelediğimizde; bazı kıyaslamalar yapma imkânı doğuyor. Eskişehir’in kentsel gelişme çizgisinde yerinin doğru tespit edilmesi ve geleceğinin doğru belirlenmesi açısından önemli…

Pek çok kentte gördüğümüz bir durum var. Kentsel gelişme yönelimi açısından iki tür olgudan söz edebiliriz: Merkez kent ve uydu kent. Çok-ilişkili ve çok-boyutlu kent olmak, Eskişehir için yakın bir hayal olarak kurulamaz. Uydu kent olmasını asla istemeyiz. Ama kendi bölgesinde bir merkez olabilmesi son derece olağandır.

Merkez kentlerin gelişiminde iki ana unsur var. Birincisi, merkez kentlerin gelişiminde ivmeli olarak artan dış ilişkiler önemli bir yer tutuyor. Türkiye’de hızlı gelişme eğilimi gösteren tüm illerde dış ticaret gelirlerinin ciddi faktör olduğunu gözlemliyoruz. Bu bağlamda Eskişehir’in doğru gelişme yönelimini yakalayabilmesi için dış ticaretini artırması aklımıza gelebilecek seçeneklerin ilkidir. Demek ki, dış ticarette mal ve hizmet olarak satabileceğimiz ürün karmalarının bulunması, var olanların geliştirilmesi özel bir önem arz ediyor. Yeni fırsat alanlarının bulunup geliştirilmesi için çevremizde gördüğümüzden daha fazlasına kafa yormamız gerekiyor.

Kırsal alanlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen Eskişehir’in bir büyüme çizgisi yakaladığı ortada… Bir büyüme yönelimine giren kentlerin başına gelen sosyal göç olgusu ise merkez kentlerin ikinci özelliği olarak ortaya çıkıyor. Gerekli önlemler alındığı takdirde kentin kalabalıklaşmasının ciddi sakıncaları olmayabilir. Ama gerekli gelişme planları uygulanmadığı durumlarda yeni iş sorunlarıyla birlikte konut sorunlarının da oluşması beklenen bir durum…

Mevcut durumda Eskişehir, kendi taşrasından veya başka illerden aldığı sosyal göçü emebilecek yeterli mekanizmalara sahip değil. Hızlı bir biçimde yeni iş alanlarının yaratılabildiğini söyleyemeyiz. Sanayinin tüketemediği fazla işgücü, hizmetler sektörüne akıyor ve bu sektörde ciddi anlamda şişkinlik yaratıyor.

Hizmetler sektörünün aşırı şişmesi, kişi başına düşen gelirin yetersizliği ile birlikte sokak-mafya ilişkilerini besleme riskini taşıyor. Şu an Eskişehir’deki görece huzuru fazla abartmamak gerekir; özellikle genç işgücünü uzun vadede istihdam edememenin yeni ciddi sorunlar yaratabileceğini hatırlamak gerekir. Giderek büyüyen istihdam sorununu çözmek için bilinen yaklaşımlar yanında yeni yaratıcı çözümler için çaba sarf etmeliyiz.

İstihdam sorununun tek başına bir sorun olarak algılanması da bir başka yanlış olur. Kentin mekânsal gelişimi ile istihdam sorununa yönelik geliştirdiğimiz çözümlerin uyumlu olması bir zorunluluk. Bu ve benzeri konularda kentin gelişiminde etkileri olabilecek kurum ve kuruluşların birlikte çözümler üretmelerinde yararlar var.

Metropoliten sorunlarımıza çözüm bulmakta geciktiğimizde bunun seçilmiş ve bürokrat sorumlularını çevremizde bulamayabiliriz ama yaşanamaz bir merkez olarak bu kent burada var olmaya devam eder.

Kentin vitrini, yoksulluk ve sosyal adalet
Eskişehir’deki Köprübaşı gibi semtler ilgili kentin vitrinidir. Kent, orada, o vitrinde pazarlanır. Özellikle İstanbul, Ankara gibi metropollerden gelen ‘entel-dantel’ heyetlere kentin bu vitrini gösterilir ve kent adına prestij kazanılır. Kentin dış semtleri ne haldedir bilinmez. Kenti çepeçevre saran görece daha yoksul dış mahalle ve sokakların hizmet alıp almadığı konusunda yerel basında yer alan az sayıdaki şikâyetin dışında da haberimiz olmaz. Oralarda yaşayan yoksul insanlar ancak seçim zamanlarında hatırlanırlar; ancak başlarına bir felaket geldiğinde medyada yer alırlar.

Muhtemelen kent planlaması, kentte yaşayan insanların yoksulluğunun giderilmesinde birinci elden etkili bir araç olamaz. Ama bir kentteki imkânlar, o kentin sunduğu hak ve olanaklar o kentte yaşayan tüm bireylere benzer ölçülerde ulaşabilmelidir. Hizmetlerin ulaşmasındaki sıkıntılar, o kentin yoksulluğunun bir başka ifadesidir. Bir kentin performansını değerlendirirken sadece kentin vitrinine takılıp kalmak, o kenti vitrinden ibaret yapmaya çalışanların tuzağına düşmek demektir.

Örneğin bir kentin merkezinde çok görkemli bir görsel gösteri binası yapmanız, bu binanın tüm gösterilerde tüm koltuklarının satılması, kent ölçeğinde başarıyı yakaladığınız anlamına gelmez. Bu olanaktan yararlananların sosyo-ekonomik katmanlar arasında nasıl dağıldığı da en az işin kendisi kadar önemlidir. Kent olanaklarının bölüşümünün adil olması gerekir.

Mimarlık, Kent, İletişim ve Demokrasi

Mimarlık, Kent, İletişim ve Demokrasi

Gürcan Banger

“Bir Dünya Mimarlık Günü Geçti” başlıklı yazıma cevap; TMMOB Mimarlar Odası Eskişehir Şubesi ile Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden Yard. Doç Dr. Ayşen Çelen Öztürk’ten geldi. Oda Yönetim Kurulu Sekreter üyesi Dünya Mimarlık Günü ile ilgili olarak Oda’nın yaptığı programdan söz etmiş. Sayın Öztürk ise bu programda yer alan panel hakkında bilgi vermiş. İki değerli insana da nazik ilgilerinden dolayı teşekkür ederim. Sanırım; yaşadığımız kentteki kişi ve kuruluşlar olarak iletişime daha fazla önem ve ağırlık vermek zorundayız.

Dünya Mimarlık Günü ile ilgili yazıyı yazarken aklımda iki temel fikir vardı: Birincisi; kentin bütününü ilgilendiren konularda bir kamusal alan fikrini oluşturup yaygınlaştırabilmek. Tabii ki; bu çerçevede kamusal alan sayılabilecek mekânları ve mekân kullanımlarını oluşturmak…

İkinci konu ise artık temsili demokrasinin (dolayısıyla kentsel konularda yönetici büyüklerimizin açıklamalarının) yeterli olmadığı, halkın doğrudan katılımının sağlanacağı mekanizmaların oluşturulması… Kısacası katılımcı demokrasi… Bugün mevcut olan mekanizmaların bu konuda son derece yetersiz olduğu ortada… Ayrıca bu mekanizmaları işleten kişi ve kuruluşların da katılımcı demokrasi konusundaki bilgi ve deneyimleri yeterli değil. Çoğu zaman bu mekanizmalar kişisel ikbal ve makam beklentilerine feda ediliyor.

İletişim
Kent söz konusu olduğunda konuşan, görüşen, kararlar üreten, yönetime ve denetime katılan bir sosyal anlayış ve vatandaşlık ruhu yaratmamış gerekiyor. Buradaki anahtar kavramlardan birisi iletişim.

İletişim, “duygu, düşünce veya bilgilerin mümkün olan her türlü yolla başkalarına aktarılması” demek. Birincisi; iletilen bilginin bir göndericisi, bir de alıcısı var. İkinci olarak; hem gönderen hem de alan iletilen bilgiyi anlıyor.

Sözcük olarak iletişim kadar fazla kullanmasak bile; her gün içinde yer aldığımız olgulardan bir diğeri ise siyasal iletişim. Siyasal nedenlerle belli bir hedefi gerçekleştirmek üzere bir topluluğa bilgi aktarılması sürecine ‘siyasal iletişim’ deniyor. Anlaşıldığı gibi; siyasal iletişim, bir ikna çalışması. Dolayısıyla iletişimi başlatanın kim olduğundan daha çok; içeriği ve hedefi önem kazanıyor.

Yeri gelmişken; siyasal iletişimle ilgili, ama kamuoyunda fazla bilinmeyen bir kavramdan daha söz etmek isterim. Kimi zaman bireyler, düşünceleri ve görüşleri hakkında iletişimde bulunmak istemezler. Zihinlerindeki kendi gerçeklerini ifade etmedikleri durumlar olur. Böylesi ortamlarda kamuoyu araştırmaları doğru sonuçlar vermez. Bir örnek olarak; kişinin, içinde yaşadığı topluluğa hâkim olmuş genel kanaatleri bildiği, kendisi bundan farklı düşündüğü halde genel kanaatle çatışmamak için fikrini açıklamadığı durumu gösterebiliriz. Kişi, soyutlanmama veya yaptırıma uğramama adına görüşünü kamusal alanda açıklamaz veya sözleri tam olarak gerçek kişisel düşüncesini ifade etmez. Böyle bir durum, ‘suskunluk sarmalı’ olarak isimlendiriliyor. Bu teorinin yaratıcısı bir Alman siyasal bilimcisi olan Elisabeth Noelle-Neumann’dır.

Yakın zamanlarda ‘mahalle baskısı’ başlığı altında yapılan tartışmaları hatırladığımızda; ‘suskunluk sarmalı’ konusunu da daha iyi kavrayabiliriz. Noelle-Neumann’ın bu teorisi, insanların her zaman kendilerini net ve saydam olarak ifade edemediklerinin önemli bir açıklamasıdır. Dolayısıyla toplumsal ortak paydanın ve sosyal uzlaşmanın oluşacağı bir ‘kamusal alan’ yaratmanın hiç de kolay olmadığını doğrulamaktadır. Demokrasi ve hoşgörü kültürünün derinleşemediği toplumumuzu dikkate aldığımızda, suskunluk sarmalı gerçeğini bir kez daha derinden kavrıyoruz.

Bir toplumda demokrasi kültürünün gelişmesi ve tüm kurumlar anlamında derinleşmesi için iletişimin tüm araçlarıyla zenginleşmesi gerekiyor. Daha fazla kitap, dergi ve gazetenin yayınlanması yanında okunma yoğunluğu ile sayısının artırılması şart. Hiç kuşkusuz; bu tespitin bir sivil toplum ve kamu politikası halinde gerçekleşmesi süreci hızlandırıcı etki yapacaktır. Suskunluk sarmalından kurtulup gerçek anlamda ‘iletişim kuran’ bir toplum olmanın adımlarından birisi budur.

Düşünür Noelle-Neumann, suskunluk sarmalı teorisini kararsız ve yön değiştiren oylar konusunda yaptığı çalışmalar sırasında üretmiştir. Pek çok kamuoyu araştırmasında kararsızların ‘birinci parti’ olarak çıkması, bu kavramın ve arkasındaki gerçeklerin ne denli önemli olduğunu doğrulamaktadır.

Suskunluk sarmalını kırmak, kırılmasını sağlamak gerekiyor. Bu yönlü çalışmalar soluklu, azimli ve uzun dönemli olmak zorunda. Toplum ve ülke konusunda sorumluluk duyan her bireyi ilgilendiren bir konu bu…

Sorun Nerede?
Kentle ilgili konularda ana fikir, yönetici büyüklerimizi ya da birtakım uzmanları dinlemek yanında kentin bütününü konuşan bir toplum haline getirebilmekte. Aksi durumda “Ben yaptım oldu” ya da “Ben bilirim; ne lazımsa yaparım” türünde katılımcı olmayan anlayış ve uygulamalardan kurtulmamız mümkün değil.

Sözün kısası; toplumu ve yurttaşları konuşmayı, görüşmeye teşvik edeceğiz; buna uygun mekanizma ve mekânları geliştireceğiz; ufkumuzda da tam katılımlı demokrasi anlayışı olacak. Gerisi hikâye… Dinle, eve git, yat ve uyu; sabah olduğunda geriye bir şey kalmasın. Zaten yıllardır bunu yapmıyor muyuz?

Küreselleşme, Rekabet ve Kent

Küreselleşme, Rekabet ve Kent

Gürcan Banger

Günümüz dünyasının iş konularında dayattığı olgulardan en önemlisi rekabet oldu. Artık işletme sahibi ya da yöneticisinin koltuğunda oturup müşteri bekleyeceği zaman çoktan geçti. Küreselleşme ile birlikte adeta zaman daha hızlı akıyor. Ürünler daha çabuk eskiyor ya da taklit ediliyor. Her an yeni rakipler pazara girip piyasa oranından ve kârlılıktan pay alıyorlar. Ayrıca yeni çağın rakipleri sadece coğrafi yakınlıklardan değil, dünyanın başka noktalarından da ‘bizim’ sandığımız pazarlara uzanıveriyorlar. İşte; bu nedenlerden dolayı firmalar daha yenilikçi, daha esnek, daha çevik, sözün kısası daha rekabetçi olmak zorundalar.

Küreselleşmenin getirdiği sonuçlardan bir diğeri kentlerin birer ekonomik, sosyal ve kültürel figür olarak öne çıkışları oldu. Bu gerçek ile birlikte kentlerde sanki birer ekonomik işletme imiş gibi çağın sert rekabet ortamı içinde yer aldılar. Bu rekabet sürecinde yarışın ön saflarında yer alamayan kentler, barındıkları işletmelerin ticari ve sınaî rekabette geri kalmalarına katkı koydular. Gerçi kentlerle işletmelerden hangisinin öncelikli etkisinin olduğu biraz tavuk – yumurta açmazına benzese de; kesin olan şu ki, kentler arası yarışta geri kalan yerleşimlerin atalet ve zafiyeti yerel ve bölgesel firmaların performansına olumsuz katkılar yaptı. Dolayısıyla sınaî ve ticari geri kalmışlığın faturasını sadece o kentin iş dünyasına kesmek doğru değil; bu sürecin ilk elden sorumluları arasında ilgili kentteki merkezin yerel yöneticileri ile yerel yönetimlerin seçilmişleri de var.

Bir yerleşimin kentler arası yarışta yer almasının bir başka boyutunu kentsel dönüşüm oluşturuyor. İç veya dış dinamikler nedeniyle çekim merkezi haline gelen bir kent, bu albeniyi artırmak için bir dönüşüm ihtiyacı içine giriyor. Özellikle yerel yönetimler eliyle denenen dönüşüm çalışmaları bazen yapısal olabilirken, pek çok durumda yüzeysel (adeta sabun köpüğüne benzeyen) dönüşüm ve değişim çalışmaları görüyoruz.

Dünyadaki iyi örneklere baktığımızda; kentsel dönüşümün; yaşam çevresinin kalitesi, insana verilen değer, sosyal adalet ve tüm vatandaşların kentin imkânlarından hakça yararlanmaları gibi gerçekten seçkin ilke ve hedeflerle donatıldığını görüyoruz. Ülkemizde ise kentsel dönüşüm öncelikle bazı kişi ve gruplara çıkar sağlanması üzerine kurgulanıyor. Bu süreçte siyasetin rant dağıtan mekanizmaları ön plana çıkıyor. Kentin kendisinin bile bir siyasal mücadele alanı haline dönüşmesinde siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin rant elde etme veya kentsel iktidarı elde tutma adına rant dağıtma çabaları var. Bu süreçte rant kollayıcılar, çoğu zaman kendilerine gerekli ‘rantiye’ desteğini kentin diğer ekonomik ve sosyal paydaşları arasında bulmakta hiç de zorluk çekmiyorlar. İşin daha ilginç yanı, bu haksız soygun sürecine karşı çıkacak yeterli sayıda ‘kahraman’ da bulunamıyor.

Tekrar küreselleşme konusuna dönelim. Küreselleşmenin sert rekabet ortamında bir işletmenin durumunu yeterli bulup olduğu yerde ve büyüklükte kalmasının mümkün değil. Buna benzer bir biçimde; belli büyüklüğe erişmiş bir insan yerleşiminin de ‘kendisini yeterli bulma lüksüne’ sahip olmadığını söyleyebiliriz. Küçülmek ve mevzi kaybet istemeyen her kent, kendi farklılığını yaratarak kendi özgün büyüme modelini üretmek zorunda. Uzak ve yakın çevremizdeki örneklere baktığımızda; büyüme modelinin tek unsurlu (tek eksenli) olmaması gereğini de kavradık. Sektörel krizlerin kentleri hızla erozyona uğrattığını pek çok örnekte yakından izledik. Dolayısıyla bir kentin kendini ‘üniversite kenti’ veya ‘turizm kenti’ ya da ‘sanayi kenti’ olarak konumlandırması yeterli olmuyor; bir pazarlama karmasının oluşması krizlere karşı dayanıklılığı artırıyor.

Bir yanlışa işaret etmenin zamanı geldi. Gelişmiş ülkelerde ekonominin sektörel dağılımına bakıldığında; hizmetler sektörünün hızla öne çıktığını görüyoruz. O tür ülkelerde bu durum, bilgi çağının bir gereği olarak ve gelişmenin bir türev sonucu şeklinde ortaya çıkıyor. Ama bundan; hizmetler sektörü bizatihi geliştirilirse ulusal, bölgesel veya yerel ekonomi olarak daha gelişkin bir hale ve ileri düzeye gelineceği sonucu çıkarılamaz. Bir sektörel çeşitlendirme yaparak (örneğin sanayi ve hizmetler sektörleri arasında dengeli bir dağılımı özendirerek) bu mantık yanlışına düşmenin önüne geçilebilir.

Sanayisiz bir kent ekonomisi düşünemiyorum. Yerel yöneticilerin sanayiye ilgi göstermediği bir kent ekonomisinin başarılı olabileceğini hayal dahi edemiyorum. Benzer bir biçimde kendini yeni endüstriler alanında geliştirmeyen ve gelişen sınaî sektörlerde kendisine yer aramayan bir kent ekonomisinin uzun dönemde başarılı olabileceğine de inanmıyorum. Bu nedenle rekabette kendine iyi bir yer bulmak isteyen bir kentin, yeni türden endüstrilerin gerektirdiği bilim, teknoloji ve ar-ge altyapısını hazırlaması gerekiyor. Dolayısıyla yaşanabilir bir kent; parklar, eğlence mekânları gibi bir donanım yanında ar-ge merkezleri, teknoparklar ve bilim müzelerine de sahip olmalı.

Son olarak; bir kenti oluşturma ve geliştirme görevi, o yerleşimin yöneticilerine olduğu kadar orada yaşayan paydaşlara aittir. Katılımı zorlamayan halkın, şikâyete hakkı da olmaz.