Referandumun Sonucu Ne Olur?

Referandumun Sonucu Ne Olur?

Gürcan Banger

Memlekette iki tür kaygı ve merak var. Bir grup günlük iaşesini elde edip evlad-ü ayale ekmek götürme derdinde. Bir diğer grup ise “İktidarı nasıl olur da ele geçiririz?” derdinde… Gerçekte bir üçüncü grup daha var. Ekmek derdini önüne koyanlar dışında kalan ‘siyaset saflarına’ doğrudan müdahil olmayan bir başka bölüm ise “Memleket elden gidiyor” ya da “Din elden gidiyor” vaveylalarının peşine takılmış siyasal rantçıların dümen suyunda debeleniyor.

İşin özeti şu ki; çirkin, yararsız ve verimsiz siyaset, memleketin ve halkın gündemini rant ve çıkar arayışına eklemlediği kendi yarattığı sorunlarla işgal edip duruyor. Doğrusu; medya da kendi tiraj ve reyting beklentileriyle bu çirkin sürece çanak tutmaya devam ediyor.

Arka plan ne olursa olsun; karşımızda bir gerçek durum var. 12 Eylül’de Anayasa değişikliklerini konu alan bir referandum yapılacak. “Evet” ya da “Hayır” oylarının durumuna göre ülkenin hal ve gidişinde değişiklikler olabilir.

Referandum sonuçlarına iki ayrı noktadan bakmak gerekli: Birincisi, sonucun “Evet” veya “Hayır” çıkması; ikincisi ise oyların dağılımı… Bu iki sonuç hem iktidarın hem de muhalefetin davranış modelini kaçınılmaz biçimde etkileyecek.

Hiç kuşkusuz; referandumun nasıl sonuçlanacağı konusunda sosyal algılarımız önemli. Ama sonucun kestirilmesi hususunda en önemli veriyi, konuyla ilgili olarak ciddi araştırma kuruluşlarının yaptığı kamuoyu soruşturmalarından alıyoruz. Özellikle düzenli tekrarlanan kamuoyu anketleri, kişisel izlenim ve algılarımızla birleşince önemli öngörülere vesile olabiliyor.

Referandum ile siyasal eğilimler ve beklentiler konusunda düzenli kamuoyu soruşturmaları yapan kuruluşlardan birisi Sonar Araştırma. Haziran 2011 içinde yayınlanan yazılarımdan birisinde Sonar’ın Mayıs 2011 anketini ele almıştım. Bu kuruluşun Ağustos 2011 araştırması, Mayıs’ta yapılmış olana göre değişen ipuçları veriyor. Araştırmanın sonuç raporunu incelemekte yarar var.

Anket, aralarında Eskişehir’in de yer aldığı 25 ilde yapılmış. Ankete katılımcı seçiminde kırsal alanlara (ilçe, belde ve köylere) yüzde 20 dolayında pay ayrılmış. 1-9 Ağustos 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen çalışmada 4000 kişiye yüzyüze sorular sorulmuş.

Anketin genel sonuçlarına bakıldığında; “Hayır” diyenlerin oranı yüzde 51, “Evet” diyenlerin oranı ise yüzde 49 olarak sınırda bir durum görülüyor. Erkeklerin yüzde 53’ü, kadınların ise yüzde 45’i “Evet” şeklinde cevap vermişler. Dolayısıyla erkeklerin yüzde 47’si, kadınların yüzde 55’i “Hayır” cevabı vermiş.

“Hayır” oranı büyükten küçüğe doğru; Mersin, Muğla, Denizli, Balıkesir, İzmir, Aydın, Tekirdağ, Adana, Antalya, Ankara, Eskişehir ve Manisa’da “Hayır” oranı “Evet” oranından daha yüksek. Bu illerde referandum sorusu “Hayır” cevabı almış görünüyor.

Diğer yandan “Evet” oranı büyükten küçüğe doğru; K.Maraş, Ş.Urfa, Gaziantep, Erzurum, Trabzon, Konya, Diyarbakır, Kayseri, Hatay, Kocaeli, Samsun, İstanbul, Bursa’da “Evet” oranı “Hayır” oranından yüksek. Bu illerde (anket sonuçlarının doğruluğu ölçüsünde) vatandaşın tercihinin “Evet” yönünde olduğu izleniyor. Mevcut iktidarın nimetlerinden bol miktarda yararlanan Konya ile Kayseri’nin (hatta Gaziantep’in) “Evet” grubunda yer alması hiç şaşırtıcı bir sonuç değil.

Anket için seçilen 25 il içerisinde “Evet” oylarının en yüksek olduğu ile yüzde 84 ile K.Maraş ve en düşük olduğu il ise yüzde 25 ile İçel… Dolayısıyla “Hayır” oranı İçel’de yüzde 75’e ulaşırken K.Maraş’ta ancak yüzde 16’da kalıyor.

Eskişehir’i merak edenler için biraz ayrıntı vereyim. Ankette Eskişehir’i temsilen yaklaşık yüzde 2 dolayında katılımcı seçilmiş. Eskişehir’den katılanların yüzde 61’i “Hayır”, yüzde 49’u ise “Evet” demiş. Eskişehir’i sosyal ve siyasal olarak tanıyanlar için kolay bir sonuç olarak Eskişehir’in referanduma “Hayır” diyeceğini öngörmek hatalı olmaz.

Referanduma verilen cevaplar için yaz dilimi dağılımlarına da bakmakta yarar var. 18-24 yaş dilimi yüzde 46 oranında “Evet”, yüzde 54 oranında “Hayır” öngörüsünde bulunmuş. Arada ciddi bir fark olmasa da gençler “Hayır” deme eğiliminde gibi görülüyorlar. 25-34 ile 45-54 yaş dilimlerinde “Evet” ve “Hayır” oyları yüzde 50’de eşit gözleniyor. 35-44 yaş dilimi yüzde 55 ile “Evet” derken 55-64 ve 65 yaş üstü dilimlerle “Hayır” oyları yüzde 56-57 gibi oy oranları ile “Evet” tercihlerini geçiyor. Özetle; orta yaş “Evet” oyuna yakınken genç ve ileri yaş dilimleri “Hayır” tercihine daha yakın görülüyor.

Partiler açısından bakıldığında; “Evet” oylarının AkParti seçmeni ile CHP’nin yüzde 7’si, SP’nin tamamına yakını, MHP’nin yüzde 25’i ve BBP’nin çoğunluğundan oluştuğu görülüyor.

2011’de (belki de daha erken bir tarihte) önümüzde bir erken seçim var. Referandum süreci de genel seçimin gidişatını ve sonucunu etkileyecek. Durumun genel seçim açısından nasıl göründüğünü yarınki yazımda ele alacağım.

Referandumun Sonucu Ne Olur? – 2

Referandumun Sonucu Ne Olur? – 2

Gürcan Banger

Konsensus Araştırma firmasının Haziran 2011 içinde yaptığı referandum anketi sonuçları, o anki durumun yüzde 54 “Hayır”, yüzde 46 “Evet” dolayında olduğunu gösteriyordu. Sonar Araştırma’nın Ağustos 2011 soruşturması ise durumu yüzde 51 “Hayır” ve yüzde 49 “Evet” olarak veriyor. Hiç kuşkusuz; oy oranlarında genel başkanların meydan konuşmaları, medyadaki açıklamaları ve ‘ağızdan kaçıveren’ cümleleri etkili oluyor.

Şimdiye kadar olan gelişmeler, (“Hayır” ihtimali daha yüksek olmakla birlikte) dağılımın yüzde 45 – 55 aralığında “Evet” ya da “Hayır” lehine olacağını gösteriyor. Bu durumun açıklaması, referandum sonuçlarının siyasal iktidarın tutum ve davranışlarını ve siyasal tercihlerini fazlaca etkilemeyecek şeklinde olabilir. Özetle; eğer oy oranları yüzde 45 – 55 aralığında oluşursa, referandum sonucu ne olursa olsun iktidar politikalarında ciddi bir değişim görmek mümkün olmaz.

Siyasal duruma bir de genel seçim oy tercihleri açısından bakalım. Sonar’ın Mayıs 2011 araştırması ile ilgili en ilginç durumun; oyların AkParti, CHP ve MHP’de kümeleşmesi olduğunu belirtmiştim. Mayıs’ta üç partinin oy oranı yüzde 82 dolayında idi. Konsensus’un Haziran 2011 sonuçları üç partinin toplamının yüzde 83 olduğunu gösteriyordu. Son olarak Sonar’ın Ağustos 2011 sonuçları ise AkParti, CHP ve MHP toplamının yüzde 82 olduğunu söylüyor. Dolayısıyla (yüzde 4-5 oy oranında kalması beklenen BDP’yi bir yana koyarsak) yakın ve orta vadede ülkenin geleceğini bu üç partinin belirlemeye devam edeceğini söyleyebiliriz.

Sonar’ın Ağustos 2011 anketine göre; ham sonuçlar AkParti’nin yüzde 33, CHP’nin yüzde 28, MHP’nin yüzde 12 dolayında olduğunu gösteriyor. Kararsızlar ve görüş belirtmeyenler dağıtıldığında ise AkParti yüzde 37, CHP yüzde 31, MHP yüzde 14 dolayında oy alacak şeklinde görünüyor. Sonar’ın Mayıs ayı ile karşılaştırıldığında; AkParti’nin yüzde 5 dolayında yükseldiğini, CHP’nin yerinde kaldığını, MHP’nin ise yüzde 5’lik bir kayba uğradığını görüyoruz. (Bu arada karşılaştırma olması açısından 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde il genel meclisi oylarının AkParti yüzde 38, CHP yüzde 23, MHP yüzde 16, DTP yüzde 6, SP yüzde 5 şeklinde olduğunu belirteyim.)

Bu sonuçlar ile Sonar Araştırma uzmanlarının yaptığı yorum raporda (aynen) şöyle verilmiş: “AKP’nin %37 oranının, yaklaşık 16 puanı Kürt kökenli vatandaşlarımızdan geliyor. Bu durumda, Türk seçmenden %20 alması, AKP’nin birinci parti olmasına yetiyor. CHP’nin güçlenmesi ve referandum süreci, bir kısım MHP ve SP seçmeninin AKP’ye kaymasına neden olmuştur.”

Sonar Ağustos 2011 kamuoyu soruşturmasının diğer partilerle ilgili yorumları ise şu şekilde verilmiş: “Az da olsa, MHP seçmeninin bir bölümünün, AKP’ye yöneldiği gözlenmiştir. CHP, 2 aydır ulaştığı oy oranını korumuş, ancak birinciliği AKP’ye kaptırmıştır. CHP’nin yeni lideri ile uzlaşamayan bir grup sosyal demokrat, seçmen ve parti örgütü DSP’nin oyunu yüzde 3’lerde korumaktadır. BDP’de oy kaybı gözlenmektedir. Partinin kongre süreci ve CHP’nin güçlenmesi, (bir süre önce %5’lere ulaşan) SP seçmeninin yarısını AKP’ye yönlendirmiştir. Bir süredir %2’lerde seyreden DP, bu kez %3 oy oranına çıkmıştır.)”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı olduğu sıralarda yapılan anketler 2011 genel seçim sonuçları açısından bir CHP + MHP koalisyonunu işaret ediyor gibiydi. Ağostos’ta ulaştığımız nokta ise AKP’nin tek başına hükümet olmaya devam etme ihtimalini güçlendirmiş görünüyor. Diğer yandan her ne kadar yüzde 45 – 55 aralığında bitebilecek referandum oylaması siyasal iktidarı fazlaca etkilemeyecek olsa da; yeni bir siyasal konjonktürün oluşması daima mümkündür. Zayıf siyasal hafızalı toplumlarda her an yeni gündemlerin oluşması ve seçmenlerin bir uçtan diğerine savrulması beklenen bir durumdur.

“Referandumun Sonucu Ne Olur?” diye başlarken şunları yazmıştım: “Memlekette iki tür kaygı ve merak var. Bir grup günlük iaşesini elde edip evlad-ü ayale ekmek götürme derdinde. Bir diğer grup ise ‘İktidarı nasıl olur da ele geçiririz?’ derdinde… Gerçekte bir üçüncü grup daha var. Ekmek derdini önüne koyanlar dışında kalan ‘siyaset saflarına’ doğrudan müdahil olmayan bir başka bölüm ise ‘Memleket elden gidiyor’ ya da ‘Din elden gidiyor’ vaveylalarının peşine takılmış siyasal rantçıların dümen suyunda debeleniyor.”

Ülkenin gerçeklerini ifade eden ipuçları da anketin sonuçları arasında yer almış. Ankete katılanlara en önemli sorunlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplar şöyle: İşsizlik ve istihdam yüzde 74, Ekonomik sorunlar ve pahalılık yüzde 65, terör olayları yüzde 63… Siyaset erbabı ise birinin boyu, diğerinin soyu ile uğraşıyor. Millet ekmek derdinde; siyasetin ise keyfi yerinde… Gerçekten insanlar layık oldukları şekilde mi yönetiliyorlar?

2011’de Siyasal İktidar Değişecek mi?

2011’de Siyasal İktidar Değişecek mi?

Gürcan Banger

Son yazılarımda satır aralarında 2011’in Türkiye açısından bazı ‘yeni durumlar’ anlamına geldiğini ifade etmeye çalışıyorum. Bunlardan bazıları değişen dünya durumu, kimileri ise iç konjonktür ile ilgili. Hiç kuşkusuz; iç ve dış dinamiklerin değişiyor olması kadar devletin, toplumun ve ekonominin de bu yeni durum karşısında nasıl bir pozisyon alacağı ve ne türden bir tepki modeline sahip olacağı da önemli. Küresel krizin artçı şoklarının devam etmesinin beklendiği, Avrupa Birliği ekonomilerinde yeni sorunların yaşanmaya başlandığı, içeride etnik terörün tırmanışa geçtiği ve 2011 Genel Seçimleri’nin yapılacağı bir ortamda ulusal, bölgesel ve yerel öngörülere ihtiyacımız var. Tabii ki; bu öngörülere bağlı olarak da A ve B (belki de C planları) gerekiyor.

Öyle anlaşılıyor ki; ihracatımızın önemli bir bölümünü yaptığımız Avrupa ekonomisi, 2011’de zor bir yıl geçirecek. Bunun etkileri, farklı ölçeklerde bizim ekonomimizi de etkileyecek. (Geçen hafta “Avrupa Nereye?” başlıklı yazımda bu konuya değinmiştim.) Diğer yandan yaşadığımız süreç, ülkede bir siyasal iktidar değişiminin ipuçlarını fazlasıyla vermeye başladı. Kendi adıma; 2011 Genel Seçimlerinin bir siyasal iktidar değişimi anlamına geldiğini düşünüyorum. Bu nedenle de ülkenin seçim sürecinde ve sonrasında (mevcut iç ve dış şartlara bağlı olarak) neler yaşayacağını öngörmeye çalışıyorum.

Sadede gelelim. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (Akparti’nin) yüzde 34 küsur oyla iktidara geldiği 2002 Genel Seçimlerinin öncesinden bu yana kamuoyu anketlerini daha yakında izliyorum. Elimde olan verilere göre her seçim öncesinde tahminler yapmaya çalıştım. Yanıldığım olduğunda nedenlerini bulmaya çalıştım.

Şu ana kadar mevcut bilgiler, 2011 seçimlerinin Akparti’yi dışarıda bırakan bir koalisyon hükümetine işaret ediyor. Anketler bir yana; ekonomik ve sosyal gelişmeler de bana bunu ifade ediyor. Önümüzdeki seçimin Akparti ile Akparti karşıtları arasında bir siyasal mücadele olarak geçeceğini, bundan CHP ve MHP’nin avantajlı çıkacağını, AKP – CHP – MHP dışında ancak bağımsız adaylarla BDP’nin Meclise girebileceği kanısındayım. Yeni kurulan (veya kısa vadede kurulması beklenen) partilerin 2011 seçimlerinde başarılı olacağına dair sağlam veri yok.

Bu kanaatleri taşırken elime Sonar isimli araştırma kuruluşunun Mayıs 2010 kamuoyu anketi geçti. “Türkiye Siyasi Eğilimler ve Beklentiler Araştırması” isimli çalışma, 24-27 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılmış. Sonuçları açısından zaman zaman ifade ettiğim öngörülerimle çakışıyor. Yakın dönemde daha önce incelediğim anketlerle de sonuçlarının benzeşmesi açısından da ilginç.

Aralarında Eskişehir’in de bulunduğu 16 il ve 33 köyde gerçekleştirilen kamuoyu araştırmasında 3000 kişi ile görüşülmüş. Örnek kütlenin belirlenmesin yaş ve cinsiyet gruplarının seçimine özen gösterilmiş. Ankette mevcut partilerin var olduğu birleşik oy pusulası kullanılmış. Diğer yandan Sonar isimli kuruluşun bu tür araştırmalarda ciddi deneyim ve birikimi olduğunu da söylemek lazım.

Anketin verdiği sonuçlara göre oy dağılımı (kesirler yuvarlanarak yaklaşık) büyükten küçüğe şöyle oluşmuş: CHP yüzde 30, Akparti yüzde 29, MHP yüzde 17, BDP yüzde 4, SP yüzde 4, DSP yüzde 3, DP yüzde 2, diğerleri yüzde 4 ve kararsızlar yüzde 6. Kararsız ve görüş belirtmeyenler dağıtıldığında CHP yüzde 32, Akparti yüzde 31, MHP yüzde 19 ve BDP yüzde 4 şeklinde bir dağılım oluşuyor. Ülkede vatandaşın son olarak sandığa gittiği 2009 Yerel seçimlerinden bu yana; Akparti yüzde 7,3 oy kaybına uğrarken, CHP yüzde 9,4 ve MHP yüzde 2,6 oy artışı sağlamış.

Akparti, CHP ve MHP’nin 2009 Yerel Seçimlerindeki (İl Genel Meclisi) oy oranları toplamı yüzde 77 olarak gerçekleşmiş. Sonar’ın Mayıs 2010 anketinde ise bu üç partinin oy oranları toplamı yüzde 82 olarak görünüyor. Bir başka deyişle; bu üç parti dışındaki partilerin oyları (yüzde 5 oranında) azalıyor. Yukarıda söylediğim gibi; oylar, Akparti – CHP – MHP üçlüsünde yoğunlaşıyor. Bir başka deyişle; Akparti ile karşıtları arasındaki mücadelenin yoğunlaştığını ve 2011 seçimini bu yönelimin belirleyeceğini gözlüyoruz.

Bu anketin (ve arada yapılan diğer kamuoyu araştırmalarının) mevcut partiler açısından bir yorumunu yapacak olursak şunları söyleyebiliriz. 1- Akparti, oy kaybetmeye devam ediyor. 2- Kılıçdaroğlu ile CHP ivme kazandı. 3- BDP seçmeninin bir bölümü CHP’ye yönelecek gibi görünüyor. 4- MHP’nin oyları yükselmekle birlikte aynı zamanda oylarının bir bölümünü CHP ve Akparti’ye kaptırmakta olduğu gibi bir izlenim var. MHP bir yandan oy havuzunu doldururken, diğer yandan oy kaçaklarına engel olamıyor. 5- Dindar seçmenlerin oylarının Akparti’de toplaşacağı anlaşılıyor; anket sonuçlarına göre SP’li seçmenlerin tekrar Akparti’ye geri döneceği gibi bir izlenim elde ediliyor. 6- DP seçmeni, oylarını CHP ve Akparti arasında paylaştırıyor.

Anketin en önemli sonuçlarından birisini paylaşarak bitireyim. Bu sonuç, muhtemelen siyasetçilerin ‘iyi’ kavramadıkları gerçeklerin başında geliyor. Ankete katılanların yüzde 73’ü işsizlik ve istihdam sorunlarından, yüzde 68’i ekonomik sorunlar ve pahalılıktan şikâyet ediyor. Medyanın ve siyasetin gündeminden düşmeyen Kürt açılımı yüzde 8, Anayasa değişikliği yüzde 8 ve Ergenekon benzeri konular yüzde 7 oranında ifade edilmiş. İnsanın “Halk nerede, siyaset nerede?” diye sorası geliyor.

Durum budur. Duyması gerekenlere sunulur.

Kent, Seçim, Milletvekili ve Bakan

Kent, Seçim, Milletvekili ve Bakan

Gürcan Banger

Eğer önemli bir değişiklik olmazsa 2011’în son çeyreğinde yeni milletvekillerimiz olacak. Muhtemelen Meclis önemli oranda değişecek. Milletvekili aday adayları şimdiden hazırlıklara başladılar. Partisiz olanlar kendilerine uygun parti seçerken bazıları davet almak için vitrine çıkma gayreti içindeler.

Küreselleşme olgusu herkesin dilinde olan bir kavram… Muhtemelen eski veya yeni, deneyimli veya bu ‘işe’ ilk kez soyunan bir milletvekili aday adayının da bu konuda fikri vardır. Ama genelde konunun bir yönü gözden kaçırılır. Küresel Çağın getirdiği olgulardan birisi, kentler arası rekabettir. Bu süreçte hem ulusal hem de küresel düzeyde her kent, bir ekonomik ve sosyal figür olarak ayakta kalma ve hızlı büyüme çabasına girdi. Artık şirketler gibi şehirler de tüm Dünyada birbirleri ile yarış halindeler.

Kentler arası yarışın varlığını ve şartlarını gözden kaçırmak, kentin hızla pozisyon kaybetmesine neden oluyor. Tökezleyen, zamanında doğru atılımları yapamayan veya gerekli gelecek tasarımını oluşturup doğru stratejileri uygulayamayan kentler silinip yok olma sürecine giriyorlar. Türkiye’ye baktığımızda; kentler yarışını doğru biçimde kavrayan yerleşimlerin hızla yol aldıklarını görürüz. Özetle; atı alan Üsküdar’ı geçiyor, diğerleri ise geride nal topluyor.

Bu yarışta daha ‘iyi’ görünümlü bazı kentlerin, diğerlerinin görece geride olmasını ‘rahatlama’ vesilesi yapmamak gerekir. Yarışta başladığınız nokta kadar hızlanma yeteneğiniz de önemlidir. Fırsatları iyi kullanabilen veya kendine yeni fırsatlar yaratabilen kentler, artan ekonomik ve sosyal büyüme ivmeleri nedeniyle diğerlerini geçme başarısını elde edebilirler.

Bugünkü düzende bir kentin Ankara’da siyaseten güçlü temsili, kentler arası yarış için en değerli hızlandırıcılardan birisidir. Kaynakların çok büyük kısmının devlette toplandığı ve yerelden yönetilebilecek çok fazla olanağın bulunmadığı bir ülkede başkentte siyasi temsilin ve pozisyonel ağırlığın etkili olması doğaldır. Milletvekilleri, seçildikleri kentin Ankara’daki bağlantı noktalarıdır. Mecliste yasama (ve eğer imkân bulurlarsa hükümette yürütme) görevleri dışında, seçildikleri kenti Ankara’da temsil etmek gibi vazgeçemeyecekleri bir görevleri vardır.

Eskişehir açısından geçtiğimiz dönemin vekilleri, yukarıda çerçevesini çizdiğimiz görevlerin yerine getirilmesi açısından başarılı olmuşlar mıdır? Buna rahatlıkla “Evet, başarılıdırlar” demek hiç kolay değil. Belki kendi partililerinin ya da yandaşlarının işlerini takipte başarılı olmuş olabilirler. Ama geçtiğimiz dönemlerde Eskişehir’in olması gerekenin altında destek ve katkı aldığı açık bir gerçektir. Katkı alanlar ile daha az alabilen Eskişehir arasındaki farkı görmek için (iktidarın her anlamdaki desteğine fazlasıyla sahip olan) Kayseri ve Konya’yı incelemek yeterlidir. Bu iki şehrin (Ankara’nın desteğini almadan) sadece kendi iç dinamikleriyle başarılı olduklarını söylemek mümkün müdür? Hâlbuki Eskişehir gibi büyüyebilecek, ulusal ve küresel yarışta yer alabilecek kentlerin önünün açık tutulması gerekir.

Geçtiğimiz seçim kampanyası dönemlerinde nerdeyse tüm adaylar, kentteki sosyal ve ekonomik aktörlerle periyodik toplantılar yapılacağının ve sorunların tespit edilip çözümlerinin takipçisi olunacağının sözünü vermişlerdi. Ama ne yazık ki, dedikleri gibi olmadı. Aynı partiden seçilen vekilleri bile sorun tespiti ve çözüm arayışları için yeterli ölçüde ve katkı yapacak biçimde bir arada göremedik. Geçtiğimiz dönemde uzun zamandır ilk kez bir bakana sahip olan Eskişehir, bu şansını da iyi değerlendiremedi.

Kentler arası yarışın hızlı kentlerinde değişik görüşler arasında uyum ve uzlaşma aranırken, Eskişehir’de gündem çatışma ve uzlaşmaz tartışmalar üzerine kuruldu. Sorunlar, yerel aktörler tarafından ziyaretçi bakanlara ancak 3-5 dakikalık ortamlarda aktarılmaya çalışıldı. Ankara’ya giden heyetleri karşılayıp üst düzey görüşmelerde önayak olan vekilleri göremedik. Başka illerin vekilleri, ilden gelen heyetlerle toplantılar yapıp çözümler ararken, bizimkilerin ne hikmetse daima “Meclis’te çok yoğun çalışma ve programları oldu”. Özetle; vekiller ya Eskişehir’e gelmediler ya da onları Ankara’da bulamadık.

Şimdiye kadar milletvekili aday listelerinde içeriden veya dışarıdan farklı adaylar gördük. Seçilemese bile Eskişehir’i unutmayacağına ‘yemin billâh edenler’ oldu. Bırakın seçilemeyenleri; çoğu zaman seçilenleri bile mum ışığıyla arar olduk. Dolayısıyla bu dönem (nasıl sağlama alacaksak) aday belirlememizdeki ilk koşul, içeriden veya dışarıdan ama kesinlikle Eskişehir’i unutmayacak adayları bulup çıkarmamız gereğidir.

2011 Genel Seçimleri sonrasında (mevcut anket sonuçlarına göre) iktidarda Mecliste grup kuracak biçimde yer bulma ihtimali olan partiler AKP, CHP ve MHP’dir. Eskişehir olarak son dönemde Kayseri ve Konya gibi önemli hizmetler alan iller arasında katılmak istiyorsak; ilimizdeki partilerimiz, listelerine mutlaka Eskişehir’den seçilip bakan olabilecek birikim, kalite ve üstün nitelikte adaylar koymalıdırlar. Aday adayı olacakların da kendilerini bakan olacak biçimde hazırlamaları gerekir. Kentin ihtiyaç ve beklentilerini; aday adaylarının kişisel ikbal arayışlarının önüne koymak zorundayız. Eskişehir’in kendisini sırtlayacak vekilleri ve bakanları olmalı.

Eskişehir’in Mecliste sıra neferi olacak imi timi bellisiz aday adaylarına değil; finans ve yatırımlarla ilgili alanlarda bakan olabilecek nitelikte vekillere ihtiyacı var. Adaylığa soyunanın da, aday belirleyecek olanın da bu gerçeği göz önünde bulundurması kaçınılmaz…

Üretemeyen Yerel Siyaset

Üretemeyen Yerel Siyaset

Gürcan Banger

Son yıllarda siyaset alanının en belirgin özelliklerinden birisi yenilik ve çeşitlilik üretememesi… Bu akamet hali nedeniyle siyasetçiler güncel polemiklerle yetiniyor. Yine aynı nedenle yerel düzeyde siyaset sadece gösteriş esaslı vitrin anlayışıyla yapılıyor. Ne yurttaşların yaşamlarını iyileştirecek projeler var ne de yaşam ortamını geliştirecek yeni fikirler… Proje diye ortaya atılanların kötüsü ülkenin başka şehirlerinden, az daha kötüsü ise yurt dışından kopyalanan kent mobilyalarından ibaret…

Siyasetin (özellikle yerel siyasetin) kalitesini ölçen bir yöntem geliştirsek nasıl bir sonuçla karşılaşırız? Muhtemelen pek iç açıcı bir sonuç olmaz. Bazı kişilere siyasetin kalitesinin ölçülmesi fikri pek somut gelmeyebilir. Ama siyasette kalitenin, vatandaşın istek, talep, beklenti ve gerçek ihtiyaçlarının karşılanma düzeyi olduğunu hatırladığımızda bunu ölçmenin imkânsız olmadığı gerçeğini kavrarız.

Son birkaç yıl içinde dürüst yerel medyanın peşpeşe ortaya çıkardığı bazı yerel yolsuzluk ve usulsüzlükleri hatırlıyorum: Yerel yönetimlerden alınan kayırmalı ihaleler, hazine arazilerini kentin aklı evvellerine peşkeş çekmeler, yapı denetim işlerindeki etik dışı olaylar, siyasetin maaşlı kalemşorları vs… “Her topluluk siyaseten lâyık olduğu şekilde yönetilir” denir ama pek çok açıdan yetkinlikleri olan Eskişehir halkının böylesine seviyesiz bir süreci hak ettiğini düşünmüyorum. Kanımca; bugün Eskişehir’deki yerel siyaset yapılanması ve anlayışı, Eskişehir’in nitelikli ve değişimci yönünün yerel ihtiyaç ve sorunların çözümlerle buluşmasında bir engel oluşturuyor. Bir başka deyişle; Eskişehir’in yerel siyaseti, bir çözüm mekanizması ve vesilesi olmaktan çok, halkın yönetim süreçlerine katılımında bir engeller manzumesi oluşturuyor. Eskişehir’de siyaset, sivil toplumun çok gerilerinde kaldı. Bu nedenle; yenilik ve çeşitlilik üretemeyen siyaset, sivil toplum alanını işgal edip onun ‘etinden, sütünden ve yününden’ yararlanma gayretinde… Kendi niteliksiz olan siyaset, sivil toplumun kanını emerek kendi hastalıklarını da ona bulaştırma aymazlığı içinde.

Yaşadığımız dönemi küresel anlamda öncekilerden ayırt eden özelliklerden birisi, yerel yönetim anlayışındaki değişmedir. Örneğin yerel yönetimlerin uluslararası süreçlerden etkilenmeleri, kentleri küresel bir aktör haline getirdi. Artık kentler, küresel bir rekabet alanı içinde yer aldıklarından yapılanmaları ve yönetilmeleri de bu olguya uygun olmak zorunda. Kentlerin, geçmişin kapalı ekonomi ve kısıtlı ilişkiler dönemine uygun biçimde yönetilmeleri artık mümkün değil.

Bu çağda yerel yönetimi, merkezî yönetimin sıradan bir uzantısı olarak algılamamak gerekir. Kentlerin bir küresel aktör olarak yer aldıkları bir çağda kentleri, merkezin sıradan bir uzantısı olarak anlamaya çalışan anlayışı değiştirmek bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Bu çerçevede bir yandan küresel etkileşim öne çıkarken, diğer yandan da yerel katılımın önemi artıyor. Bu bağlamda yerel yönetimlerin halka karşı sosyal sorumlulukları, hesap verme zorunlulukları ve şeffaf olma gereklilikleri de öne çıkıyor.

Yukarıda çizdiğim çerçeve, bu çağda hiç kuşkusuz yerel yönetimler ile sivil toplumun iç içeliğini artırıcı bir etki yapıyor. Yerel yönetimlerin süreç ve karar oluşumlarında siyasal ayrışmalar yerine sivil vizyon, program ve paydaşlığın öne çıkması bir zaruret halini alıyor. Bu nedenle siyasal partilerin “Al, bu listeyi onayla” anlayışı yerine, yönetim erkinin sivil toplum endeksli olarak oluşturulmasının zamanı geldi diyebiliriz. Bundan sonra sivil toplum (bir başka deyişle vatandaşlar) oy kaynağı olarak görülmek yerine yönetim erkinin birlikte oluşturulacağı paydaşlar olarak algılanmak durumundadır.

Kent yaşamı, çağın gereklerine uygun olarak her an daha karmaşık hale geliyor. Bu süreçte kamu, küresel / ulusal / bölgesel ölçekli sivil toplum unsurları, yerel sivil toplum aktörleri ve özel sektörün sorunlar ve çözümler konusunda daha fazla bir araya gelme ihtiyacı oluşuyor. Bu gerçek, yeni demokratik kurumsallaşma ihtiyaçlarını da birlikte getiriyor. Bu ihtiyacı karşılamak üzere oluşmuş ilk süreçlerden birisi olan kent konseyleri ise henüz hayal kırıklığından öteye geçemedi. Bu haliyle kent konseylerinin siyasetin değişik kanatlarının güç ve üstünlük arayış alanları haline geldiğini görmek üzücü. Bu güdük kent konseyi yaklaşımı, yerel olarak geliştirilmiş yeni yaratıcı mekanizmalarla desteklenmeli. Bu da öncelikle yereldeki aktörlerin görevi…

2010 Kasımı içinde Eskişehir’de itirazlara neden olan kentsel dönüşüm bölgeleri bir kez daha onaylandı. Bu konu üzerine Belediye meclisinde olan tartışmalar kentin ve vatandaşın gerçek ihtiyaçlarını yansıtmak yerine siyasetin kendi tarzı üzerinden siyaseten yapıldı. Bir kez daha; konunun asili olan vatandaşa bir şey sorulmadan vekilleri üzerinden belirlenen dönüşüme onay verildi. Hâlbuki kentsel dönüşüm öncelikle halkın rızası ve onayı demek… Bu anlayış var olduğu sürece halkın katılımı, bir gevezelik olmaktan öteye geçemiyor. Yazık…

Avatar’ın Hatırlattıkları ve Terör

Avatar’ın Hatırlattıkları ve Terör

Gürcan Banger

Yüzüklerin Efendisi, Matrix ya da Avatar gibi büyük ölçüde sanallığa dayalı filmlerden hoşlanmıyorum. Bir zorunlu vesile ile 3 boyutlu Avatar isimli filmi ev sineması ortamında izlemiştim. İnsanlarla insan benzeri uzaylılar arasında geçen bir film… Henüz filmin başlarında bana bir kovboy – Kızılderili filmini hatırlattı. Adeta görüntü, işgalcilerin Kızılderililere yaptığı zulmü gizliyor gibiydi. Kovboy filmlerinde her zaman eli silahlı kahramanın kazandığı gibi bir sonla bitiyor film.

Avatar vesilesi ile vurgulamak istediğim nokta, çoğu zaman olayların gerçek yüzünü görmek için önde bizi ‘meşgul eden’ sanal görüntüden kurtulabilmek… Olayın bu sanal ve yalancı ambalajından kurtulduğumuzda, gerçekleri çok daha iyi görmeye ve kavramaya başlıyoruz. Bu durumun bir başka örneğini 1980 askeri darbesinin öncesinde ve sonrasında yaşamıştık. Şimdi daha iyi kavrıyoruz ki; o dönemde pek çok genç insan, aslında başkalarının oynadığı bir oyunda Avatar halkı (bir başka deyişle Kızılderili halk) rolüne soyundurulmuştu. 12 Eylülün çok sonrasında Türkiye sahnesinde oynanan oyunun, bize görünenden çok daha farklı ve ölçekli olduğunu öğrendik.

Dünya, Türkiye’den ibaret değil. “Ee, ne var bunda?” diyebilirsiniz. Ama ne yazık ki; çoğu zaman bu ülkenin sınırları ötesinde başka bir dünya olduğunu hâlâ öğrenemedik ve kavrayamadık. Kendi iç politika malzememizle yoğrulup giderken, bize ‘seyrettirilen’ sanallığın da farkına varamıyoruz. Örneğin pek çoğumuz, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda 1980’lerin ortalarından bu yana sürüp giden etnik görünümlü mücadelenin dış bağlantıları konusunda dedikodunun ötesine geçemedik. Mevcut kanlı ve acılı durumu, hâlâ bir iç sorun olarak algılamaya devam ediyoruz.

Ne 12 Eylül darbesine neden olan durum bir iç sorun idi ne de ülkenin doğu ve güneydoğusunda sürüp giden can kayıplı silahlı mücadele bir iç meseledir. 12 Eylül, Ortadoğu’da özlemleri olan ve bu nedenle Sovyetler Birliği karşısında üstün gelmeye çalışan ABD’nin Yeşil Kuşak Hareketi’nin bir parçasıydı. Bu senaryo, Türkiye’de 12 Eylül darbesi olarak gerçekleşirken, başka ülkelerde başkaca tezahürleri oldu. Bugün yaşadığımız etnik görünümlü terör de muhtemelen aynı kaynağın, benzer özlemlerinin ifadesi stratejilere ilişkin uygulamalardır. Etnik görünümlü terörü, ne ABD’nin ne de İsrail’in bu bölgedeki beklentilerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Diğer yandan bu can ve kan kavgasını sadece ABD ve İsrail’le ilişkilendirmek, Türkiye’den rahatsız olan başka devletlere adeta haksızlık (!) olur. Terörün zamana, mekâna ve ihtiyaca göre çok sayıda sponsoru, destekçisi ve sırt sıvalayıcısı olur; bunu sıradan mantık yürütmelerle anlamak pek kolay değildir.

Öyle anlaşılıyor ki; Ortadoğu’da beklentilerin ve stratejik planın yeni bir aşamasına gelindi. Bugün gözlediğimiz planlı ve koordineli terör, bu durumun bir göstergesi gibi duruyor. Genelkurmay, geçtiğimiz günlerde terör saldırılarının artacağına dair bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamayı sadece ele geçen bazı terör yandaşlarının itiraflarının yandaşlarına bağlamak eksik olur. Muhtemelen askeri istihbarat, açıklanan öngörüden daha fazla bilgiye sahip olmalı. Bu açıklamayı Başbakan Erdoğan’ın ‘taşeronluk’ suçlaması ile birleştirince Ortadoğu’da ve dış politika alanında ‘yeni bir dönem’ algısını yapabilmek kolaylaşıyor.

Bu yeni dönemde ana çerçevenin genişleyerek etnik kimlik ve Kürtler konusunu aşarak Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir ölçeğe ulaştığını söylemek mümkün. Mesele; önümüzdeki dönemde Türkiye’nin hangi rolleri üstleneceği, kendisi için tasarlanan role istekli olup olmadığı, bu rolün mevcut iktidarla sağlanıp sağlanamayacağı ve hangi iktidar iş başında olursa olsun yeni rol için dünyanın büyük güçleri tarafından Türkiye’nin ‘ihtiyaç uyarınca terbiye edilmesi’ gereği konusu gibi duruyor. Tabii ki; bu bağlamda etnik kimlik ve Kürtler konusuna da genel plana uygun bir çözüm bulunacaktır.

Akşam Gazetesi’nde Deniz Ülke Arıboğan şöyle bitiriyor (gazetenin İnternet sitesinden okuduğum) 20 Haziran yazısını: “Tüm bunların özet yorumu: PKK konusu, nasıl ele alındığına bağlı olarak Türkiye’nin iç ve dış siyasetini önümüzdeki dönemde şekillendirecektir. Temel mesele ne PKK, ne terör, ne derin devlet, ne hukuk, ne kasettir. Konu geleceğimizdir ve aklıselim gereklidir.” Gerçekten konu geleceğimiz ama muhtemelen aklıselimden çok daha fazlası gerekli.

Devleti Soymak, Kamuya Sahip Çıkmak

Devleti Soymak, Kamuya Sahip Çıkmak

Gürcan Banger

Bal nerede ise bilumum haşerat da oradadır. Özellikle Doğu toplumlarında siyasetin devletin soyulması üzerine kurgulanmış olmasının altında kamunun balından alınması hedeflenen pay yer alır. Bu tür toplumlarda siyasal ahlak da bu soygun düzenine göre şekillenir.

Devlet ve ahlak
Ahlak; bir topluluk veya toplum içinde geçerli değer yargıları ile gelenek, görenek ve kurallardan oluşan bir bütündür. Genelde zamana ve mekâna bağımlıdır; bu nedenle sübjektiftir. İnsanlararası davranış kuralları konusunda kendiliğinden oluşmuş bir sosyal reçetedir. Örneğin Latin filozofu Seneca, ahlakı parçadan, bütünün iyiliğine uygun davranmasını bekleyen kurallar dizisi olarak tanımlar. Hukukun oluşmasında önemli kaynaklardan birisi ahlak kurallarıdır.

Günümüzdeki demokrasilere siyaset bilimi açısından baktığımızda; üç ayrı faktör dikkatimizi çeker: Seçmenler, siyasetçiler, bürokratlar (atanmış devlet yöneticileri)… Siyasetçiler, devlet yönetimine sahip olmak için seçmenlerden oy isterler. Seçmenler ise kendilerine uygun taahhütlerde bulunan siyasetçilere oy vererek seçilmelerini sağlarlar. Devlet yönetimine egemen olan seçilmiş siyasetçiler, bürokratlar aracılığı ile devletin işlemesini sağlarlar.

Devlet ahlakı, seçilmiş siyasetçilerin atanmış devlet yöneticileri (bürokratlar) ile karar ve uygulamalarda uymaları gereken kuralları belirler. Bu arada seçilmişlerden beklentileri olan çıkar ve baskı gruplarının (özellikle seçilmişlerin yakın ve yandaşlarının) kuralları zorlayan yaklaşımlarını da unutmamak gerekir. Ayrıca devlet yaşamında, kimi bürokratların kendi atanmış pozisyonlarını korumak için devlet ahlakının sınırlarını zorladıkları bilinir.

Devlet ahlakının temel dayanakları hukukun üstünlüğü ve yasa egemenliğidir. İyi ve düzgün işleyen bir toplumsal sistemde öncelikle bizzat devletin kendisinin, siyasetçilerin, bürokratların, seçmenlerin ve en genel küme olarak yurttaşların hukukun üstünlüğüne inanmaları ve saygı göstermeleri gerekir.

Kamu ahlakı ve sorunlar
Düzgün işleyen bir toplumsal düzenin ana fikri kurallar ve katılımdır. Bir başka deyişle; (devlet de dâhil) toplumu oluşturan unsurlar arasındaki oyunun kurallarının önceden ve katılım ile uzlaşmaya dayalı olarak belirlenmesidir. Bu kurallar yürütme ve denetlemenin ne biçimde yapılacağını, halkın bilgisine nasıl sunulacağını belirler.

Bu kuralların konulmasındaki temel düşünce, siyasetçinin elindeki erki kullanarak yalnız hizmet etmesi; kendisi, yakın ve yandaşları için avantajlar elde etmeye çalışmamasıdır. Aynı şekilde bürokratın devlet içindeki kendi pozisyonunu koruyabilmek için siyasetçinin yörüngesine, çıkar ilişkileri ağı içine girmesini engellemektir. Peki, bu varsayımlar gerçek yaşamda uygulanma şansı bulabiliyor mu? Gerçekten ahlaki bir sosyal düzende mi yaşıyoruz?

İşin gerçek yüzü
Şimdi bir de yakın planımızda görünenlere bir bakalım. Maddi kaynağın büyüğü nerede? Tabii ki, rantın büyüğü merkezi devlette ve yerel yönetimlerde… Devlette bu kadar büyük rant olunca devlet ahlakının da kimi siyasetçiler, (devleti soyma hevesi de eklendiğinde) bürokratlar ve siyasetin bazı yandaşları için “biraz esnemesi” olağan değil mi? Ne demiş atalarımız: “Bal olan yerde sinek de bulunur. Bal tutan parmağını yalar.”

Siyasette dört faktör
Yukarıda dile getirdiğim gibi; reel siyaset alanı siyasetçiler, bürokratlar, çıkar ve baskı grupları ile seçmenlerden oluşur. Bu yaklaşımda siyasetçinin hedefi oy miktarını çoğaltmaktır. Buna “oy maksimizasyonu” denir. Siyasetçi aldığı oyların karşılığında söz verdiği hizmetleri bürokratlar aracılığı ile yerine getirir. Bu hizmetlerin yerine getirilebilmesi için bürokratlar daha büyük bütçelere sahip olmak isterler. Bu nedenle bürokratların amacının “bütçe maksimizasyonu” olduğu söylenir.

Siyasal resmin beklenti yanını oluşturan faktörlerden birisi çıkar ve baskı gruplarıdır. Bu kesimler özellikle merkezi ve yerel devlette birikmiş olan rantın peşindedirler. Bu nedenle çıkar ve baskı gruplarının amacı “rant maksimizasyonu” olarak ifade edilir. Son olarak; yurttaşlar siyasetçilerden talepte bulundukları hizmetlerin yerine getirilmesini, siyasetçilerin kendilerine verdikleri sözleri gerçekleştirmelerini beklerler. Seçmenin bu yaklaşımı ise “fayda maksimizasyonu” olarak isimlendirilir.

Basın
Yukarıda sözünü ettiğim dört unsurun birbiri ile iletişimini sağlayanların başında basın gelir. İşinin niteliği gereği, basın yukarıda sözü edilen dört faktörle de iletişim içindedir. Bu dört faktörün arasındaki ilişkiler basının önemli haber malzemeleri arasında yer alır.

Bu ilişkileri basında yorumlayarak değerlendiren yazarlar arasında bazı kategoriler vardır. Birinci tür, siyasetçiye alkış tutmayı alışkanlık haline getirmiş kesimdir. Kimi zaman meslekten olmayabilen bu yazarlardaki temel yaklaşım, biteviye siyasetçilere ve bürokratlara teşekkür ederek, onları överek “bu makama” sevimli görünmeye çalışmaktır. İkinci tür, genelde meslekten olan ama yılların yorgunluğu ile “ahı gitmiş, vahı kalmış” yazar türüdür. Bunların yazılarından eleştiri mi yaptıkları, yoksa övgü mü düzdükleri pek anlaşılamaz. Genelde suya sabuna dokunmadan “ortanın ortasından sessizce yürümeyi” tercih ederler. Üçüncü tür, fanatiklerdir. Bunlar dümeni kilitlenmiş gemi gibi daima aynı yöne giderler. Olaylar karşısındaki yorumları genelde “form dilekçe” halindedir. Bir gelişmenin ardından ne yazıp söyleyecekleri önceden bilinir. Bu davranışı fanatizmden mi yoksa maddi çıkar karşılığı mı yaptıklarını kategorize etmek pek kolay değildir.

Bu yazar kategorilerini çoğaltmak mümkün ama son bir tanesi ile bağlamak istiyorum. Dördüncü yazar türü, siyasetçi ve bürokrattan beklentileri olmayan, düşündüğünü korkusuzca ama toplumsal sorumluluk duygusuyla ifade edebilen yazar sınıfıdır. Bu yazar türünü siyasetçiler, bürokratlar ve çıkar grupları sevmez. Çünkü bu grupların en ciddi eleştirmenleri bu kategoride yer alan yazarlardır.

Görsel olsun, yazılı olsun basında yer alan bir yazarın görevi aklın ve hak olanın yanında olmaktır; değil maddi beklentilere, zaman ve mekâna göre bir selama dahi “eyvallah” etmemektir. Basın, kamu ve devlet ahlakının önemli savunucularındandır. Bu fonksiyonu kendi varlık nedeninden alır. Kendi yerini belirlerken siyasetçiler, bürokratlar ve çıkar grupları ile karşılıklı yer tutuşmalarını dikkate almadan görev yapar.

Bir ülkede siyaset, devletin soyulması üzerine kurgulanmış ise başka kurum ve kuruluşlar ile kişilerin de bu sisteme aşırı biçimde angaje olmalarına şaşmamak lazım. Malum; at sahibine göre kişner.

Siyaset, Rant ve Devleti Soymak

Siyaset, Rant ve Devleti Soymak

Gürcan Banger

Kira geliri gibi bir iş yapmadan elde edilen gelire rant adı verilir. Ekonominin kendi işlerliği içinde arz ve talep ilişkilerine göre oluşan türü gerçek rant olarak isimlendirilir. Devletin bazı ekonomik etkinlikler üzerine kısıtlamalar koyması veya bazı ekonomik etkinliklerin bizzat devlet tarafından yapılması ile oluşan ranta ise “yapay rant” adı verilir. Örneğin döviz kuru devlet birimleri tarafından belirleniyorsa ve siz dövizde olabilecek değişimleri (bir biçimde) önceden bilebiliyorsanız, bu yolla devletin yarattığı yapay ranttan avantajlar elde edebilirsiniz.

Rant kollama, devlet içinde ve / veya dışında bazı çıkar gruplarının devlet tarafından yaratılmış yapay rantı kendilerine aktarma çabalarıdır. Rant kollama, çıkar gruplarının devlette birikmiş olan değerleri kendilerine aktarmak üzere ciddi büyüklüklerde maddi kaynak harcadıkları bir alanın adıdır. Bir başka deyişle; rant kollama devletten ekonomik veya sosyal çıkar elde etmek isteyen baskı veya çıkar gruplarının yaptıkları etkinlikler ve harcamalardır.

Kim?
Yapay rant beklentisi içinde olan gruplar çeşitlilikler gösterir. İktidardaki siyasi partinin üye veya yandaşları, yönetim kademelerine seçilmiş siyasetçilerin akraba ve yakınları, bürokratların yakın çevreleri, etnik ve hemşehri grupları, devletle ihale benzeri iş yapan kişi ve firmaların devletten yapay rant elde etmek için girişimlerde bulundukları bilinir.

Devletten birikmiş kaynakların yapay rant aracılığı ile dışarıya aktarılmasında çıkar ve baskı gruplarının yönetimin bazı pozisyonlarında iç ortakları olabildiği gözlenmiştir. Örneğin siyasi ilişkiler nedeniyle bir makamın danışmanlığına gelen bir kişinin kendi özel sektör firmasına devletten iş ve kaynak yönlendirdiği çokça görülür. Bu iç ortaklar aracılığı ile devlet içi işleyişine ve kaynak birikim noktalarına ilişkin bilgi dışarıya sızdırılır. Böylece çıkar grupları için rant kollama girişimlerine yönelik çalışma hedef ve konuları belirlenir.

Rant kollama nasıl?
Rant kollamanın (Doğu toplumlarına özgü yaratıcı türleri dışında) Dünya’da iyi bilinen türleri vardır. Bunlardan birincisi devlet tarafından verilen ayrıcalıklara (imtiyazlara) yönelik olarak yürütülen “tekel (monopol) kollama” yaklaşımıdır. Yine (merkezi veya yerel) devletin denetiminde fiyat tarifeleri ile ithalat vergi oranlarına yönelik olarak yürütülen rant çalışmalarına “tarife kollama” adı verilir. Bu yaklaşımda devlete etki edilerek bazı grupların çıkarlarına uygun fiyatların ve ithalat vergi oranlarının oluşması sağlanır. İthalat işlemlerine yönelik olarak yürütülen “lisans kollama” ve “kota kollama” yaklaşımlarından da söz edebiliriz.

Bizde iyi bilinen türler arasında devletçe verilen teşviklerin özel bir yeri vardır. Faizsiz veya düşük faizli krediler, tarım ürünleri için destekleme alımları, vergi istisna ve muafiyetleri ülkemizde görülen rant kollamanın önemli unsurları arasında olmuştur.

Bir de; toplumumuzda alışılmış bir tür olan devletin sosyal ve mali yardımlarının siyasi yandaşlara, bazı kültürel gruplar ile akraba, hısım ve göçmen hemşehrilere aktarıldığı (teknik dilde altruizm denen) türü unutmamak gerekir.

Sivil toplum
Toplumu oluşturan (devlet ve özel sektör dışındaki) üçüncü unsur sivil toplumdur. Bu alanda yurttaşlar ve sivil toplum kuruluşları yer alır. Toplum içinde oluşan (yukarıda bazılarını anlattığım) ilişkilere bakarken; sivil toplumu göz ardı eden bir bakış açısı olmamalıdır.

Yoksullukla mücadele, işsizliğin azaltılması, kadın istihdamı, yerel kalkınma gibi hedefler bugünün önemli sosyal ilerleme hedefleri arasında yer alıyor. Özellikle 20’nci yüzyılın son çeyreği, bu amaçları gerçekleştirmek için sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) yepyeni bir bakış açısı geliştirdikleri dönem oldu.

Bu döneme kadar sosyal projelerin özünde yoksullar ve genel olarak halk için (hatta onlara rağmen onlar adına) bir şeyler yapılması anlayışı hâkimdi. Sivil toplum ruhunun gelişmesi ile halkın sorunlarına bulunacak çözümlerde halkın doğrudan katılımının daha verimli ve sosyal sindiriminin daha kolay olacağı noktasına varıldı.

Gerçekten (dikkatini özellikle yoksullara ve halka yöneltmiş olan) yeni toplumsal ilerleme anlayışı, halkı bu projelerden yararlanan pasif unsurlar olarak değil, bizzat sosyal kalkınma sürecinin üreticileri ve yöneticileri olarak görmektedir. Özetle söylersek; özgün sorunlarda sosyal teoriyi halk üretmeli (zihinsel yaratının fiilen içinde bulunmalı), bu düşünsel ürünü pratiğe koymak üzere projenin yönetiminde bizzat halk yer almalıdır. Sosyal proje süreçlerinde STK’ların ve yerel yöneticilerin görevi, proje süreçlerinde ancak kolaylaştırıcı (moderatör) olmaktır.

Devletin bir anlamda yerel uzantısı olan yerel yönetimlerin ülkemize özgü, fakat gelişmiş Batı’ya oranla farklı bir fonksiyonundan söz etmek isterim. Gelişmiş Batı’da yerel yönetimlerin birincil görevi, kentli halka hizmet etmektir. Bizim toplumumuzda ise yeni kentli bireyin yaratılması (toplumumuzda sosyal göçün ağırlığı ile kendiliğinden oluşamayan köylüden kentliye dönüşümün sağlanması) yerel yönetimlerin önünde birincil ama güç bir görev olarak durmaktadır. Bu nedenle halkın bir pasif nesne yerine bir aktif sosyal özne olabilmesi, neden halkın katılımına bu denli önem verdiğimin cevabıdır.

Neden katılım?
Hiç kuşkusuz halkın katılımı bir sosyal projeyi pek çok yönden çok daha güçlü yapar. Bu nedenle genelde toplumumuzun iyi bildiği “ben bilirim, ben yaparım’cı” bir yaklaşım yerine halkın da karar ve yönetim süreçlerine katılması ile çok daha nitelikli çözümlere ulaşmak mümkün olacaktır.

Buna bir anlamda kendi oyununu oynamak diyebiliriz. Bir çocuğun düşe kalka yürümeyi öğrenmesi gibi düşünebiliriz. Nasıl çocuk attığı her adımdan sonra kendini daha güvenli hissedecekse, özellikle yoksul halk da başardığı her sosyal projenin ardından kendini gelecek konusunda daha güvenli ve daha ümitli hissedecektir. Halka ve yurttaşa güvenmek gerekir. Hiç kuşkusuz; halkın manipüle edilmesinin önünde sonuna kadar da durmak lazım…

Burada atılan her başarılı adımın güven vermesi fikrine karşılık yapılan hatalı ve başarısız işlerin de güvensizliğe neden olabileceği itirazı gelebilir. Bu, haklı bir itiraz noktasıdır. Özgüven ararken güvensizlik batağına düşmemek için sosyal proje eğitimlerinin ve uygulanacak sosyal projelerin sıralamasının doğru yapılması gerekir.

Dünya üzerindeki sivil toplum deneyimi incelendiğinde halkın doğrudan katılımı yaklaşımını doğru kavramış birey ve örgütlerin kolaylaştırıcılığı (moderatörlüğü) altında zihinsel tasarımını bizzat halkın kendi yaptığı, yönettiği ve yürüttüğü sosyal projelerde çok nitelikli sonuçlar alındığı gözlenmiştir. Bu sonuçlar arasında da bence en önemlisi, sosyal özne olma yolunda bireyin kendi problemlerini kendisi çözmek üzere özgüvenini kazanmasıdır. İşte bu da demokrasiden başka bir şey değildir.

Siyaset Gündeminden Dersler

Siyaset Gündeminden Dersler

Gürcan Banger

2011 Genel Seçimine dair yapılan izleme ve gözlemler, iktidar partisinin yeni dönemde çoğunluk partisi olmaya devam edeceğine ilişkin ipuçları veriyor. Türkiye gibi gündemin çok hızlı değiştiği ve toplumun siyasal belleğinin zayıf olduğu bir ülke için de bunu söylemek mümkün. Diğer yandan bu görüntü içinde bile siyasetin objektif arayışlarını görebiliyoruz.

12 Eylül Darbesi (ki aslında dünyanın en büyük gücünün bir bölgesel temizleme faaliyetinden başka bir şey değildi), ülkede siyasetin ciddi bir kesimini yok etti. Darbenin içinde yer aldığı Yeşil Kuşak hareketi ile birlikte düşündüğümüzde; bu yok ediliş küresel düzeyde de etkiler oluşturdu. Bugün siyasal gündem sorunlarının ciddi bir bölümünün bu yok ediş süreci ile ilgili olduğunu her geçen gün daha açık ve seçik gözleyebiliyoruz. Örneğin CHP’nin 2010 yılı içindeki arayışlarına baktığımda; bu boşluğun doldurulma ihtiyacı ile hareket ettiğini görüyorum. Her ne kadar CHP’de gerçekleşen arayış, temel ve stratejik bir nitelikte olmasa da halkın bir siyasal ihtiyacını temsil etmesi açısından önemli… Siyasetin özellikle AKP ve MHP’nin temsil ettikleri dışında kalan kısmının CHP tarafından hızla doldurulabileceğini söylemek kolay değil. Ama talebin bu yönde olduğunu açıklıkla görüyoruz. CHP Genel Başkanı’nın ülkenin değişik yerleşimlerinde yaptığı açıklamalar bu tespiti doğruluyor. Türkiye’de siyaset, belli belirsiz de olsa boşluğun doldurulması ihtiyacını itiraf ediyor.

Özellikle 12 Eylül Darbesi’nde sonra siyasetin ekseni rant kavgasına oturdu. Rant ve çıkar arayışlarını yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet, partizan uygulamalar ve adam kayırmacılık takip etti. Bu süreçten ne devlet ne de siyaset kendini ayrı tutamadı. Özellikle siyasetin böyle bir çabası olmadı. Bal tutan parmağını yaladı. Kaşığı bulan daha fazlası için kepçeyi aradı. Siyasal partiler de bu arayışın ana mekânları haline dönüştü. Bugün gördüğümüz manzara budur. Eşe dosta peşkeş çekilen ihaleler, belediyelerden yandaşlara verilen işler, hazine arazilerinin üst düzey bürokrat ve politikacılar tarafından paylaşılması geldiğimiz olumsuz noktanın sıradan görüntülerini oluşturuyor.

Siyasette süreğen rant kavgasının, siyasal örgütü götüreceği yer siyasetsizliktir. Bu süreçte iktidar erki hevesi, siyasal söylemi aktarma heyecanının yerini alır. Giderek siyasal partinin ideolojik içeriği boşalır; tüm çalışma, her ne pahasına oy alma yarışına döner.

Şimdi dönüp ülkede olup bitene bakalım. Sosyal göç ve bunun toplumsal etkileri, 1950’ler sonrasında yeni bir siyaset zemini hazırladı. Başını ABD’nin çektiği, çok ortaklı bir ittifak, bölgemizde uyguladığı Yeşil Kuşak hareketi ile birlikte, siyasal İslam’ın bu zeminde yeşermesini sağladı. Bu yeni iklimin Türkiye’deki adı 12 Eylül darbesi idi. Yabancı unsurların da etkisiyle ülkede yaratılan kaos ve terör ortamı, 12 Eylül ile noktalandı. İşte bu anda gündeme gelen “dört eğilimi birleştirme” anlayışı, Türkiye’de yeni bir tarz-ı siyasetin filizlenmesine neden oldu. Bu noktadan sonra siyasi söylemin fazla önemi yoktu; asıl olan, merkezde birleşmek oldu. Bir başka deyişle; 1980 sonrasında belirginleşen çizgilerden birisi, silikleşen siyasi farklılıklar idi.

Reel Sosyalist Blok’un dağılması ve Dünya’da liberal rüzgarların sert esmeye başlaması, 12 Eylül darbesi ile yakın zamanlara rastlar. Bu nedenle; Türkiye’de yaşanan sosyal “değişimin” nedenlerinin doğru algılanmasını zorlaştırır. Sonuçlar açısından bakarsak; oluşan durum şudur: 1) Siyasal İslam, 12 Eylül öncesine göre yaygınlaşmış ve kitlesellemiştir; 2) Buna karşılık sol dışındaki siyasi ideolojiler silikleşmiştir; 3) Sol, kendini yenileyememiş; darbe sürecinde yitirdiği kadrolarını geri kazanamamıştır; 4) Sol söylem olarak ifade edilen düşünce tarzı, liberal ideolojilerin sert etkileriyle özgün yanını yitirmeye başlamıştır.

12 Eylül’e kadar olan süreçte bazı radikal sol unsurları dışarıda bırakırsak Türkiye solu, söylemini Kemalizm, devletçilik ve ulusalcılık üzerine kurmuştu. Solun, tüm Dünya’daki ilkeler manzumesi olan bazı evrensel değerlerin hayli dışında kaldığını söylemek yanlış olmaz. 12 Eylül sonrasında liberal eksenli veya özentili iktidarlar, Türkiye ekonomisinin devletçilikten uzaklaşmasına vesile oldular. Bir özelleştirme histerisi ile kamu kaynakları dağıtıldı. Söylem düzeyinde ise devletçilik ciddi darbeler aldı.

Siyasal İslam’ın yükseldiği 1980 sonrası dönemde gözlenen olgulardan bir diğeri, devletin Kemalist ideolojisinden uzaklaşması oldu. Ulusal eğitimin içinde Cumhuriyetçi unsurlar birer birer ayıklandı. Resmi ideoloji, okullarda ulusal marşı bie öğretemeyecek bir geri noktaya düştü. Kamu alanları, siyasi kavga arenaları haline dönüştü.

1980 sonrası ekonominin başıboş biçimde dışa açılması sonucunda, krizlerin sık yaşandığı bir dönem oldu. Tarım kesimindeki nüfusun, kentlere akması ile görünmez haldeki gizli işsizlik, görünür haldeki açık işsizliğe dönüştü. Hizmetler sektörü, gizli işsizliği saklayan bir kara kuyu haline geldi. Bölüşümdeki adaletsizlik nedeniyle toplumun bir kesimi hızla zenginleşirken, halkın ciddi bir bölümü yoksulluk ve açlık sınırları içinde kaldı. Bu tür durumlarda siyaset, oy almak için kolayca ve hızla rant dağıtma sistemine dönüşür. Türkiye’de de bu olgu gerçekleşti. Seçmen oyunu vermek için rant istedi; politikacı da oy alabilecek kadarını verdi, veremediği zaman da yalan söyledi. Giderek siyasetin içi boşaldı; konu, rant ve oy alışverişi haline dönüştü.

Bugün siyasette bir boşluk var. Söylemi ve kadrosu ile bu boşluğu doldurabilecek etik değerleri konusunda sağlam ve güvenilir bir siyasi parti aranıyor. CHP’nin yeni genel başkanı bu pozisyona talip olduğunu her vesile ile ifade ediyor. Ama bu partinin siyasal çizgisinden kadrolarına kadar pek çok alanda problemi var gibi… Yakın zamana kadar kendini çağa uygun biçimde farklılaştırmak yerine geçmişin tozlu raflarına mahkûm etmiş bir partinin ne denli değişebileceğini göreceğiz. CHP ya da bir başkası; yarını mı tasarlayacak yoksa düne teslim mi olacak?

İslam, Demokrasi ve Siyaset

İslam, Demokrasi ve Siyaset

Gürcan Banger

Tunus, Mısır ve Lübnan’daki gelişmeler dünya durumunu bir kez daha kapsamlı biçimde ele almanın gereklerini ortaya koyuyor. Türkiye’de ise (şimdilik daha sakin olsa bile) siyasal İslam’dan yana belirgin gelişmeler var. Öyle görünüyor ki; Doğu toplumlarında gelişen olayların Batı tarafından İslamiyet’e (ya da İslamiyet’in bir bölümüne) mal edilmek istenen “terör yanlısı” yönünden daha önemli boyutları var.

Demokrasi ve Din
Demokrasi literatürünün ciddi bir bölümü, Hıristiyanlık dışındaki dinlerle demokrasinin ilişki ve etkileşimini araştırmaya yönelmiştir. Bu konuda yazılmış pek çok kitap ve makale bulunduğuna kuşku yok. Bu bağlamda İslamiyet de demokrasi konusunda düşünüp yazanların ilgi alanı olmaya devam ediyor. İslam ve demokrasi ikilisi konusunda görüşlere yakından baktığımızda ise bazı sıkıntılı durumlar dikkatimizi çekiyor.

Konuya Batı penceresinden bakan düşünürlerin önemli bir bölümü, “İslam ve demokrasi” ikilisini İslamiyet’in demokratikleşmesi olarak algılamayı tercih ediyorlar. Bu yönelim, sadece bazı fikir insanlarının düşünceleri olmakla da kalmıyor; aynı zamanda bu yönlü kuruluşlar oluşturulmasına, yayınlar yapılmasına, devlet ölçeğinde politikalar geliştirilmesine ve genelde bu amaca yönelik kaynak harcanmasına neden oluyor.

Cumhuriyet’i kuran felsefe, Osmanlı’nın geri kalmasında ve çöküşünde din faktöründen kaynaklanan olumsuzluklar olduğu inancındaydı. Yozlaştırılmış dinin; devletin iç süreçlerine ve sosyal yaşamın kamusal yönlerine geri bıraktırıcı engeller oluşturduğunu düşünmekteydi. Bu nedenle bildiğimiz türden bir laiklik anlayışı ön plana çıktı. Gelişmelere kuş bakışı göz attığımızda; Cumhuriyet sürecinin (özellikle 1950’li yıllara kadar) devlet himayesinde olmak üzere “İslamiyet’in demokratikleştirilmesi” gayreti olduğunu gözleriz.

Türkiye’yi bir yana koyarsak; çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu hiçbir ülkede Batı tipi bir demokrasinin (kısmen de olsa) başarılı varlığını ve yükselen sürdürülebilirliğini görmüyoruz. Türkiye’de ise Batı standartlarında bir demokrasinin çok uzaklarında olduğumuz, bu konuda içte ve dışta yapılan kamuoyu araştırmaları ve izleme raporları ile ortaya konulmakta. Dolayısıyla bugüne kadar İslamiyet ve demokrasi ikilisinin küresel ölçekte yeterli başarıya ulaştığı bir örnek görmek mümkün değil.

Devlet himayesinde ve laiklik temelinde İslamiyet’i demokratikleştirme projesi olan Cumhuriyet konusunda ne söylenebilir? Doğrusu; bu projenin başarısı konusunda kolay bir cevap vermek mümkün değil. Bireysel görüşümüz ne olursa olsun; 1950’lerden sonra eksenini ve yönelimini kaybetmiş bir projenin başarısından veya başarısızlığından söz etmek, her iki yönde de haksızlık olur. Bu nedenle Türkiye’nin İslam dünyası için bir laik model oluşturduğu tezi de artık ilgi görmemektedir.

Cumhuriyet projesi ile birlikte ortaya çıkan demokratikleşme sürecinin temel özelliği, (sürecin ulusal özelliklerinden de kaynaklanacak biçimde) büyük ölçüde iç dinamiklere bağlı olarak gelişmesiydi. Hâlbuki günümüzde farklı bir durum yaşanıyor. Özellikle reel sosyalist sistemin yıkılmasından ve dünyanın tek kutuplu hale gelmesinden başlayarak demokratikleşme de farklı bir sürece girdi. Demokratikleşme talebi bir iç dinamik olmaktan çıkıp Batılı güçlerin “demokratik olanlar ve demokratik hale getirilecekler” planına uygun seyretmeye başladı. Afganistan ve Irak, bunun yakın örnekleridir; ama dünyadaki politik gelişmeleri izleyenler başlıca “demokratikleştirilmiş” örneklerin de bunlardan ibaret olmadığını bilirler. Dinler arası diyalog çalışmalarının da (şu veya bu ölçü ve biçimde) Batının “zorla demokratikleştirme planları” ile bir ilgisi olsa gerektir.

Batının demokrasi söylemi arkasına gizlenerek geliştirdiği saldırgan tutumu, geçen yüzyılın ortalarından bu yana İslamcı düşünür ve örgütleri, Batı tipi bir demokrasi karşısında agresif ve muhalif tavır almaya yöneltti. Günümüzde Batı tipi demokrasiyi yaygınlaştırmaya çalışanlar kadar demokrasinin İslamiyet dışı bir unsur olduğu konusunda iddia sahibi olanlar var.

Bugüne kadar İslamiyet ve demokrasi ikilisinin küresel ölçekte birlikte başarıya ulaşamamış olması, bu olgunun imkânsızlığını doğrulamaz. Bu alanda daha fazla düşünmeye ve uygulama üretmeye ihtiyaç var. Eğer bir başarı söz konusu olacaksa, bu süreçte toplumumuzun önemli payı olacaktır.

Doğu Toplumu ve Demokratikleşme
Birinci görüş; halk, yer ve zaman ayırmaksızın “Doğu toplumu, İslamiyet ve demokratikleşmemiş” olmayı bir tutarken, diğer görüş; Batılı olan her şeyin karşısında olmayı ve kendi çözümlerini unutulduğunu varsaydığı kendi geçmişinde aramayı tercih ediyor.

Günümüzde İslamiyet ve demokrasi tartışmalarının odak noktasında reel liberal demokrasinin temsilcileri olan Batılı devletlerin, anti-demokratik buldukları Doğu toplumlarını demokratikleştirme çabaları var. Bu faaliyetler, sivil toplum etkinliklerinden silahlı askeri müdahaleye kadar her tür ve boyuttan görüntüler verebiliyor. Kendilerini demokrasinin mucidi bulan Batılı ülkelerin, İslam ve demokrasi algısına baktığımızda; aslında bunun bir başka eksenin üzerine oturduğunu görüyoruz. Bu ülkelerin ve bu görüşü benimseyenlerin gözünde; bu eksen, bir Batı-Doğu eksenidir ve İslamiyet ile demokrasi arasındaki etkileşim ise bir batılılaşma sürecidir. Bir başka deyişle; demokrasi ile İslam’ın uyumlulaştırılması meselesi, Batıcı gözle bakanlar için bir batılılaşma sorunudur.

Oryantalizm
Bu özetlediğim çerçeve, geçmişini özellikle 18 ve 19’uncu yüzyılların oryantalizm anlayışında bulur. Şarkiyatçılık, doğu bilimi gibi başka isimlerle de anılan oryantalizm, masum bir dille ifade edildiğinde; yakın ve uzak doğu toplum ve kültürlerinin başta dil olmak üzere sosyal özelliklerinin incelendiği Batı kökenli araştırma alanlarına verilen isimdir. Bu alandaki çalışmalar, 18’inci yüzyılda hız kazanmaya başlayan Batının Doğuya yönelmiş seyyahlığı ile genişlik kazanmıştır.

Bir karşılaştırmalı edebiyat profesörü ve oryantalizm konusunda çalışan bir uzman olan Edward Said, Batının Doğuyu anlama ve çözümleme yaklaşımını ilginç biçimde tahlil eder. Said; Oryantalizmin, Aydınlanma Çağı sonrasında Batılıların Doğuyu (bir başka deyişle Hıristiyanlık dışında dinlerin yaygın olduğu toplumları) ötekileştirmeyi öne alan önyargı dolu yaklaşımlarını sağlam temellerle anlatır.

Said’in haklı olarak eleştirdiği oryantalizmin bakış açısına göre; “Batı iyidir, demokratiktir, gelişmiştir, kültürel ve demokratik zenginliğini bağımsızca kendisi üretmiştir”, diğer yandan “Doğu ise az gelişmiştir, barbardır, demokratik değildir ve iyileştirilmesi için müdahale edilmesi gereklidir.” Bu çerçeve, en yaygın dinlerden birisi olarak İslamiyet’in dönüştürülmesine ilişkin bir özel programın uygulanması da “haklı gösterir”. Özetle; demokrasi süreci, bu anlayış başlığı altında Batılı gelişmiş ülkeler için Doğuyu Batılılaştırmak ve Doğulu için ise her ne pahasına Batılılaşmaktır. Her iki taraf da Doğu insanını dönüştürme çabasındadır; onu ötekileştirerek demokratikleşme adına kendi kimliğinden ve öz benliğinden kurtarmaya çalışmaktadır.

Doğuda yer alan her toplumun ve ülkenin kendine özgü şartları var. Türkiye açısından baktığımızda ise öncelikle demokratikleşme algısını, düz mantıkla kurgulanmış Batılılaşma algısından ayırt edebilmek zorundayız. Bu ülkenin demokratikleşme süreci, at gözlüğüyle algılanmaya çalışılan bir batılılaşma olmaktan çıkarılıp toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla aşağıdan yukarıya üretilecek bir yeni toplumsal sözleşme oluşturulması süreci olmalıdır. Ama sorun ve çözüm, sadece bundan ibaret de değil.

Referandumun Ardından

Referandumun Ardından

Gürcan Banger

Bu yazıyı tuşladığım sırada Anayasa değişikliği için referandum oylaması henüz yarıladı. Bu satırları okuduğunuzda kesin olmayan sonuçlar açıklanmış olacak. Böylece dünün devamı ya da farklı gelişmelere gebe olan yeni bir durum oluşacak. Aslına bakarsanız; referandumun özü itibarıyla nasıl sonuçlanacağını kimsenin dikkate aldığı da yok. Ortada bir siyasal iktidar mücadelesi var ve siyasetin her kesimi sonuçlara bu açıdan bakacak.

Geçmişte gerçekleşen her seçimde olduğu gibi; bu referandum da Türkiye’de siyasetin niteliğinin açığa çıktığı bir süreç oldu. Bu nedenle referandum öncesine dönerek olup biteni kısaca değerlendirmek uygun olur.

Referanduma konu olan şey, siyasal iktidarın hazırladığı Anayasa değişikliği idi. Ama tüm süreç boyunca ne iktidar ne de muhalefet, bu süreci bir Anayasa değişikliği süreci olarak algılamadı. Muhalefet kanadı iktidarı yıpratma vesilesi olarak bakarken, iktidarın yorumu kendi durumlarını sürdürülebilir olmaya yönelikti. Dolayısıyla referandum gibi demokrasinin önemli araçlarından birisinin hem çoğunluk partisinin hem de muhalefetin gayretleri sayesinde amacı dışında kullanıldığını (bir başka deyişle işlemez hale geldiğini) gördük. Genel ve yerel seçimler dışında halkın tercih belirtebileceği tek örnek olan referandum, tam anlamıyla yurttaşların manipüle edilip sürü gibi yönlendirilmeye çalışıldığı bir sürece dönüştü.

Referandum sürecinin bir diğer görüntüsü sokak, cadde ve meydanlarda idi. El ilanlarından broşürlere, pankartlardan bağırtılı propaganda araçlarına kadar tam anlamıyla kirliliği bir kez daha yaşadık. Bu kirliliği yaratan sadece siyasetin tarafları değildi. Eline zorla tutuşturulan ilanı buruşturup yere atan bir zihniyet de bu çevre ve düşünce kirliliğine katkıda bulundu. Benzer görüntü ve ses kirlilikleri, aklıselim sahibi insanları TV kanallarını izlemekten alıkoydu. Son aylardaki spor karşılaşmaları TV kanallarının siyasal işgaline karşı toplumun bir bölümünü kurtaran imkânlar arasındaydı. Öyle ki; referandum sürecinde siyasetin önde gelen isimlerini TV’de her gün görmekten anne ve babaları dahi sıkılmış olmalılar.

Özellikle son aylarda yoğunlaşarak yaşanan bu sürecin istismar ettiği konulardan bir diğeri ise sivil toplum hareketi oldu. Siyaset adına sivil toplum içine yuvalanmaya çalışan birtakım siyasal unsurların STK’ları referandumda taraf olmaya iteklemelerinin, sivil harekete zarar verdiği kanaatindeyim. Referandum süreci zaten sivil toplum alanını sömürgeleştirme hevesi içinde olan siyasetin ekmeğine yağ sürmüş oldu. Tek amacı iktidar vasıtası ile rant elde etme ve paylaşma olan geleneksel siyasetin elinden sivil toplumu kurtarıp duyarlı, bilinçli ve uyanık vatandaşlık çizgisinde tutabilmek için daha kim bilir kaç fırım ekmek yememiz gerekecek?

Yukarıda yarattığı kirlilikten söz ettiğim referandum süreci, siyasal propaganda açısından da tam anlamıyla ‘kitsch’ ve kabaydı. Yapılan konuşmalar, verilen mesajlar ve kullanılan söylem, gerçek anlamda referandumu bir ‘siyasal saptırmaya’ dönüştürdü. Oylama sonucunda düşük katılım görülürse, bunun sorumlularının başında bu banal ve barbar propaganda sürecinin etkileri olacaktır.

Referandum, her şeyden öte yurttaşlar tarafından gerçekleştirilen bir oylamadır. Doğal olarak böyle bir oylamada “Evet” ve “Hayır” seçenekleri, o tercihi vatandaş kullandığı için aynı derecede saygındır. Bu noktada öncelikle vatandaşın seçimine saygı duymak gerekir. Vatandaşa saygı duymayı beceremeyen bir toplumda (temsili de olsa) demokrasiyi yürütmeye çalışmanın bir anlamı yoktur. Özetle; referandumun sonucu ne olursa olsun, önce vatandaşın seçimine saygılı olmak ve neden bu tercihin yapıldığını anlamaya çalışmak gerekir.

Ne yazık ki; propaganda sürecinde bu saygı anlayış ve yaklaşımını görmek pek mümkün olmadı. Hele bazı kesimlerin, 12 Eylül’ü acılı biçimde yaşamış kimi vatandaşların açıkladıkları oy tercihlerini “hainlik” suçlaması ile karşılamaları asla anlaşılır gibi değildi. “Hain” gibi son derece tehlikeli sıfatların bu denli kolay kullanılabilmesini anlamak mümkün değil. Malum; keser döner, sap döner; gün gelir, hesap döner…

Özetle; son 30 yılda insanlara zulüm yaşatmaya araç olabilen 82 Anayasası ve onun yasal uzantıları ile yaşadık. Toplumun katılımı ve elbirliği ile yapılabilecek bir düzenlemeyi (referandum sonucu ne olursa olsun) tam bir karmaşaya çevirdik. Bunun çok basit bir nedeni vardı: İktidarın nimetleri, her zaman olduğu gibi gene toplumun ikbalinin ve bekasının önüne geçti. Bundan sonra ne olur? Erken seçimi olmazsa onu da 2011’de göreceğiz.

Küreselleşme, Kriz ve Gündem

Küreselleşme, Kriz ve Gündem

Gürcan Banger

Ramazan Bayramı ve referandum derken sonunda ayağımız suya erdi. Önümüzde sonbahar ve kış hazırlıkları ve her düzeydeki okulların açılışı ile iş yaşamının mevsimsel olarak harekete geçişi var.

Referandum, 2011 ve sonrası için bazı ciddi ipuçları verdi. MHP’nin kendi oy merkezlerindeki kaybı tartışmaya yer vermez biçimde ortaya çıktı. Güneydoğu’nun yeni gelişmelere aday olduğu izlenimi ediniliyor. Yapılan Anayasa değişikliğinin uygulama aşamalarını göreceğiz. Diğer yandan değişikliğe “Evet” oyu veren kesimlerin (“12 Eylül’den hesap sormak” gibi) beklentilerinin gündeme gelmesi hiç şaşırtıcı değil. Bu arada MHP yanında CHP’nin söylemsiz propaganda yaklaşımının siyasal iktidarın elindeki maddi güçler karşısında etkisiz kaldığını da eklemek gerekir. Son olarak; iktidar partisinin güçlü bir alternatifinin henüz ortalıkta görünmediğini bir kez daha gördük. Bu söylem ve tarz-ı siyasetle (referanduma giden süreci uygulayan kadronun siyasal söylem, yöntem ve teknikleri ile) CHP ve MHP’nin 2011’de de iktidarı yakalaması zor görünüyor.

Bu arada önemli bir noktayı vurgulamalıyım. Türkiye’deki siyaseti sadece içsel (ulusal) şart ve dinamiklerle ele almamak gerekir. Etnik terörden ekonominin işleyişine kadar dış etkenlerin içteki tercihlerden çok daha etkili olduğu gözden kaçırılmamalı. Eğer ülkede olup bitene sadece ‘villa’, ‘altın musluk’, ‘boy’ ya da ‘soy-sop’ asli olmayan unsurlar açısından bakılırsa, dünya güçlerinin Türkiye’ye olan yoğun etkilerini görmek mümkün olmaz. Bugün ülkenin durumunu belirleyen şartlar ve etkenler, öncelikle içsel olmaktan daha fazla dışsaldır. Ne yazık ki; küresel konjonktüre etki eden bir güç olunamadığında da tüm gelişmeleri dış etkenler belirliyor.

Bilişim ve iletişim teknolojileri ile Internet ve medya alanındaki gelişmeler, Dünyayı yekpare hale getirdi. Küresel finans diye anılan ve çok hızlı hareket edebilen, sınır tanımaz yeni türden bir sermaye oluştu. Sınaî sermayenin önceliğini malî sermaye aldı. Sanayi, önündeki üretim sorunlarını aşarak ekonomileri pazarlama ve satış esaslı olarak yeniden düzenlenmeye sevk etti. Ulusal ve yerli pazarlar ikinci sıraya düşerek dış piyasalar önem kazandı. Bazı seçkin kentler, gerek ekonomik gerekse sosyal olarak öne çıkmaya başladılar. Dünya pazarları tümleşik bir piyasaya dönüştü. Tüm bu gelişmelerin ve benzerlerinin, bir olgu olarak ‘küreselleşme’ ifadesiyle adlandırıldığını biliyoruz.

Küreselleşmenin net etkilerinden birisi olarak, kapitalizminin gelişmelerine de bağlı olarak bu süreçte sanayi toplumuna ait olduğu ifade edilen ulus-devlet olgusunun giderek yok olduğu savı mevcut. Önce ulus-devlet nedir, bunu hatırlamakla başlayalım. Ulus-devlet; sınırları belli bir toprak parçası üzerinde yasal güç kullanma hakkına sahip, yönetimi altındaki halkı türdeşleştirerek, ortak kültür, simgeler ve değerler yaratarak, birleştirmeyi amaçlayan bir tür devlet modelidir. Dünyada ulus temelli olarak kurulmuş pek çok devlet bu kategoride yer alır. Son yıllarda sık tartışılan soru şudur: Küreselleşme çağında bu devlet modeli gerçekten giderek yok olmakta mıdır?

AB benzeri birliklerin oluşması, küresel sermayenin sınır tanımaz hareketliliği, yeni ticaret anlaşmaları veya şirketlerin uluslararası bir yapı kazanması gibi küresel etkiler altında ulusal sınırların silikleşmesine baktığımızda; gerçekten ulus-devlet olgusunun sönümlendiğini söylemek için pek çok neden var. Ama dünya ölçeğinde hem devletler bazında hem de küresel esastaki gelişmeleri izlediğimizde farklı düşünmemizi sağlayan nedenler de mevcut.

Dünya ekonomisini bir bütün olarak incelediğimizde; özellikle 20’nci yüzyılın son çeyreğinde etkin biçimde görülmeye başlayan bir küresel sermayeden (bir başka deyişle bir küresel sermaye sınıfından, uluslararası burjuvaziden) söz etmek mümkün. Bu çağda küresel burjuvazi ilginç bir görünüm veriyor. Listede Batılı ülkelere ait sermayedarlar yanında Asya kökenli sermayenin giderek daha fazla yer almaya başladığını görüyoruz.

Küresel sermaye, felsefesi gereği hareket ederek, işgücü gibi bazı üretim kaynaklarının kolayca ve daha ucuza sağlanabildiği ülkelerde konuşlanmak istiyor. Küresel burjuvazinin çıkarlarına uygun ülkeler arasında Batıya oranla daha az gelişmiş olanlar çoğunluğu oluşturuyor. Ayrıca bu ülkelerin ciddi bir bölümünde ucuz işgücü yanında doğal kaynaklar ve kolayca dönüştürülebilir eğitimli genç insan potansiyeli var. Bu ülkelerin küresel burjuvazi açısından sorunlu yanları arasında hukukun tam işlememesi, başta fikrî mülkiyet olmak üzere mülkiyetin korunma sorunları, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, rant kollama ve devletin çıkar gruplarınca soyulması gibi konular sayılıyor.

1900’lerin son çeyreğinde gündeme gelen IMF ve Dünya Bankası çıkışlı neoliberal politikaların temelinde saydığım bu veya benzeri sorunların yok edilmesi var. Bu politikalar ile bir yandan ekonomi restore edilmeye çalışılırken, diğer yandan da bu kuruluşların vizyonuna uygun olarak devlet yeniden yapılandırılıyor. Bu açıdan bakıldığında; ulus-devletin sönümlenmesi olarak görülen süreç, bir başka yönüyle küresel burjuvazinin çıkarlarını ülke bazında garanti altına alacak olan devletin bu fikre uygun yeniden yapılanmasıdır. Bir başka deyişle; küresel çağda neoliberal politikalara uygun olarak küresel sermaye ile paralel davranabilecek, dünya ölçeğinde sistemle bütünleşik yeni türden bir devlet modeli oluşturuluyor. Ulus-devlet (en azından şimdilik) sönümlenmiyor, yapı değiştiriyor, şeklinde bir görünüme sahip…

Doğu, Batı ve Sol

Doğu, Batı ve Sol

Gürcan Banger

Türkiye, AKP’nin temsil ettiği söylem dışında başka seçeneklerin sıkıntısını çekiyor. MHP ile simgeleşen milliyetçiliğin gerçek anlamda ne kendini yenileyebildiğini ne de kitleselleşme yönünde başarılı olduğunu söylemek zor. Sol kanatta ise reel sosyalizmin dünya tarihinden çekilmesi ile gerçek bir boşluk yaşanıyor. Ortalık tam bir güdümlü neo-liberalizm teslimiyetçiliği görüntüsü veriyor.

Sosyal tarih
Bulunduğumuz bölgede tarihi anlamak için bir “Batı ve Doğu Roma” düşünce modeli kullanmak bana kolaylaştırıcı geliyor. Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılması adeta Dünya’daki sosyal ve siyasal gelişim sürecinin iki ayrı kola ayrılmasının başlangıcı. Ayrılıştan bugüne uzanan zaman diliminde Avrupa merkezli olan Batı Roma, kendine özgü Engizisyon, Rönesans ve Sanayi Devrimi süreçleri ile “Batı demokrasisi” olarak isimlendirdiğimiz bir toplum modeline ulaşıyor. “Batı tipi toplum” olarak isimlendirdiğimiz bu modelde en önemli yanlardan birisi, sosyal yaşamda birincil unsur olarak birey olma çabasındaki yurttaşın varlığı ve ağırlığı. Devletin karşısındaki güç olan sivil toplumun varlığı da bireyin bu önemli olmazsa olmaz pozisyonu ile çok yakından ilgili. Bireyin değeri konusunda Batı toplumundaki ideolojiler ve Batı’nın resmi dini Hıristiyanlık tam bir uzlaşma içindeler.

Merkezi İstanbul olan Doğu Roma’nın egemenlik bölgelerindeki (Doğu’daki) tarihsel gelişime baktığımızda Batı’dakinden hayli farklı bir durum gözlüyoruz. Doğu’daki en önemli gücün dünden bugüne daima devlet olduğunu ve Doğu’da bireyin kimlik ve etkinliğinin gelişemediğini görüyoruz. Bu nedenle Doğu’da, örneğin Anadolu’da devletin gücüne alternatif bir sivil toplum ruh ve gücünün oluşmadığı izleniyor. Bu süreçte; Hıristiyan Batı’da Protestanlık’ın ortaya çıkışında olduğu gibi Doğu’nun resmi dini olan İslamiyet’te bir sekülerleşme sürecinin yaşanmamış olmasının etkisi var. Doğu’da tek örneğinin Türkiye olduğu sekülerleşme çabalarında ise Atatürk dönemi fikriyatından siyasal ve sosyal geriye dönüşler nedeniyle devlet-din-birey uzlaşması bu anlamda tamamlanamamış. Özetle; birey ve sivil toplum kavramları tarihsel ve sosyal gelişim açısından Doğu toplumlarına bir hayli yabancı kalmış.

Batı’da ekonomik girişimciliğin tarihsel gelişimindeki faktörler arasında birey hukukunun ve sivil toplumun devlet karşısındaki güçlü varlığının önemini de bu vesile ile hatırlatayım. Kanımca Türkiye’de solun durumunu ve sorunlarını anlamak isteyen bir yaklaşım, öncelikle yukarıda sözünü Doğu-Batı farklılaşmasını anlamak ve içine sindirmek zorundadır.

Geleneksel ve evrensel
Tarih içindeki gelişimi izlendiğinde sağ düşüncenin gelenekçilik ve muhafazakârlık özelliklerinin baskın olduğu gözlenir. Sol düşünce ise sağdan farklı olarak sınır tanımayan evrensel değerleri savunur.

Türkiye’de sağ, gelenekçidir. Gelenek bazen batıl inançlara, hurafelere kadar uzasa da, sağ sorgulanmayacak biçimde gelenekçi ve muhafazakârdır. İşte bu nedenle de Türkiye’de sağ, bir Doğu toplumuna hitap ederek aradığı primi bulmaktadır. Sağ, içinde bulunduğu toplumu dış görünümü açısından doğru anlamakta ve var olan duruma son derece uygun davranmaktadır. Geçmişte sağ kanatta seçmenin oyu sadece değişik parti isimleri altında yer değiştirirken bugün (belki de şimdilik) AKP’de toplanmış haldedir.

Solun değerleri
Sol, Dünya’da evrensel değerleri savunması ile sağ düşünceden ayrılır. Özgürlük, adalet, hukukun üstünlüğü, halkların kardeşliği, emeğin geliştirilmesi, kültüre saygı, cinsiyet ayırımcılığı ile mücadele gibi unsurlar solun evrensel değerleridir. Bir evrensel sol düşünce yandaşı, bu değerleri kendi yaşamına sindirmiştir.

Sol kimlik
Türkiye’de solcu kimliği, bu görünümden biraz farklıdır. Öncelikle (genel anlamda) solcu da sağcı gibi geleneksel, hatta feodal değerlerle donatılmıştır. Evrensel değerleri savunur görünmektedir ama gelenekçi bir birey kalıbı içerisindedir. Kimlik ve düşünce arasındaki paradoksu çözmek için o kişinin kadın hakları (cinsiyet ayırımı) konusundaki bakış açısını gözlemek yeterlidir. Doğu toplumlarında kadına bakış, çok önemli bir ayırt edicidir. Bu arada ülkemizdeki gerek sağcı gerek solcu düşüncelerin tavır olarak “eril (maskülen, erkek egemen söyleme uygun)” olduğunu hatırlatmamda fayda var.

Türkiye’de sol
Türkiye solunun değerleri de evrensel sol değerlerden biraz farklıdır. Genelde solculuk ile Kemalizm birbiri ile karıştırılır. Benzer şekilde solculuk ile devletçilik de sıklıkla karıştırılan ve birbiri yerine kullanılan kavramlardır. Yine solculuk ile merkezcilik karıştırılan bir diğer kavram ikilisidir. Ve yine solculuk ile etnik ve kültürel alt kimlikler sıklıkla karıştırılır.

Örneğin siyasal yelpazenin ortasında yer alan CHP solcu olmaktan daha çok; devletçi, merkezci ve Kemalist bir partidir. DSP’nin giderek gündemden çekildiğini, sol olarak isimlendirilebilecek diğer partilerin kitleselleşemediğini de dikkate alarak; CHP’nin bu devletçi, merkezci ve geçmiş misyonuna bağlı kalmakta (değişmemekte) ısrarcı yapısını anlamak kolay değildir. Belki de; Türkiye siyasetinin değişime direnen bu atıl ve pasif yapısını iyice çözümlemek gerekli. (Sağdan bir örnek olarak AKP’nin de benzer kalkerleşmiş özellikler taşıdığını, özünde gerçek değişimin önünü tıkayan ve inatla geçmişi tekrar etmeye çalışan bir görüntü verdiğini söyleyebilirim.)

Tarihsel süreç içerisinde yerel siyasal yelpazenin radikal sol olarak ifade edebileceğimiz bölümüne baktığımızda, bu bölümde yer alan düşüncelerin de genelde Stalinist (devletçi, merkezci ve bireyi çok fazla dikkate almayan kollektivist) özellikler taşıdığını gözlemleriz. Aslına bakarsanız, ulusal eğitim sisteminin (bir zamanlar) içselleştirdiği resmi ideolojinin bile artık aktarılamadığı okullarımızdan farklı ve çağdaş yenilikçi formasyonlara sahip bir kuşağın yetişmesini de bekleyemeyiz.

Solun görünümü
Genel görünüme özet olarak yeniden bakalım. Birincisi; Türkiye, genel anlamda tarihsel süreç ve bulunduğu koşullar açısından Batı modelinden farklıdır. Her ne kadar kendimizi Avrupalı saysak da, Türkiye’nin de yer aldığı Doğu toplumu örnekleri arasında Batı’nın başarı düzeyine erişebilmiş bir örnek bulunmamaktadır. İkincisi; Doğu ile Batı modelleri arasındaki farklılığı, Türkiye’nin Doğu özellikleri gösteren bir toplum olduğunu Türkiye solu bugüne kadar algılamış ve anlayabilmiş değildir. Kendi toprağında ayakları yere basmayan bir solun, doğru söylem ve program üretemeyeceği ortadadır. Üçüncüsü; Türkiye’de solcu birey, gelenekçi kişilik yapısı ile evrensel düşünceleri savunma bağlamında bir kimlik bunalımı içindedir. Ne ulusal eğitim sistemimiz ne de parti içi siyasal süreçler bu bunalımın aşılması yönünde solcu bireye yardımcı olmaktadır. Ortalama özellikler açısından bakıldığında, Türkiye’de solcu birey, adeta Batılı giysiler içinde bir muhafazakârdır.

Türkiye’de solun lider yenilemekten daha ziyade kendini bir bütün olarak yenileştirmeye ihtiyacı var: Söylem, iş yapma modeli, kadro, örgütlenme, ve bilinirlik / görünürlük ve kitle ruhunun yeniden yaratılması tanıtımı olarak…

Referandum Sonuçlarını Okumak…

Referandum Sonuçlarını Okumak…

Gürcan Banger

Türkiye sınırları içinde yaşayan toplumun en önemli zaaflarından birisi, ülkeyi içeriden okumaya şartlanmakla ilgili… Genelde ekonomik, sosyal ve siyasal yorumlarımızı içe dönerek yapıyoruz. Bu da; tüm ülkelerin küresel etkiler altında olduğu bir çağda yerel faktörleri fazlasıyla abartıp yorumlama yönünden yanlış yönlere savrulabilmemize neden oluyor.

Türkiye’nin gidişatında dış dinamiklerin ne denli etkili olduğunu (zaman zaman unutsak da) iyi biliyoruz. Belki de bu nedenle referandum sonuçları hakkında bizim parti yöneticilerimizin ne dediğinden daha çok, yabancı liderlerin ve yorumcuların bakış açıları daha önemli. Eğer sadece iç aktörlere odaklanırsak; işin odak noktası birtakım medya ve yorumcuların şu partiyi başarılı, diğerini başarısız bulmalarının ötesinde oluşamıyor. Referandum sonuçlarının ülkenin bekasını, toplumun geleceğini, ülkenin sosyo – ekonomik ve siyasal ufkunu ne şekilde etkileyeceğini anlayamıyoruz.

Anaysa değişikliği için yapılan seçimin sonuçları, genel olarak MHP’nin ciddi biçimde oy kaybettiği şeklinde yorumlandı. Aslına bakarsanız; referandum öncesinde yapılan kamuoyu araştırmalarının tümü MHP’nin oylarının düzenli biçimde azaldığını gösteriyordu. Bu araştırmaları yorumlayan uzmanlar, MHP’nin oy kayıplarının büyük ölçüde AkParti’ye ve daha düşük oranda CHP’ye doğru olduğu konusunda birleşmekteydiler. Doğrusu; bu yorum, MHP üst yönetimi dışında olağan dışı da bulunmadı.

CHP, yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile bir çıkış yakalamıştı. Son aylardaki kamuoyu anketleri CHP’nin oy oranının yüzde 29-30’a ulaştığını, Kılıçdaroğlu’nun prestij oylarında Recep Tayyip Erdoğan’ı zorladığını ifade ediyordu. Fakat özellikle Ağustos ile başlayan süreçte anketlerde CHP oylarının düşmeye başladığını gözlemiştik. Referandum sonuçlarına baktığımızda; CHP oy oranının Kılıçdaroğlu öncesine göre yüksek ama genel başkan olduğu kısa dönemdeki göre düşmüş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Muhtemelen propaganda sürecinde genel başkanın içi fazlaca dolu ve başarılı olmayan söylemi bu düşüşte etkili oldu. Benzer yorumu MHP genel başkanı içinde yapabiliriz.

Güneydoğu’da BDP’nin boykot çağrısının bu partinin etkili olduğu illerde başarı kazandığını gözledik. Diğer yandan boykot kampanyası diğer illerde fark edilebilir bir başarı düzeyine ulaşamadı. Referandum sonuçlarının verdiği yorum imkânlarından bir diğeri, BDP’nin bir güneydoğu partisi olarak tescili idi. Şu anki görünüm itibarıyla; BDP güneydoğu partisi, MHP Orta Anadolu partisi ve CHP kıyı şeridi partisi izlenimi veriyor. Söylemler öylesine bölümlenmeye uğradı ki; bu partilerin bundan sonraki propaganda süreçlerinde ülkenin her bölgesinde aynı söylemi kullanmaları hayli zor olacak. Buna karşılık AkParti (nedeni ne olursa olsun) her seçim sonrasında biraz daha Türkiye partisi olmayı sürdürüyor. Muhalefet partileri henüz AkParti’nin bu düzenli gidişatını değiştirecek (ve oyları kendilerine akıtacak) bir yol, yordam bulamadılar.

Özellikle CHP ve MHP referandum sürecini bir siyasal iktidar mücadelesi ve hesaplaşması haline dönüştürmeye çalıştılar. Bu nedenle siyasal propagandalarını da AkParti Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan’ın yıpratılması üzerine kurdular. Bu kurgu, bir siyasal içeriksizliğin itirafından başka bir anlama gelmedi. İktidar partisinin bu süreçte elinde mevcut olan imkânlarla daha başarılı olması beklenen bir durumdu ve öyle de oldu. Muhalefet bir Cin Ali buluşu olarak “Hayır’lı işler” ya da “Hayır’lı bayramlar” dileyerek oy alacağı yanılsamasıyla kendini tatmin etmeye çalışırken; iktidar partisi devletin yayın organlarından yerel yönetimlerin yoksulluk fonlarına kadar her mekanizmayı kullandı.

Dış Yorumlar
Türkiye tüm dünyada dikkatle izlenen bir ülke. Bu nedenle referandum sonuçları da değişik ülkelerin medya ortamları ile küresel yayın yapan basın – yayın organlarında yer buldu. Kanımca en anlamlı yorumlardan birisi Washington Posta aitti: “Anayasa değişikliğini savunanlar, ordunun savunduğu laik düzene ait geleneksel yönetiminde değişiklik yapılması adına referandumu önemli bir adım olarak görüyor. Toplumun büyük kesimi teklif edilen anayasa değişikliği paketinin içeriği hakkında bilgi sahibi değildi. Yapılan anketler seçmenin yüzde 50’sinin sunulan değişikliklerden bir tanesini bile bilmediklerini gösterdi. Buna rağmen katılım yüzde 78 olarak gerçekleşti.”

Washington Post’ta yer alan bu satırlar, kanımca referandumun gerçek sonucudur. Seçmen kitlesinin yüzde 50’sinin hakkında tek kelime bilmediği, kalan yüzde 50’nin de ne bildiğinin kuşkulu olduğu bir oylama sonucu siyaseten ne denli yorumlanabilir? Anlaşılan o ki; referandum süreci ister muhalefetin dediği gibi bir siyasal hesaplaşma olsun isterse iktidarın anlatmaya çalıştığı biçimde anlaşılsın; konunun özü dışında nedenlerle yaşanmış ve oylanmıştır. “Hayır” oyun veren yüzde 42’lik kesimin derdinin AkParti iktidarına son vermek olduğu ortadadır. Ama “Hayır” yanlıları yarışı kaybetmiş görünüyorlar. Diğer yandan neye oy verdiğini bilmeyen büyük bir seçmen kitlesinin bulunduğu bir durumda AkParti’nin Anayasa değişikliği referandum oylamasını kazandığını söyleyebilir miyiz? Bir partinin iddiası seçimi kazanıyor ama o iddiaya oy verenler gerçekten neden verdiklerini (ya da vermeyenler gerçekten neden vermediklerini) bilmiyorlar. Bu durum, demokrasi olarak yorumlanabilir mi? Özetle; bu referandum, Anayasa değişikliği dışında başka nedenlerin etkisiyle böyle sonuçlanmış görünüyor. Ülkenin geleceği hakkında sağlam yorumlar yapmak isteyenlerin, bu nedenleri bulup yorumlamaları gerekir.

Dünyanın ünlü ve büyük yayın organlarından Financial Times, New York Times ve Wall Street Journal gibi gazeteler AkParti hükümetinin referandum sürecinden güçlenerek çıktığı yönünde bir yorum yaptılar. Bunlardan New York Times’ın “Türk Reformları Rahatça Geçti” başlıklı yorumundan bazı satırlar şöyleydi: “Hükümet Türkiye’deki iktidarın, ülkeyi tarihinin büyük kısmında yöneten laik Batılı elitten alınması yönünde adımlarına devam etti. Sonuçların hükümetin önümüzdeki ilkbaharda yapılacak seçimleri kazanma şansını artırdığını ancak kutuplaşmanın derinleştiği ülkede keskin ideolojik ayrımları daha güçlendirebileceği belirtildi.”

New York Times’ın satırlarından çıkarabileceğimiz öngörülerden birisi, siyasal mücadelenin sertleşmesi olabilirken, siyasal iktidarın yıpranmaya karşı alabileceği önlemlerin yaygınlaşması ve sertleşmesi (ya da iyiden iyiye çok sık tartışılan polis devleti eksenli başka mecralara kayması) olabilir. Anayasa değişikliğinin iddiası, ülkede özgürlüklerin geniş ve sürdürülebilir kılınması idi. Önümüzdeki dönemde (özellikle 2011 genel seçimlerine giden süreçte) demokrasinin genişleyeceği ya da daralacağını uygulamalı olarak göreceğiz.

Yabancı medya organları ve yorumcular arasında dikkat çekenlerden birisi Kanada’dan CBC News’un gösterdiği yaklaşım idi: “Muhalefet, AkParti’nin 2008’de reddedilen planını hayata geçirerek Anayasa Mahkemesini İslamcı yargıçlarla dolduracağını öne sürüyor.” Aynı ajans daha sonra çok merak edilen bir konu hakkında duyumlarını özetliyor: “Ayrıca değişikliklerin bağımsızlık isteyen Kürtleri cesaretlendirmesinden çekiniliyor.”

Güneydoğu konusuna yorumlarında yer veren medya organlarından bir diğeri İngiliz kökenli Independent idi: “PKK’nın boykot çağrısına uyan BDP’nin etkin olduğu Güneydoğu illerinde oylama sırasında bazı çatışmalar yaşandı. AkParti, Kürtlere vaat ettiği reformları yerine getirmesi ve teklif edeceği her türlü imtiyazın CHP, Kürt karşıtı partiler ve ordu tarafından kendisine karşı kullanılabileceğinden endişeli.”

Değişik rejimlerle yönetilen tüm ülkelerde ve değişik felsefelere sahip küresel medya organlarında referandum sonuçları olumlu olarak yorumlandı. Daha doğrusu; her organ, seçim sonucunda kendisi için olumlu yorumlayabilecek bir yön buldu. Kimi İslami bir hükümetin güçlenmesinden mutlu olurken, bir başkası ülkenin demokratikleşme sürecini övdü. Öyle anlaşılıyor ki; Türkiye, bu referandum sonuçları ile kendi toplumundan daha çok diğer ülkelerin siyasetçilerini, yöneticilerini, medya organları ile yorumcularını mutlu etti.

Eskişehir’in Yorumlanması
Dünya ölçeğinde bazı yorumları yukarıda yer aldı. Ulusal ölçekte yorumlar ise gazete sayfalarını ve TV ekranlarını fazlasıyla doldurmakta. Bu nedenle bir eksiği tamamlamak üzere kıyı şeridi haricinde özellik arz eden illerden birisi olarak Eskişehir’i (elde edilebilen veriler ışığında) incelemekte yarar var.

Eskişehir’de referandum oylamasında toplam seçmen 570.044 ve katılan seçmen sayısı 472.251 idi. Halk oylamasında 213.331 (yüzde 46) “Evet” ve 250.626 (yüzde 54) “Hayır” oyu kullanıldı. Kullanılan oyların yaklaşık yüzde 1,8’i geçersiz sayıldı. Katılım yüzde 83 dolayında gerçekleşti.

Merkez ilçeler açısından bakıldığında; hem Odunpazarı’nda hem de Tepebaşı’nda “Hayır” oylarının oranı “Evet” oylarından yüksek oldu. Odunpazarı İlçesi’nde Katılım yüzde 82 olurken; “Evet” oranı yüzde 43, “Hayır” oranı yüzde 57 olarak gerçekleşti. Tepebaşı İlçesi’nde ise katılım yüzde 84 oldu; “Evet” oranı yüzde 46, “Hayır” oranı yüzde 54 şeklinde oluştu. Odunpazarı Belediye Başkanı’nın AkPartili ve Tepebaşı Belediye Başkanı’nın DSP’li olmalarına rağmen; “Evet” oylarının Tepebaşı’nda Odunpazarı’na göre daha yüksek ve “Hayır” oylarının Odunpazarı’nda Tepebaşı’na göre daha yüksek olması garip bir tecelliydi.

Eskişehir’in tüm ilçelerini gözden geçirelim. “Hayır” oyları Beylikova (yüzde 60; Belediye: AkParti), Han (yüzde 51; Belediye: AkParti), Mahmudiye (yüzde 54; Belediye: AkParti), Odunpazarı (yüzde 57; Belediye: AkParti), Seyitgazi (yüzde 54; Belediye: AkParti) ve Tepebaşı’nda (yüzde 54; Belediye: DSP) öndeydi. Toplam 14 ilçenin kalanında “Evet” oyları önde çıktı: Alpu (yüzde 52; Belediye: AkParti), Çifteler (yüzde 50,4; Belediye: AkParti), Günyüzü (yüzde 75; Belediye: AkParti), İnönü (yüzde 60; Belediye: CHP), Mihalgazi (yüzde 72; Belediye: AkParti), Mihalıççık (yüzde 52; Belediye: MHP), Sarıcakaya (yüzde 67; belediye: MHP) ve Sivrihisar (yüzde 55; Belediye: DP) ilçelerinde “Evet” oyları öndeydi.

2009 yerel seçimlerinde İl Genel Meclisi oyları yaklaşık olarak AkParti yüzde 36, DSP yüzde 32, MHP yüzde 12 ve CHP yüzde 10 şeklinde idi. “Hayır” oyu verdiğini kabul ettiğimiz DSP, MHP ve CHP oylarının yüzde toplamı (32+12+10=) 54 olarak hesaplanıyor. İl genel seçimini referanduma eşlediğimizde; “Evet” yandaşlarının oy oranı yüzde 54 olarak görünüyor. Anayasa değişikliği için yapılan referandum oylamasında da “Evet” oylarının yüzde 54 olarak sonuçlandığını izliyoruz. Her iki seçimde bir eşitlik (farksızlık) gözleniyor.

Diğer yandan 2009 Eskişehir yerel seçimlerinin büyükşehir belediye başkanlığı sonuçlarına baktığımızda; yaklaşık olarak DSP yüzde 51, AkParti yüzde 37, MHP yüzde 6, CHP yüzde 3 şeklinde bir dağılım görüyoruz. DSP, MHP ve CHP oylarını topladığımızda; yüzde 60 gibi bir sonuca ulaşıyoruz. Diğer yandan Eskişehir Büyükşehir Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in “Evet” şeklinde ima ettiği referandum oyu dikkate alındığında; Büyükerşen’in yerel seçimlerdeki yüzde 60’lık oy oranını referanduma (yüzde 54) taşıyamadığı anlaşılıyor. Hiç kuşkusuz; yerel seçim oylarının referanduma taşınması, doğrudan doğruya bir belediye başkanının görevi ve işi değildir. Ama yerel seçimlerde AkParti’ye karşı Büyükerşen’in şahsında bir uzlaşma oluştuğu dikkate alınırsa, böyle bir yorum da meşruiyet kazanmış olur.

Eskişehir’de Bazı Mahalleler
Şu ana kadar erişilebilen bazı mahalle bilgileri açısından bir yorum yapmanın ufuk açıcı olduğu kanaatindeyim. Bu çerçevede alfabetik sırayla Batıkent, Çamlıca, Ertuğrulgazi, Fevziçakmak, Şirintepe, Uluönder, Yenibağlar ve Yeşiltepe mahallerindeki duruma değineceğim.

Batıkent Mahallesi’nde Anayasa değişikliği için halk oylamasında yaklaşık olarak yüzde 40 “Evet”, yüzde 59 “Hayır” ve yüzde 1 dolayında geçersiz oy çıkmış. 2009 yerel seçiminde bu mahallede AkParti yüzde 40 ve DSP + CHP + MHP toplamı yüzde 60 dolayında oy almış. Batıkent’te yerel seçimden referanduma bir değişiklik olmadığı anlaşılıyor. Bu mahallenin demografik ve kültürel yapısı, sonuçların bu şekilde oluşmasında etkili oluyor.

Diğerlerine oranla ekonomik yönden daha zayıf olan Çamlıca Mahallesi’nde “Evet” oyları toplamı yüzde 56, “Hayır” oyları oranı ise yüzde 42 olarak şekillenmiş. 2009 yerel seçiminde bu mahallede yüzde 46 ile AkParti birinci sırada idi. Aynı seçimde DSP + CHP + DSP toplamı ise yine yüzde 46’da kalmıştı. Ekonomik zafiyet özelliği ile bilinen Çamlıca Mahallesi’nde AkParti referandumdan da ilk sırada çıkmayı başarmış gibi görünüyor. Sosyo-ekonomik durum ile oy verme eğilimi (ya da oy vermeye yönlendiren etkenler) konusunda bir araştırma yapmaya değer bir durum görünüyor.

Ertuğrulgazi Mahallesi’nde referandum oylaması yüzde 45 “Evet”, yüzde 54 “Hayır” şeklinde oluşmuş. 2009 yerel seçimine ilişkin il genel meclisi oy dağılımına baktığımızda; AkParti’nin yüzde 35, DSP + CHP + MHP toplamının yüzde 57 olduğunu görüyoruz. Bu mahallede AkParti (“Evet” bloğu), yerel seçime göre biraz daha güçlenmiş gibi görünüyor.

Eskişehir’in ortalama gelir açısından ekonomik yönden zayıf denebilecek ailelerinin yaşadığı bir başka yerleşim, Fevziçakmak Mahallesi olarak bilinir. Bu mahallede Anayasa değişikliğine ilişkin halk oylaması yüzde 59 “Evet”, yüzde 38 “Hayır” olarak sonuçlanmış. Bu mahallede 2009 yerel seçimi AkParti yüzde 47, DSP + CHP + MHP toplamı yüzde 45 gibi sonuçlanmıştı. Referandum süreci, Fevziçakmak’ta AkParti’nin elini güçlendirmiş görünüyor. Bu mahallede DSP + CHP + MHP’nin “Hayır” bloğunun kayıplarının hangi nedenlerden ya da kim(ler)den kaynaklandığını araştırmak ilginç olur.

Şirintepe Mahallesi’nde referandum yüzde 46 “Evet”, yüzde 52 “Hayır” şeklinde sonuçlandı. Mahallenin yapısını bilenler için bu durum çok şaşırtıcı değil. Bu mahallede 2009 yerel seçiminde AkParti yüzde 35, DSP + CHP + MHP’nin toplamı yüzde 57 idi. Oranını kestirememekle birlikte bu mahallede MHP’nin (AkParti lehine) kaybı olup olmadığını incelemek gerekir.

Uluönder Mahallesi’nde 2009 yerel seçiminde il genel meclisi, yüzde 29 AkParti ve yüzde 65 DSP + CHP + MHP şeklinde belirmişti. Bu mahallede AkParti’nin kendi ortalamasının altında kaldığı gözleniyordu. 2010 Anayasa referandumu ise yüzde 39 “Evet”, yüzde 60 “Hayır” şeklinde oluştu. Birebir eşlersek; (başka gerekçelerle “Evet” diyenler bir yana) üç partinin toplamından AkParti’ye doğru bir oy kayması olduğu gözleniyor.

Şehrin merkez mahallerinden birisi Yenibağlar. Bu mahallede Anayasa değişikliği oylaması yüzde 33 “Evet”, yüzde 66 “Hayır” olarak belirlendi. “Hayır” bloğunun en başarılı olduğu yerleşimlerden birisi Yenibağlar oldu. Bu mahallede yerel seçim sonuçları yüzde 23 AkParti ve yüzde 71 DSP + CHP + MHP şeklinde idi. Bu mahallede AkParti (“Evet” bloğu) lehine bir değişim olmuş görünüyor.

Son olarak Yeşiltepe Mahallesi’ne bakalım. Bu mahallede 2009 yerel seçiminde AkParti yüzde 35 oy almıştı. Diğer yandan DSP + CHP + MHP toplamı ise yüzde 59’u buluyordu. Referandum sonuçlarına baktığımızda; Yeşiltepe’de “Evet” oylarının yüzde yüzde 47, “Hayır” oylarının ise yüzde 51 olduğunu görüyoruz. Bu mahallede AkParti, yerel seçime oranla daha fazla destek bulmuş görünüyor. Hiç kuşkusuz; referandum oylamasında “Evet” tercihi kullanan eski ve yeni radikal sol seçmenin etkisini de bir ölçüde dikkate almak gerekir.

Yukarıda özetlediğim mahalleleri 2009 yerel seçim sürecinde izlemiş ve yorumlamıştım. Referandum nedeni ile tekrar bu mahalleleri ele almamda karşılaştırıcı bilgilerin varlığından öte başkaca bir neden yok. Diğer mahalleler için de benzer yorumlar yapılabilir.

Eskişehir, Anadolu’nun içinde çok kültürlü ve demokrasi özellikleri gelişkin illerden birisi olarak görünüyor. Kentte 50 bine yaklaşan öğrenci nüfusu ‘keyifli’ bir yaşam sürüyor. Kıyı şeridini saymazsak sosyal, kültürel ve siyasal yönlerden kendisine benzeyen bir başka kentleşmiş yerleşim bulmak mümkün değil. Bu özellikleri, referandumun yüzde 46 “Evet”, yüzde 54 “Hayır” gibi sonuçlanmasını sağladı. Diğer yandan referandum sonuçlarını doğru okuduğumuzda; AkParti’nin ülkenin genelinde olduğu gibi Eskişehir’de de (kendi ölçeğinde) kendini geliştirmiş olduğunu gösteriyor. 2011 genel seçimlerine doğru Eskişehir’de DSP, CHP ve MHP’nin önünde aşılması gereken zor görevler var gibi…

Sivil Toplum Sorunları – 2

Sivil Toplum Sorunları – 2

Gürcan Banger

Sivil toplum ile birlikte ilk anılması gereken kavram demokrasidir. Sivil topluma verdiğimiz önemin arkasında temsili demokrasinin sorunlarının katılımcılık, çoğulculuk ve çokkültürcülük ile aşılması fikri var.

Diğer yandan sivil toplum kuruluşlarının iç işleyişlerine baktığımızda; gerçek anlamda bir demokrasi kültürünün varlığından söz etmek mümkün değil. Demokrasi adına yönetimlerin seçimle belirlenmesi dışında herhangi bir bulguya rastlanmıyor. Neredeyse aynı koltukta kalkerleşmiş olan sivil toplum kuruluşu (STK) başkanlarına baktığımızda; STK seçimlerinin demokratikliğinin su götürür olduğunu söylemek de hata olmuyor.

Önümüzdeki döneme ilişkin görevler arasında STK’lar için bir demokratik iş modelinin geliştirilmesi ve STK’ların demokratik kurumsallaşma yönünde adımlar atmasını zorunlu görüyorum. Demokrasinin olmadığı bir ortamda sivil toplum hareketinin gerçek hedeflerine ulaşması mümkün olmayacaktır.

Sanırım; sivil toplum hareketinin kurtulması gereken anlayışlardan bir diğeri, dernekçilik olarak isimlendirilen dar kalıplar içine sıkışmış problemli kimliktir. Türkiye sivil toplum alanının içerik yönünden geliştirilmeye ihtiyacı var. Bir yandan uluslararası bilgi ve deneyim zenginliğini aktarırken diğer yandan farklılaşmış yerel örnekler üretmek zorundayız.

İçerik geliştirmeyi iki farklı dalda ele almak lazım. Birincisi; sivil toplum alanında tema olarak zenginleşmeye ve çeşitlenmeye ihtiyaç var. Demokrasinin, insan haklarının ve çevrenin ayaklar altında olduğu ve hâlâ her şeyi devletin belirlemeye çalıştığı bir ülkede sivil toplum alanında içerik yönünden değerlendirilebilecek çok fazla malzeme var.

İkinci olarak; faaliyet türleri açısından yaratıcı ve yenilikçi olmak lazım. Bu faaliyetlerin tümünde başarı düzeyinin ölçülmesine ve sonraki etkinliklerde mevcut sınırların aşılmasına ihtiyaç var. Artık aklımıza gelen ilk faaliyeti yapmaktan vazgeçmeli; katılımı ve yaygınlaşmayı sağlayacak yeni buluşlar yapmalıyız.

Sivil toplum alanında yaptığımız faaliyetlerin etkinliğini ve verimliliğini ölçemediğimiz için iletişimin –ve aşağıda değineceğim işbirliklerinin- değerini anlamakta zorluk çekiyoruz. Faaliyet yapmaktaki başarımızı, bunu halka ve medyaya ulaştırmakta gösteremiyoruz.

Sivil toplum alanına katılan her bireyin yaptığı işten bir tatmin sağlaması olağandır. Ama bu hareketi bireysel tatmin düzeyinin ötesine taşıyarak toplumsal iyiye katkı yapan bir noktaya taşımak zorundayız. Bu nedenle yaptıklarımızın, öncesinde ve sonrasında iletişim kanalları aracılığıyla duyurulması önemlidir.

İletişim, STK’ların görünürlüğünü ve tanınırlığını artırmada önemli bir unsurdur. İletişim, yaygınlık ve katılım olmadan STK’ların kendi sivil toplum paydaşlarını temsil etmeleri de mümkün olmuyor.

Medya konusuna gelince; bu konuya yerelden bölgesele, ulusaldan küresel doğru özel bir önem ve değer vermek, ilgi göstermek gerekiyor.

Ülkemizde sivil toplumun desteği ve muhtemel kaynaklarının -şimdilik- sınırlı olduğunu kabul etmeliyiz. Bu düşük düzeyde tek tek STK’ların başarı öyküleri yazmaları zordur.

STK’ların özellikle tematik alanlarda işbirlikleri oluşturmaları daha güçlü ve yaygın etkiler yaratan faaliyetlere imza atmalarını sağlayabilir. Böyle hem bir ortak paydanın üretilmesi için gerekli iletişim ortamı oluşacak hem de taraflar birbirlerini anlamada daha başarılı olacaklardır. Ayrıca kaynak sorunlarını aşmanın yollarından birisi, STK’ların ve ilgili diğer paydaşların kendi alanlarında işbirliklerini geliştirmeleridir.

Her seçim döneminde sivil toplum kuruluşları üzerindeki siyasal hegemonya baskısı biraz daha artar. Bir anlamda siyaset, sivil toplum alanını sömürgeleştirmeye çalışır. Mevcut siyasal iktidar döneminde bu yönelimin iyiden iyiye arttığını gördük. Hem iktidar yanlıları hem de iktidar karşıtları, kendi ‘sivil toplumlarını’ kurmak için ‘üstün bir gayret’ içine girerek sivil toplum alanını parçalara ayırdılar. Sivil toplum hareketi, bu fanatik siyasallaşma sürecinden kendini kurtarmak zorundadır.

Sivil toplum hareketinin genel anlamda kendini gözden geçirmeye ihtiyacı var. Hem biçim, içerik ve tema hem de toplumla ilişkiler açısından yenilenmeye ihtiyaç duyuyor. Kurumsal yapıda değişikliklere ihtiyaç var. Gerçek anlamda paydaş ve ihtiyaç / sorun analizleri gerekli. Sanırım; en önemlisi, kayırmayan objektif bir bakış açısına ihtiyaç var.

Sivil Toplum ve Sol

Sivil Toplum ve Sol

Gürcan Banger

Bir düşüncenin insan toplulukları içinde kabul edilebilirlik bulması için zamanın ruhuna uygunluğu gerekir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya gelen Baby Boom Kuşağının 68’liler haline gelmesi böylesine bir uygunluktu. Bir düşüncenin kitlesel güç haline gelmesi için ise zamanın ruhu sadece bir gerek şarttır. Bunun dışında döneme uygun halka indirgenebilir bir söylemin oluşması ve bunu taşıyacak kadroların yetişmişliği ve örgütsel yapılanmanın hazır hale gelmişliği zorunludur.

Değişen Dünya
1970’lerle birlikte Dünya gündemine küreselleşme olarak isimlendirilen yeni bir kavram geldi. Aslında pek de yeni değildi. Benzer bir dalga, 1870 ile Birinci Dünya Savaşı arasında da gözlenmişti ama bu kez çok daha büyük boyutlarda idi. Küreselleşme dönemi ile birlikte 1) uluslar arası rekabet yoğunlaştı; 2) finansal sermaye uluslar arası bir özellik kazanarak sınaî sermayenin önüne geçti. Yine bu dönemde; yukarıdaki dinamiklere de bağlı olarak neo-liberal politikalar Dünya’yı etkilemeye başladı. Ve 1980’lerde Sosyalist Blok’un yıkılması ile tek kutupluluk olarak isimlendirilen yeni bir Dünya durumu oluştu. Blok’un yıkıldığı dönemde Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasını yaşamaktaydı ve bu dönemde Türkiye solu da askeri darbenin etkileriyle ciddi bir yıkım yaşadı.

Küresel finans
Ülkeler arasında dolaşma yeteneğine erişmiş küresel finans, 1970 sonrası döneme adeta damgasını vurdu. Bu dönemde gelişmişlik olgusundan söz ederken kullanılan azgelişmişlik kavramı yerine Türkiye gibi ülkeler için “yükselen piyasalar” kavramı geldi.

Küresel finansın gittiği ülkede korunması, güvence altında olması gerekiyordu. Sınıf temelli çatışmalar, sosyal katmanlar arası çatışmalar, bağımsızlık hareketleri küresel finansın varlığı için bulunduğu ülkede rahatsız edici idi. Güvence yaratmanın koşullarından birisi küresel neo-liberal politikalara uyumlu olan hükümetlerin desteklenmesi idi. Örneklerini IMF / Dünya Bankası ekonomik ve siyasal paketlerinin uygulandığı ülkelerde gözledik.

Yine bu dönemde uluslar arası neo-liberal politikalar, azgelişmiş ülkelerin (yükselen piyasaların) küreselleşmenin avantajlarını elde edebilmesi için öncelikle ulusal merkez bankasının küresel finansın önünden çekilmesini öngörmekteydi. Merkez bankası için biçilen yeni rol, fiyat ve kur istikrarını sağlamaktı. Kamu maliyesi ise uluslar arası sermayeye yeni alanlar açıp sağlıklı yaşayabilmesi için gerekli önlemleri almalıydı.

Önde IMF ve Dünya Bankası, arka planda ABD ve AB güdümlü bu politikaların uluslar arası finansa uygunluğu tartışılmaz ama özellikle yoksul halk için söylenemez. Örneğin Türkiye’de uzunca bir süredir IMF kökenli politikaların uygulanmasına rağmen halkın sorunlarının yüzde 80’i ekonomik olmaya devam ediyor. Bu bağlamda birincil sorun olarak işsizliği gören insanların oranı her zaman çok yüksek yüzde oranları ile gündeme geldi.

Solda kriz…
İşte böylesi bir süreç yaşanırken neo-liberal politika uzmanları, azgelişmiş ülkelerde kriz sürecinde oluşabilecek sosyal patlamaların önünü almak için yeni modeller geliştirdiler. Hükümet dışı kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları gibi isimler verilen yapılanmalar aracılığı ile sosyal patlamaların önüne geçilmesi, sosyal ve sınıfsal keskinliklerin yumuşatılması öngörüldü. Dış bağlantıları olan bazı vakıf, dernek ve fonlar aracılığı ile bu politikalar uygulamaya sokuldu.

Böylece Türkiye solu, iki farklı yönü olan bir olgu ile karşı karşıya kaldı: Gerçek anlamda sivilleşme ihtiyacı ve küresel neo-liberal politikaların bir mekanizması olan sivil toplum tampon modeli. İşte Türkiye solu, ne bu ikilemi tam anlayabildi, ne de neo-liberal yaklaşıma karşı uygun alternatif politikalar üretebildi.

Solun görünümü
Sol kanatta yer alan insanların bir bölümü, içinde yaşadığımız toplum modelini tam olarak kavrayamamaktan dolayı neo-liberal politikaların yörüngesinde bir sivil toplum arayışında… Bu durum, sadece sol kanata özgü değil. Bu politikalar, sağ kanatta da oldukça taraftar topluyor. Böylece Batılı gelişmiş ülkelerin sivillik ihraç ederek Türkiye gibi ülkelerde sosyal ve sınıfsal keskinlikleri törpülemeleri, toplumsal başkaldırıları engellemeleri kolaylaşıyor.

Radikal solda ise durum biraz daha farklı… O kanatta yer alan kişiler, sivilleşme ihtiyacını tümüyle görmezden gelerek bu çabaların “emperyalizmin yeni bir oyunu” olduğu düşüncesiyle konuyu tümüyle dışlıyorlar. Böylece Doğu toplum modeline has olan bireyin gelişmemişliği sorunu tümüyle gündem dışına düşüyor.

Ne yapmalı?
Öncelikle Türkiye solu, Türkiye’de yaşadığının farkına varmalıdır. İçinde yaşadığımız toplum, tüm Batı’ya doğru dönüşüm deneme ve çalışmalarına rağmen önemli ölçüde Doğulu özelliklerini korumaya devam etmektedir.

Sosyal göçler, ülke sosyolojisini ve buna bağlı olarak diğer sosyal olguları önemli ölçüde etkilemektedir. Bu sosyolojik gerçeği doğru anlayıp değerlendiremeyen bir sosyal düşüncenin başarılı olma şansı düşüktür.

Türkiye solu, eğer evrensel değerleri olan bir yerel sol olmak istiyorsa solculuk ile Kemalizm, devletçilik, merkezcilik ve etnik kültür ile inançlar arasındaki doğru ayrımlamayı öğrenmek zorundadır.

Türkiye solunun önemli sorun kaynaklarından bir diğeri, örgütsel işleyişi ile ilgilidir. Sol, parti içi yaşam ve insan kaynaklarının geliştirilmesi konusunu gündeminin ilk sıralarına almalı, bugüne kadar pek önem vermediği bu konuda girişim ve yatırımlarda bulunmalıdır. Bugün Türkiye’de pek çok futbol takımının örgütlenme düzeyi, ülke siyasi partilerinden çok daha ileri düzeylere ulaşmıştır.

Kişisel gözlemlerim, genel anlamda yerel siyaset ile Ankara’daki merkezi siyaset arasında daima kopukluklar olduğunu göstermiştir. Türkiye solu, sadece muhalefet eden bir kanat olmaktan kendini kurtarmalı; her nasıl bir toplum modeli öngörüyorsa bu süreçte uygulayacağı politikaları üretmeli ve projelendirmelidir. Halkın sol kavramı ile hatırladığı çözüm değil, muhalefettir. Gerçi o muhalefetin bile bugün yapılabildiği kuşkuludur.

Solun önündeki gündem
Doğu toplum modeline uygun ülkeler arasında petrol zengini olanların maddi birikimini bir yana koyarsak; az ve orta derecede gelişmişlik boyunduruğundan henüz kurtulabilmiş bir örnek ülke bulunmamaktadır. Türkiye, Doğu toplumları arasında bazı avantajlara sahiptir. Eğer bunu sol yapmak istiyorsa gerçekleştirmesi gereken çok fazla ev ödevi olduğuna sanırım, herkes katılacaktır.

Başarılı olmak isteyen sol için kimin genel başkan olduğu değil; günün gerçeklerini cevaplayan bir söylemin, bunu halka taşıyacak örgütlenmenin, kadroların ve iş yapma modelinin oluşmasıdır önemli olan…

Demokrasi, Muhafazakarlık ve Toplumsal Cinsiyet

Demokrasi, Muhafazakarlık ve Toplumsal Cinsiyet

Gürcan Banger

Bazı kavramlar var. Günlük yaşamımızda da sık sık kullandığımız kavramlar. Hani yolda çevirip sorsalar nedir diye, tanımlamakta zorluk çekebileceğimiz. Bence demokrasi de bu kavramlardan birisi.

Demokrasi
Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi demek… Bir yönetim düzeninde yaşayanların etkin ve ağırlıklı olması veya yönetimin katılanlar tarafından denetlenmesi demek. Bu tanımlama, sadece devlet yönetimi ile sınırlı değil. Değişik bir örnek olarak aileyi düşünebilirsiniz. Aile bireyleri ailenin yönetimine doğrudan katılabiliyorsa, ailenin alacağı kararlarda ağırlıkları varsa, aile bütçesinin yapımı ve yönetimi konusunda bireylerin yaklaşımına önem veriliyorsa bu ailede demokrasinin varlığından söz edebiliriz. Örneğin genelde ailenin ağır işçilerinden birisi olduğu halde kadının yaklaşımları dikkate alınmıyorsa ailede demokrasi konusuna kuşku ile bakarız.

Bir de muhafazakârlık kavramını hatırlayalım. Muhafazakâr, geçmişin toplumsal düzenini, düşüncelerini ve kurumlarını korumak isteyen kişi demek… Dolayısıyla muhafazakârlık devlet, yönetim modeli, aile, hukuk, din ve inanç, kişiler arası ilişkiler, cinsiyet farklılığı ve kadının yeri, eğitim, kültür ve benzerleri gibi pek çok toplumsal kurum hakkında yaklaşımları olan bir dünya görüşü…

Korunacak değerler
Bir de toplumsal geleneğimize bakalım. Toplumsal kurumlar açısından, tabii. Devlet ile başlayalım. Geleneğimizde devlet, en büyüktür. Her şeyi tanımlayıcıdır. Adımızın ne olup olamayacağından, dinimize ve mezhebimize kadar o belirleyicidir. Hatta cinsiyetimizi de. Resmi evrakta ne yazarsa odur. Devlet yanlış kestiği bir fatura veya makbuzdan sorumlu değildir, sorunu vatandaşın çözmesi gerekir. AB’ne girmemiz söz konusu olmasa devletin tanımlama, belirleme ve yaptırım güçlerinden taviz vermesi asla söz konusu bile olamazdı. Dolayısıyla şimdi kimseyi işaret etmeden ve hatta bir cevap beklemeden sormak zorundayım. Muhafaza edilmesi gereken gelenek bu mudur?

Kadın hakları ve cinsiyet ayırımı konusuna gelelim. Sosyal ve tarihsel olarak toplumumuzda kadının erkeğin arkasında kaldığını inkâr edebilir miyiz? Dolayısıyla muhafaza edilecek olan kadının ikinci cins olan pozisyonu mudur? Kız çocuklarının okumamışlığı mıdır? Genç kızların evde koca beklemeye, tarlada ucuz işgücü olarak çalışmaya mahkûm edilmişliği midir? İş alanlarında daima sıra neferi olmaya yazılmış kaderi midir? Siyaset ve kamu yönetimi alanlarında temsilinin yüzde biri geçemeyen katılım ve varlık oranı mıdır?

Değişen toplum
Bir toplumun başlı başına kendisini ilgilendiren olgular tek tek bireyler olarak bizim isteklerimizden bağımsızdır. Toplumun kendi iç dinamikleri ile kendine özgü bir tarihsel yürüyüşü vardır.

Eğer toplum dış etkilere açıksa, bazı durumlarda değişimi etkilemek mümkün olabilir. Ama gelenekçi değerlerin baskın olduğu Doğu toplumlarında toplumun yürüyüşünün önderlerin vizyonları, seçkinlerin uğraşıları, yasalar gibi dış etkilerle değiştirilmesi pek de kolay değildir. Kurtuluş Savaşı sonrası yapılan reformlarla önemli değişimler gösteren toplumumuzun son 30-35 yılda sosyal göçün de etkileriyle bazı geçmişe ait değerlerini öne çıkarması, siyasal iktidara buna göre belirlemesini hatırlayınız.

Kadınlar ve değişim
Kadınların sosyal konumları da doğrudan toplumumuzun bulunduğu tarihsel ve sosyal nokta ile ilgili. Toplumumuzun yürüyüşü konusunda Doğu toplumları arasında örnek olarak alıp inceleyebileceğimiz bir örnek de yok. Zaten Batı ve Doğu’nun birbirlerine kuşku ile bakış açılarının oluşumunda bu örneksizlik durumu çok etkili oluyor.

Yukarıda sözünü ettiğim genel neden yüzünden kadınların toplumsal konumunun değişmesinin, toplumun genel değişimine bağlı olduğunu kanaatindeyim. Diğer yandan hem bu toplumun bir bireyi olarak hem de genel hatlarıyla geleneksel bir toplumda yaşayan “ikinci sıradaki cinsiyet” olarak kadınların değişim için çok daha fazla nedenleri olduğu kanısındayım. Bu objektif gerçeklik, ister istemez kadınları toplumun birincil değişim gücü yapıyor. Cinsiyet açısından baktığımızda, sosyal sistemi değiştirmek için kadınların erkeklerden çok daha fazla nedenleri var.

Kadınlar ve erkekler
Mevcut duruma bir başka açıdan bakalım. Özellikle toplumumuzda kadınlar ve erkekler cinsiyet ayırımcılığını kendi bilinçaltlarında birlikte taşıyorlar. Çünkü erkeklere “erkek egemen toplum zihniyetine uygun biçimde erkek” olmayı kadınlar öğretiyor. Erkekler de bu yoğun eğitim sonucunda kadınlara karşı “erkek” gibi davranıyorlar. Ne yazık ki; “maço” erkekleri beğenen, ezilmeyi içine sindiren ve erkekler tarafından bir topaç gibi yönetilmeyi tercih eden bir kadınlar adeta bunu kendileri üretiyorlar.

Ekonomi
Dünya’daki değişik toplumlarda erkek ve kadın arayüzünü incelediğimizde kadının ekonomik yaşama katılımının farklılık yarattığını görürüz. Gerçekten bir işi olan, düzenli gelir elde eden kadınların aile içinde daha etkin faktörler olarak yer aldığını gözlemliyoruz. Afrika’nın derinliklerinde yaşayan ailelerde dahi bu değişimi görmek mümkün… Yine kadının kendi gelirini kazanma düzeyine erişmesi ile birlikte aile içi demokraside de değişimler gözleniyor. Özetle; kadının sosyal pozisyonunun değişmesi ve yükselmesi için kadın istihdamının özel bir önemi olduğu ortada.

Bitirirken
Kadının yeni pozisyonunun oluşması için birkaç kuşağa ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ama bu yönde kafa yormak, emek vermek, örgütlenmek ve proje yapmak da kaçınılmaz. Gelenekçi Doğu toplumlarında kadınların değişimci gücüne inanmak lazım… Ama öncelikle kadınlar kendilerine inanmalılar ve güvenmeliler.

Halk Oylamasını Yoksulluk Kazandı

Halk Oylamasını Yoksulluk Kazandı

Gürcan Banger

Eskişehir’de Anayasa değişikliğine ilişkin halk oylamasını mahalle ve sandık bazında incelediğimde; dikkatimi çeken konulardan birisi mahallelerin sosyo-ekonomik durumunun oy tercihlerine yansıması oldu. Seçimi bir kez daha yoksulluk kazandı. Tarafgir olmadan mahalle veya semt bazında yapılacak herhangi bir akılcı çalışmanın bu tespiti doğrulayacağını görebilirsiniz. Benzer sonuçları, 2009 yerel seçim sonrasında yaptığım analizde de elde etmiştim. Oy verme tercihi ile hane halkı geliri arasında mevcut olabilecek bir ilişkiyi araştıran bir bilimsel çalışma ilginç sonuçlar verecektir. Bu noktayı sosyal bilimler dalında akademik çalışma yapan değerli bilim insanı arkadaşlarıma hatırlatmak isterim.

Yukarıdaki tespitin araştırma sonuçları ile de doğrulanması durumunda (-ki doğruluğundan kendi adıma kuşku duymuyorum); herhangi bir kent yöneticisi, “Vatandaşın geçim düzeyi ya da bir gelir elde edip etmediği beni ilgilendirmez” diyebilir mi? Bir üst düzey kamu yöneticisi, “Vatandaşın geçim problemlerinden benim bakanlığım ya da yönetimim mesul değildir” şeklinde bir açıklamada bulunabilir mi? Bu soruya “Evet” ya da “Hayır” diye cevap verenler olacaktır. Ama burada bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Atanmış veya seçilmiş kamu yöneticisinin görevi vatandaşa hizmet etmektir. Hizmetin arkasındaki ana fikir ise daha iyi ve insana yakışır bir yaşamdır. İyi bir yaşamın gereklerinden birisi ise vatandaşın (hane halkının) geliridir.

Gelir Hakkı
Vatandaşın (hane halkının) gelir hakkı, toplumu oluşturan kişi, kurum ve kuruluşların tümünün ortak üretimi ile elde edilen hâsıladan her vatandaşın pay alması demektir. Çünkü vatandaşın insan olarak yaşayabilmesi için bu geliri elde etmesi gerekir. Bu nedenle vatandaşlık geliri –bir başka deyişle; asgari gelir hakkı– bir insanlık hakkıdır. Eğer sosyal adaletten, mevcut hâsılanın paylaşım adaletinden söz edilebilen bir dünyada yaşamak istiyorsak, vatandaşın gelir hakkını teslim etmek zorundayız.

Bir gelire sahip olmadığı için gününü aç geçirmek zorunda kalan veya yakacak satın alacak geliri olmadığı için soğuğa direnmek durumunda olan bir vatandaşın durumunu nasıl açıklayacağız? Böyle bir durumu “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” diye dile getirmek, böylece kişisel ve sosyal ruhumuzu huzura kavuşturmak mümkün müdür?

Vatandaşın (hane halkının) gelir hakkı, sadece bir yoksullukla mücadele söylemi değildir. Benzer şekilde vatandaşın gelir hakkı, hali vakti yerinde insanların yoksullara yönelik himmeti veya hayırseverlik esaslı yardımı da değildir. Asgari gelir hakkı, bir vatandaşın bir toplumda yaşadığı için elde etmesi gereken insanlık hakkıdır. Bu hak, bir yandan bireyin toplum içinde yaşamasından kaynaklanan bir sosyal hak olurken; demokrasinin ve özgürlük anlayışının günümüzde vardığı noktada aynı zamanda bir siyasal haktır. Bu nedenle siyasetin söz vermesi ve bir sosyal sözleşme ile güvence altına alması gereken bir insanlık hakkıdır.

Devletin sosyal politika yaklaşımları, genel olarak ulusal hâsılanın veya bütçenin ucundan kıyısından yoksullara bazı yardımlar sağlamak olarak algılanır. Bu süreçte çok basit ama çok önemli bir gerçek gözden kaçırılır. Bu gerçek, devletin insanın varlığı, kalıcılığı ve sürdürülebilirliği için var olduğudur.

İnsana vurgu yaparken bakışımı ‘insan odaklı bir yaşam’ söylemine kilitlemediğimi söylemeliyim. Vatandaşın gelir hakkı, çok daha büyük bir kapsam olan ‘tüm unsurlarıyla yaşam odaklı yaşam’ söyleminin bir parçası olmak durumundadır. Bir başka deyişle; sosyal ve ekonomik sistem, bir yandan vatandaşın sürdürülebilirliğini sağlarken, diğer yandan onun –canlı ve cansız– yaşamsal çevresini de koruyup geliştirmek zorundadır.

Yaşam hakkı, sadece bir varlığa sahip olan veya bir gelir elde edebilen vatandaşlara ait değildir. Yaşamın sürdürülebilirliği, bir insan olarak vatandaşlık hakkıdır. Asgari gelir hakkı da bu anlayışın bir parçası olarak insanlık hakkıdır. Ama şu noktayı da vurgulamak gerekir. Çalışabilecek olan insanın gelir hakkı, öncelikle onun istihdam edilme (iş bulabilme) hakkıdır; dolayısıyla kamunun bu yönde yatırımın, girişimin, dolayısıyla istihdamın önünü açması gereğidir.

Yoksulluk
Toplumun veya onu oluşturan unsurların ya da devletin öncelikleri, bazı vatandaşları açlığa, yoksulluğa, bakımsızlığa veya açıkta kalmaya mahkûm edebilecek kadar acil, önemli veya öncelikli olamaz. Asıl olan, yaşamın sürdürülebilmesidir. Devlet de bunun için vardır.

Bugün pek çok az ve orta derecede gelişmiş ülkede olduğu gibi; öncelikli sorun, geçim sıkıntısı ve yoksulluktur. Geçmişte ‘işçi babası’ rolüne soyunup “Şu kadar bin tane işçi çalıştırıyorum” diye övünenlerin, her krizde veya kriz riskinde yüksek sayıda işçi çıkarma planları yaptığına bakılırsa, bu sıkıntı daha da derinleşecek. Kârın yüksek ve katma değerin keyif verecek ölçüde verimli olduğu dönemlerde çalışana iş verme özverileri konusunda mangalda kül bırakmayanların, krizi görünce nasıl kendi bireysel kurtuluşlarının derdine düştüklerini bir kez daha görüyoruz.

Dünya bir küresel krizin sonuçlarını yaşamaya devam ediyor. Her ne kadar bu kriz öncekilerden farklı olarak gelişmiş ülkelerden başlasa da; olumsuz sonuçları açısından az ve orta derecede gelişmiş olanları vuruyor. Bu ülkelerde işsizlik ve yoksulluk hızla büyümeye başladı. İşin kötüsü, bugüne kadar yoksullukla mücadele adına elde edilmiş kazanımlar da hızla yitirilmeye başladı. İş dünyası, gemisini kurtarmak için öncelikle çalışanları fırtınalı denize atmakta çok arzulu görünüyor.

Ulusal ve yerel ölçekte bakıldığında; yaşanan olumsuzlukları, mevcutlardan herhangi bir siyasal partiye bağlamak gerçeği yeterince açıklamak için doğru ve yeterli olmaz. Yaşanan sıkıntılar, var olan sistemin veya sistemsizliğin sonuçları olarak görünüyor. Bu süreçte hiçbir kişi, kuruluş ya da kesimin kendini sütten çıkmış ak kaşık bulması mümkün değil. “Halkın geçim sıkıntısının ve yoksulluğunun yaratıcısı ben değilim” deyip işin içinden çıkmaya kalkan varsa; bilmeli ki, toplumda ne olup bitiyorsa, tümü devleti, merkezi ve yerel yöneticileri kaçınılmaz biçimde ilgilendirir. Ama vatandaşın gelir hakkı adına yoksullukla mücadelenin yolu, çok bilinen şekliyle “balık vermek değil, balık tutmayı öğretmektir.”

Aydın ile Münevver ve İktidar Mücadelesi

Aydın ile Münevver ve İktidar Mücadelesi

Gürcan Banger

Turgut Özal iktidarı döneminde bir liberalizm modası medyayı sarmıştı. Liberal elbiseler giymiş (ama içinin ne olduğu kuşkulu) bir takım çokbilmiş aklı evvel, TV ekranlarında ve gazete köşelerinde gevezelik eder olmuştu. Bu sıralar bunların ışığı biraz sönmüş gibi… Eski sıklıkta görmüyoruz; adeta yıldızları söndü. Büyük kanallardan köy – kasaba medyasına düştüler.

Gene aynı tarihlerde (ve devamında) borsanın gözde olması nedeniyle ağzı olanın ekonomi uzmanı olduğu bir dönemi yaşadık. Şimdilerde ise ortalık siyasal iktidarı savunma adına siyasal gevezelikten ötesine geçemeyen lafazanlarla doldu. Hele son günlerde aklıları sıra siyasal İslamcı duruşlu bu yandaş gevezelerin bir Tunus – Mısır – Lübnan – Yemen – Ürdün – Türkiye yorumları var ki, akıllara seza… Mevcut iktidarı yere göğe sığdıramama adına aman ne yorumlar, ne Cin Ali fikirleri, ne fikrî icatlar… Hani bu “yandaş münevver tayfasından” humma vs kapmamak için insanın (varsa) aşı olası geliyor. Eminim ki; mevcut siyasal iktidarın aklı başında insanları da bu gevezelerden utanıyorlardır.

Baskıcı rejime doğru mu?
Dikkatimi çeken bir nokta daha var. Devletin bazı kesimler üzerinde baskısından söz ederek iktidar olmuş bir zihniyet, şimdilerde devletin gücünü arkasına almış halde şikâyet ettiğine benzer uygulamalara heves etmiş bir görüntü veriyor. Bir kez daha muhalefete, özellikle halkın sivil itaatsizliğine tahammülsüz bir iktidar dönemini yaşayacak gibiyiz. İlam ülkelerinde başlayan hareketin Türkiye’de daha baskıcı bir sonuç vermesini bekleyebilir miyiz? Bu ihtimali görmekte fazla gecikme yaşayacağımız kanaatinde değilim.

Kanımca; mevcut siyasal iktidar, yenilikçi potansiyelini bitirdi. İktidarını daha uzun tutabilmek için yenilikçi ve değişimci yönlerinden vazgeçerek daha tutucu bir yöne doğru ilerleyecek. İktidarın büyüklerinin tahammülsüz açıklamaları bunu doğrular nitelikte…

Önümüzde genel seçim
Güncellikte dem vurmuşken dile getirmek istediğim bir nokta daha var. Yakın dönemde yapılan siyasal araştırmalara baktığımızda; AKP ile CHP+MHP toplamı arasında yüzde 4-5 dolayında bir oy farkı olduğunu görüyoruz. MHP yüzde 10-15 oyunu PKK gündemi olduğu sürece korumaya devam edecek gibi görünüyor.

CHP ise hâlâ 1950’ler öncesindeki görünümünün geleneksel kültür aracılığı ile bugüne yansımasının sorunlarını yaşıyor. Toplumda yüzde 15-20 oranında bir oy var ki, CHP’yi “komünist” bildiğinden sağa (özellikle AKP’ye) gidiyor. Keza iktidarın sol olarak bellediği CHP’nin eline geçmemesi adına AKP’yi destekleyen gerçekte MHP’ye ait oylar da var. MHP, iktidar alternatifi olarak görülmediği için bu sağ oylar doğrudan AKP’ye gidiyor. Özetle; AKP’nin yüzde 40-50 arasında gezen oylarının en az yüzde 15-20’si kendisine ait değil. Korku, endişe ve tedirginlik gibi duygular bu oyların AKP’ye akmasına neden oluyor. MHP ve CHP ise kendine ait oyları kendine döndürmek için ne doğru söyleme, ne de uygun çalışma modeline sahip değil…

Avrupa ve Türkiye
Avrupa’ya baktığımızda; oradaki sosyal demokrat partilerin CHP’nin layık görüldüğü muameleye uğramadıklarını izliyoruz. Bir başka deyişle; Avrupa’nın sosyal demokrat partileri ilgili ülkelerde bir “komünist tehdit” olarak görülmüyor. Bu nedenle liberal sağa giden oyların bir kısmı, bir dönem sonra sosyal demokrat partilere gelebiliyor. Bu bağlamda CHP’nin kendini “düşman” kategorisinden kurtarmaya ihtiyacı var.

CHP özelinde şunları tespit etmek lazım… Günümüzün CHP’si farklı beklentileri olan değişik kesimlerin birlikteliğinden oluşuyor. Bu nedenle CHP söylemi; Kemalizm’den etnik kültürcülüğe, devletçilikten liberalizme, solculuktan radikalizme kadar değişik görüntüler veriyor. Bunu olağan buluyorum. Kanaatimce burada yapılması gereken CHP’nin söyleminin ve imajının Türkiye’de şartlarına uygun biçimde yeniden tanımlanması olacaktır.

MHP ise ne yazık ki; kendini, kadrolarını, söylemini ve imajını değiştirememenin sıkıntısını çekiyor. Sadece PKK gerginliği üzerine kurulmuş bir politik anlayışın öncelikli sorunları istikrar, geçim ve iş bulma olan halka ikna edici gelmediği ortada. Açıkça belli ki; MHP’nin ciddi anlamda yenileşmeye ihtiyacı var.

Ne yapmalı?
Türkiye’de iktidar olmak isteyenin, öncelikle halkın duygu ve düşüncelerini, ihtiyaç ve taleplerini doğru okuyabilmesi lazım… Eğer bu başarılamazsa iktidarın oluşmasında siyaset dışı unsurlar etkili ve belirleyici olmaya devam edecektir.

İşte; Size Bir Gelecek Senaryosu…

İşte; Size Bir Gelecek Senaryosu…

Gürcan Banger

Maket, bir binanın modelidir. Aynı şekilde bir yapı planı da bir modeldir. Elektrikte “Dirençle akımın çarpımı, direncin üzerinde düşen gerilime eşittir” dediğimizde bir modeli dile getirmiş oluruz. İktisatta “Fiyatı düşen malın talebi artar” dediğimizde bir talep modelinden söz etmiş oluruz. Benzer biçimde “Fiyatı yükselen malın arzı da yükselir” ifadesi ile bir başka modelden (bir arz modelinden) söz etmiş oluruz.

Modelleri; dünyayı daha iyi anlamak ve açıklamak için hazırlarız. Bir başka model türünü ise geleceği tahmin etmeyi kolaylaştırmak için geliştiririz. Bir model, gerçek yaşam için bir basitleştirmedir. Soyutlama ve genelleme yolu ile yapılır. Her zaman hata ihtimali içerir. Yaşamın kesin olarak modele göre işleyeceğini söyleyemeyiz. Modeller de duruma göre iyileştirme ve geliştirme ihtiyacı gösterirler.

Örnekleyerek devam edelim. Bir hidroelektrik santralı (barajlı elektrik santralı) bir bilgisayar programı olarak düzenlenip bir takım tahmin çalışmaları yapılabilir. Baraja gelen su miktarı azaltılarak veya çoğaltılarak yapılacak santralın bu durumlarda nasıl davranacağının analizi yapılır. Yine aynı örnekte santralın arızalı olabileceği durumlar öngörülerek işletmenin ne şekilde olması gerektiği hususunda öngörüler ve işletme politikaları üretilmeye çalışılır. Bu analizlerin karşılığında elde edilen sonuçlara bakılarak santral yapısı veya elektrik sistemi için değişiklikler veya iyileştirmeler planlanır. Bilgisayar programına aktarılan verilere bağlı olarak yapılan her deneme, bir ‘senaryo’ olarak kabul edilir. Dolayısıyla santral modeli; ‘iyi’, ‘orta’, ‘kötü’ veya ‘felaket’ senaryoları altında denenerek gerekli yatırım kararları için dayanaklar elde edilmeye çalışılır.

Yukarıda sözünü ettiğim hidroelektrik santralı programını girişleri ve çıkışları olan bir ‘kara kutu’ olarak düşünebilirsiniz. Girişe beslediğiniz her senaryo için çıkıştaki sonuçları alır ve değerlendirirsiniz. Bu yaklaşıma ‘senaryo tekniği’ ya da ‘benzetim (simülasyon)’ adı verilir. Bu tür yaklaşımlar gelişmiş ülkelerde ülkenin ekonomisinin veya sosyal yaşamının anlaşılması ve öngörülmesi için sıklıkla kullanılır. Önce bir senaryo hazırlanır ve daha sonra ülkenin bir sistem olarak bu senaryoya nasıl tepki vereceği araştırılır. Mevcut devlet ve toplum düzeninin bu senaryo şartları altında kalıcı ve sürdürülebilir olup olmadığı incelenir. Bu tür çalışmalar genellikle ciddi strateji ve araştırma kuruluşları tarafından yapılır. Buna benzer araştırma ve tahmin yöntemleri, ülkemizde oldukça yenidir ve ne yazık ki, değeri doğru biçimde yeterince anlaşılamamıştır.

Yakın zamandaki köşe yazılarımı izleyenler, 2011 yılında (aynı zamanda yakın ve orta vadede) bazı ekonomik, sosyal ve siyasal değişim öngörülerinde bulunduğumu hatırlayacaklardır. Bu yazıda; ülkenin orta vade geleceğini belirlemek üzere üzerinde düşünülmesini önerebileceğim bir senaryo kurgulamak istiyorum.

Mevcut kamuoyu araştırmalarını izlediğimizde; Akparti’nin oy olarak kayıplara uğradığını, buna karşılık CHP ve MHP’nin oylarını artırdığını gözlüyoruz. Aynı zamanda Akparti + CHP + MHP üçlüsünün oy toplamının yüzde 80’lerin üzerine çıktığını ve yığılmanın (diğerlerine barajı geçme şansı bırakmayacak biçimde) bu üç partide oluştuğunu gözlüyoruz. Sarıgül’ün yeni parti kurmaktan vazgeçmesi ve yeni kurulan partilerin beklenen yükselişi sağlayamadığının gözlenmesi de bu üçlüde bir toplaşma olacağı yönünde ipuçları veriyor.

Diğer yandan aynı kamuoyu anketleri ‘yıkılmaz’ gibi görünen Akparti iktidarının, (şu anki durumda da olsa) 2011 Genel Seçimi’nde Meclis çoğunluğunu ve dolayısıyla hükümeti yitirebileceğine dair işaret veriyor. Mevcut veriler, 2011 seçimleri sonrası en olası hükümetin CHP’li başbakanın yönetiminde CHP + MHP koalisyonu olabileceğini söylüyor. Halkın muzdarip olduğu işsizlik, gelir yetersizliği ve geçimsizlik sorunlarının çözülemediği (ki bu sorunlar, şikâyetlerin yüzde 80 küsurunu oluşturuyor) süreçte Anayasa değişikliği referandumunun da siyasal iktidar aleyhine sonuçlanması yükselen bir diğer ihtimal olarak görünüyor. Ekonomi dışındaki sorunların, halkın yüzde 10’undan daha fazlasını ilgilendirmediğini kamuoyu anketleri net biçimde gösteriyor.

Toplumun siyasal İslam kanadına baktığımızda; Akparti’yi ve onun hükümetini açıkça veya kerhen destekleyen kesimler var. Geçmişte, 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarında olduğu gibi; Akparti iktidarında da bu kesimlerin daha ‘rahat’ olduklarını söylemek yanlış olmaz. İktidarın CHP + MHP lehine değişmesi, hiç kuşkusuz bu kesimleri memnun etmeyecektir. Toplumun siyasal İslam kanadının (özellikle radikal İslamcıların) 2011 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında ‘nasıl davranacağına’ ilişkin öngörülerde bulunmak gerekir. Keza etnik tabanlı çatışma potansiyelinin yükselebileceğini de öngörebiliriz.

Hiç kuşku yok ki; Türkiye’nin siyasal olarak (ulusalcılığın öne çıkacağı) bir değişime gittiği bu süreçte değişen başka konularda olacaktır. Örneğin AB ile olan mesafenin artması, İslami inançlara göre yönetilen bazı komşularımızın ve biraz daha uzaktaki ülkelerin ulusalcı iktidardan memnuniyetsizlikleri bazı iç ve dış sorunlara neden olabilir. Diğer yandan Avrupa’nın genel anlamda bir daralmaya ve darboğaza doğru gidiyor olması, bu ülkelere olan ihracatımızı da olumsuz etkileyecektir. Avrupa’ya olan ihracattaki daralma ise pek çok açıdan ülke ekonomisini olumsuz etkilemeye şiddetle adaydır. CHP + MHP koalisyonu ile birlikte Akparti iktidarına oranla daha fazla devleti eksen alan ‘devletçi uygulamalara’ tanık olabiliriz. Bu konuda; partilerin tek tek bile olsa yeterli netlikte programları olmadığı için şimdilik kestirimde bulunmak kolay değil. Siyaseten ise Akparti’nin Ergenekon operasyonlarına cevaben yeni iktidar döneminde (deyim yerindeyse) ‘Menemen laiktir, laik kalacak’ operasyonları izleyebiliriz.

Diğer yandan; önümüzdeki kısa ve orta vadede tekrar yükselmeye başlayan sıcak para ihtiyacı ile tehditkâr cari açık gerçeği, belirleyici olgular olarak karşımızda duruyor. Doğrusu; ekonominin yüzde 11,7 gibi bir oranda büyüdüğünün açıklanması ve sonraki yıllar için yapılan öngörüler benim açımdan tatmin edici olmadı. Yaz aylarının ardından başlayan 2 yıllık dönemin dikkatle ve ihtiyatla izlenmesi, akılcı önlemler ile B-C planlarının hazır edilmesi gerektiği kanısındayım.

Öngördüğüm durum budur. Dilerim; yanılan ben olurum; ülke ve toplum için her şey güllük gülistanlık olur.